YARENLİK SOHBETİ 
 



Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, sevgili izleyenler, dinleyenler! Allah hepinizden razı olsun. Allahû Tealâ’nın hepinizi hem cennet saadetine hem dünya saadetine ulaştırmasını Yüce Rabbimizden dileyerek inşaallah sözlerime başlamak istiyorum. Bu akşam sizlerle inşaallah sohbet yapacağız. Konu mu? Konu; sohbet. 

Size bir sualim var sevgili kardeşlerim. Allah'ı seviyor musunuz? Eğer Allah'ı seviyorsanız o zaman sevginizi Allah'a gösterin. Bu sevginiz Allah'a ulaşmayı dilemek istikametinde olmalı. Ben Allah'ı seviyorum, üstelik Allah'a ulaşmayı da diliyorum ama Allah bende hiçbir değişiklik yapmıyor mu diyorsunuz? Hayır, siz Allahû Tealâ’ya ulaşmayı dilemiyorsunuz. Eğer Allah'ı gerçekten sevseydiniz, Allah'a ulaşmayı dilerdiniz. Bu öyle bir iştiyaktır ki öyle bir aşktır ki vazgeçilemez. Sevgililerin hepsini bir araya toplayın; gelmiş, geçmiş ve gelecek bütün sevgilileri. Allah onların hepsinin toplamından daha üstün bir yerin sahiptir. Ve O’nu gerçekten sevip sevmediğiniz de hemen belli olur.

Sevgili kardeşlerim! Allah'ı seven, Allah'a ulaşmayı dileyendir. Ne olur yani dilerse? Dilerse çok şey olur. Dilerse, seven sevgisinin mükâfatını alır Allahû Tealâ’dan. Sadece Allah'a ulaşmayı dileyenlere mükâfat var. Biliyor musunuz sevgili kardeşlerim? Bütün mükâfatlar, bütün güzellikler, bütün mutluluklar sadece terazinin bir tarafına ait. O tarafta Allah'a ulaşmayı dileyen insanlar var. Öbür tarafta Allah'a ulaşmayı dilemeyen insanlar var. Biliyor musunuz ki Allah'a ulaşmayı dilemeyen insanlar, dileyenlerin 10 katından daha fazladır. Başka bir ifadeyle Allah'a ulaşmayı dileyenler her devirde bütün insanların %10’undan daha aşağıda kalırlar. O kadar insan, Allah'ın sevgisiyle yüreği yanan bir hüviyete girer. Geri kalanlar dünya adı verilen bu gezegende hep bir şeyler yaptıklarını zannederler. Para kazanmak isterler, meşhur olmak isterler, övülmek isterler, kendilerinin üstünlüğünü başkalarına kanıtlamak isterler vs. vs… Eee? Ama hiç bir şey olamazlar. Bu dünyada çok şeyler olurlar da orada olamazlar; Allah'ın indinde. 

Bir baba haylaz oğluna; biraz fazlaca yaramazmış oğlu; “Oğlum! Sen adam olamazsın.” dermiş. O adam olamazsın dediği oğlan bir gün siyasal bilgiler fakültesini bitirmiş ve vâli olmuş. Günlerden bir gün vâli olmuş. Hem de babasının bulunduğu şehre. İlk işi babasını makamına çağırmak olmuş. Çağırmış ve demiş ki: “Baba! Hani sen bana adam olamazsın, adam olamazsın diye ahkâm keserdin. İşte bu şehrin vâlisi bugüne bugün benim.” demiş.  Makama gelen babası, şöyle bakmış oğluna; “A evlâdım!” demiş, “Sen vâli olmuşsun ama adam olamamışsın.” Babasını makamına, ayağına çağıran bir vâli.

Sevgili kardeşlerim! Her şeyden evvel âdap öğreneceksiniz. Âdap, Allah'ın yolunun ışığıdır. Âdaba riayet etmekle mükellefsiniz. Âdabın ölçüsü saygıdır. Saygı terazisinde her şeyi tartacaksınız. Sahâbenin sizlerden üstün olan tarafı neydi? Her sahâbenin kendisini başkalarından, arkadaşlarından küçük görmesiydi. Ya da mefhumu muhalifinden hareket edelim. Her sahâbenin kendisini değil, arkadaşlarını kendisinden mutlaka daha üstün görmesiydi. Hepsi birbirinden üstündü. Hadi gelin bir defa daha söyleyelim, Hz. Ömer’i. Şehit olmak üzere olan ağır yaralar almış sahâbenin arasında Hz. Ömer (r.a), elindeki su kabıyla ilk su isteyene suyu vermek üzere hazır. Sahâbeden bir tanesi diyor ki: “Ya Ömer su!” Hz. Ömer koşarak ona ulaşıyor, uzatıyor hemen kabı. Tam alacakken sahâbe, bir 2. sahâbe diyor ki: “Ya Ömer su!” 1. sahâbe diyor ki: “ Ya Ömer! Onun benden daha fazla ihtiyacı var, suyu ona ver.”  Hz. Ömer bunu, şehit olmak üzere olan bir şehidin vasiyeti kabul ediyor. Derhâl 2.’ye koşuyor, koşarak gidiyor, suyu uzatıyor. Tam o sırada bir 3. sahâbe daha su istiyor. “Ya Ömer su!” diyor. 2. sahâbe de aynı şeyi söylüyor: “ Ya Ömer! Suyu ona ver.” diyor, “Onun benden daha fazla ihtiyacı var suya.” Hz. Ömer koşarak 3.’ye gidiyor, uzatıyor suyu ama 3. sahâbe suyu içemeden şehit oluyor. Su yetişmiyor. Biliniz ki şehit olmak üzere olan bir insanın hayatındaki en kıymetli hazine, bu dünyaya ait en kıymetli hazine sudur. Son nefeste alınacak olan birkaç yudum su. Ama o suyu üçüncü sahâbe içemiyor şehit olduğu için. Hz. Ömer, hemen kabı 2.’ye ulaştırıyor, 2. de şehit olmuş. 1.’ ye koşturuyor, 1. de şehit olmuş.

Sevgili kardeşlerim! Ne demek istiyorum? Onlar birbirlerini böyle severlerdi. Kendilerinin dışındaki bütün sahâbeyi kendilerinden üstün, Allah'a daha yakın, hürmete daha lâyık ve onlara kendilerinden daha fazla yardım edilmesini isteyen ve onları öyle gören insanlardı. 

Sevgili kardeşlerim! “Onlar, sahâbeydi. O zaman öyleymiş, bu zaman öyle şey mi olurmuş?” diye düşünüyorsanız, en büyük hatayı burada yaparsınız. Devir yoktur. İnsanların davranış biçimleri vardır. Bu davranış biçimleri zamana göre şekillenmez. İnsanların Allah ile olan ilişkilerine dayalı olarak şekillenir. O ilişkilere göre şekillenir. Siz kimsiniz? Nereden geliyorsunuz? Nereye gidiyorsunuz? Bunun farkında mısınız? Etrafınızda kimler var? Onların ne kadar kıymetli arkadaşlar olduğunun farkında mısınız? Eğer bir tasavvuf topluluğunda kardeşler beraberken orada fısıltının dışında konuşma sesleri duyuluyorsa orada saygı yoktur sevgili kardeşlerim. Bir kahve vardır ortalıkta.  Birbirine şakalar yapan, yüksek sesle konuşan, dışarıdan hiçbir farkı bulunmayan bir kahve manzarası. Kahve herkesindir. Ama dergâhlar tasavvuf sahiplerinindir. Kim “Tasavvufa ben sahibim.” diyorsa onlar, bunu yapmazlar.  Bir dergâha girildiği zaman orada fısıltıdan başka ses duyulmaz. Eğer o dergâh gerçekten Allah'ın dergâhıysa. 

Sevgili kardeşlerim! Sözlerime dikkatle bakın! Bu sualim hepinizedir. Neredesiniz? Hangi dergâhtasınız? Allah'ın dergâhında mısınız yoksa sokak kahvesinde mi? Nerede olursanız olun dergâh âdabını unutmayacaksınız. Ölçüyü taşıranları sükûnetle ve fısıltıyla ikaz edeceksiniz. Burasının dergâh olduğunu, Allah'ın evi olduğunu, bir ibadethane olduğunu, burada Allah'ın anıldığını, yüksek sesle konuşulmaması gerektiğini söyleyeceksiniz. Bunu söylerken hiç utanç duymayacaksınız. Bunu söylerken asla kalp kırmayacaksınız. Çünkü siz bunu o yüksek sesle konuşan kardeşinizin, Allah katında makbul bir insan olması için yapıyorsunuz. Öyle konuşan insan, Allah katında makbul olamaz. O, dergâha lâyık bir insan değildir. O sokak kahvelerinde yapacağını dergâhta yapıyorsa, dergâhın adamı değildir. O, sokak kahvelerinin adamıdır.

Sevgili kardeşlerim! Tasavvuf baştan aşağı âdaptır. Nedir tasavvuf? Kur’ân’ın bütününü yaşamak. Nedir tasavvuf? Onlar ne diyorlar bizim için? “Kökten dînciler” diyorlar. Bizden mi bahsediyorsunuz? Evet, biz kökten dînciyiz. Siz bunu nasıl tarif edersiniz, o bizi alâkadar etmez ama biz Kur’ân’ın kökünden itibaren bütün Kur’ân’ı tatbik ederiz. Allah'ın emri Allah'a ulaşmayı dilemekle başlar; biz Allah'a ulaşmayı dileriz. Sonra 2. emir; irşad makamına tâbî olmaktır. Allah'ın gösterdiği mürşide ulaşırız. Göstermemişse kâinatın mürşidine ulaşırız. Sonra ruhumuzu Allah'a ulaştırırız, teslim ederiz. Sonra fizik vücudumuzu Allah'a teslim ederiz. Sonra nefsimizi Allah'a teslim ederiz. Sonra irşada ulaşırız. Sonra son teslimi de gerçekleştiririz. İrademizi de Allah'a teslim ederiz. Ve Allah'ın Zat’ını görmek şerefinin sahibi oluruz. Evet, biz bu anlamda gerçekten, gerçek anlamda bir kökten dînciyiz. Siz kökten dînciliğe ne anlam verirseniz verin; bu bizim umurumuzda olmaz. Ama Kur’ân bir bütündür ve ruhunuzu da vechinizi de nefsinizi de iradenizi de Allah'a teslimi emreder. Kimdir kökten dînciler? O kökten dînciler bizleriz. Ne yapıyoruz biz? Bundan 14 asır evvel sahâbe ne yapmışsa onu yapıyoruz. Ne yapmışlar? Allah'a ulaşmayı dilemişler. Biz de dileriz. Dilemişler mi? Hepsi. Ve ne yapmışlar o zaman? Tagutun kulu olmaktan kurtulmuşlar, Allah'ın kulu olmuşlar. Biz de öyle yaparız.

Gerçekten yani bir insan sadece Allah'a ulaşmayı diledi diye tagutun (insan ve cin şeytanların) kulu olmaktan kurtulup da Allah'ın kulu olur mu? Elbette olur. Ee, kökten dîncilik kardeşim yani. Kökten dînci olunca her işi kökünden halledeceksiniz. Bu işin kökü de Allah'a ulaşmayı dilemektir. Sahâbe yani Allah'a ulaşmayı dilemişler de, gerçekten taguta kul olmaktan kurtulup Allah'a mı kul olmuşlar? Elbette. Hadi gelin beraber bakalım. Nereye bakıyoruz? Kur’ân’ı açıyoruz şimdi, sayfaları çeviriyoruz. Nereye geliyoruz? Bu Zumer Suresi ve 17. âyet-i kerime. Allahû Tealâ ne diyor? Diyor ki:


39/ZUMER 17: Vellezînectenebût tâgûte en ya’budûhâ ve enâbû ilâllâhi lehumul buşrâ, fe beşşir ıbâdi.

Ve onlar ki; taguta (insan ve cin şeytanlara) kul olmaktan içtinap ettiler (kaçındılar, kendilerini kurtardılar). Çünkü Allah’a yöneldiler (Allah’a ulaşmayı dilediler). Onlara müjdeler vardır. Öyleyse kullarımı müjdele!


Allahû Tealâ sahâbe için diyor ki: “Onlar, taguta kul olmaktan içtinap ettiler, kaçındılar, çekindiler, kendilerini kurtardılar.” Ne için? Allah'a yöneldiler, Allah'a ulaşmayı dilediler. Onun için. Sonra “Onlara müjdeler vardır. Kullarımı müjdele.”diyor. Ne yapmış sahâbe, ne yapmış? Allah'a ulaşmayı dilemişler. Böylece Allah'a ulaşmayı dileyenler, Allah'a yönelenler aynı kişiler. Ya “âmenû” kelimesi ile ya da “münîb” ya da “yunîb” ya da “inabe” kelimeleri ile ifade ediliyor. “Munîbîne” kelimesi ile ifade ediliyor. Ama genel anlamda kullanılan kelime “âmenû” kelimesidir. Allah'a ulaşmayı dileyenlerin müşterek adı; âmenû olmak veya munîb olmak.

Sevgili kardeşlerim! Ne yapmış sahâbe? Allah'a ulaşmayı dilemiş. Dileyince ne olmuş? Taguta kul iken Allah'a kul olmuşlar. Allah evvelâ: “Taguta kul olmaktan kendilerini kurtardılar.” diyor. Sonra da “Kullarımı müjdele!” diyor. Yani “Oradan kurtulunca Benim kulum oldular. Bana ulaşmayı dilediler de ondan öyle oldular.” diyor. Öyleyse kökten dînciliğin köktenciliği başladı. Peki, neden bize kökten dînci diyorlar? Çünkü bilmiyorlar; Allahû Tealâ’nın o en üstün peygamberi Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz, Kendisine yapılan her kötülük için Allah'a dua ederdi. “Ya Rabbi! Sen onları bağışla. Çünkü onlar bilmiyorlardı.” İfade aynen buydu. İşte şimdi de bugünün dîn âlimleri aynı durumda. Bize bir takım kötülükler yapmak istiyorlar. Tamam buyursunlar. Biz de onlar için Allahû Tealâ’ya dua ediyoruz. Ya Rabbi! Sen onları bağışla. Çünkü onlar bilmiyorlardı, diyoruz. Neden geçmiş zaman kullanıyoruz? “Bilmiyorlardı.” Çünkü eskiden bilmiyorlardı. Çünkü o zaman biz ihtarları göndermemiştik. Şimdi biliyorlar ve galiba bizler için artık kökten dînci ifadesini kullanmıyorlar. Ne diyorsunuz kardeşlerim? Diyeceksiniz ki kullansalar ne yazar, kullanmasalar ne yazar? 

Sevgili kardeşlerim! Bu “yazar” müessesesi kalplere yazılan yazıyı ifade etmeli. Allah kalbinize “îmân” kelimesini yazar. Yazar mı? Tâbî olduğunuz gün yani hani onların tabiriyle bir kökten dînci olarak Allah'a ulaşmayı dileyerek, onların hiç bilmediği bir sahada, adamlar “Allah'a ulaşmayı dilemek de neymiş?” diyorlar. “Böyle saçmalık olur mu? Ne babamızdan ne dedemizden hiç böyle şey duymadık. Bize kimse de söylemedi.” Söylemedi mi? Biz 27 senedir bunu söylüyoruz size. Ülkede konferans vermediğimiz yer kalmadı. Kulağınıza gelmemesi bize hiç akılcı gelmiyor. Allahû Tealâ bütün insanların tebliğe muhatap olduğunu söylüyor, öyle değil mi? Peki nereden biliyoruz? İşte sonuç: 2 türlü insan var kıyâmet günü; 

1- Cennete girecek olanlar.
2- Cehenneme girecek olanlar.
Bir insan Allah'a ulaşmayı dilemedikçe Allah'ın cennetine giremez. Eee cennete girenlerin hepsi Allah'a ulaşmayı dilemeyi, Allah'ın resûllerinden, mürşidlerinden, bu konuda açıklama yapanlardan mutlaka tebliğe muhatap olarak öğrenmişlerdir. Öğrenmişlerdir ki Allah'a ulaşmayı dilemişlerdir. Bu sebeple Allah'ın cennetine girmişlerdir. 

Sevgili kardeşlerim! Allahû Tealâ ölçüyü kesin olarak koyuyor. Allah'a mülâki olmayı, Allah'a ruhunu ölmeden evvel ulaştırmayı dilemeyen kişi, o cehenneme girer. Oradan kurtuluşu mümkün değildir. Hayır, masal anlatmıyoruz. Bizi şimdi kör sinler gibi dinleyen birçok insan var. Bu zavallılar kendilerini âlim geçindirirler. “Ben” derler, “İlâhiyat fakültesi mezunuyum bugüne bugün. Doçent oldum, profesör oldum ama Allah'a ulaşmayı dilemenin mutlak bir kurtuluşa ulaştırdığını, dilememenin de cehenneme götüreceğini ne yazık ki bilmiyordum.” Ama artık biliyorsunuz. Artık öğrendiniz. Acaba bu konuda bir şey söylemek isteyen var mı? Efendim? Evet, söz konusu olan o âyet.  Ya da âyetler diyelim daha kolay bir ifade ile. Yûnus Suresi 7 ve 8. âyetler:


10/YÛNUS 7: İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatmeennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).

Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah’a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.

10/YÛNUS 8: Ulâike me'vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).

İşte onların kazandıkları (dereceler) gereğince varacakları yer ateştir (cehennemdir).


Ne diyor, ne diyor? Çok acı bir gerçeği söylüyor, diyor ki: “Onlar, kesinlikle Bize mülâki olmayı yani ruhlarını hayattayken Bize ulaştırmayı dilemezler.” 

“Dilemezler.” diyor Allahû Tealâ. Devam ediyor: “ Onlar, dünya hayatından razıdırlar. Dünya hayatıyla mutmain olurlar, doyuma ulaşırlar. Dünya kazancı onlara tatmin getirir. Onlar, Bizim âyetlerimizden gâfil olanlardır.” Allahû Tealâ bununla da yetinmiyor: “Onların gidecekleri yer kazandıkları dereceler itibari ile ateştir, cehennemdir.” diyor. Evet, acıklı bir hikâye, haklısınız. Ama şu dünyaya bakın. Dîn adamlarının, böyle bir kavramdan ancak bizim ihtarlarımızla haberi oldu.

Sevgili kardeşlerim! Ne zaman aklımız başımıza gelecek? Ne zaman dînlerin mevcut olmadığını, sadece bir tek dînin mevcut olduğunu, insanlık durdukça sadece o dînin mevcut olmakta devam edeceğini, Âdem (A.S)’dan, ilk peygamberden, Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’e kadar, son peygambere kadar sadece o tek şeriatın bütün kâinata hakîm olduğunu acaba ne zaman öğreneceksiniz? Efendim, İslâm son dînmiş. Bu sebeple en çok tekâmül eden dîn oymuş. Dînimizle iftihar etmeliymişiz. Dînimizle en çok iftihar edeniz. Ama bu dîn bizim dînimiz değil; kâinatın dîni. Ey gâfiller! Başka bir dîn hiç olmadı. Hristiyanlık diye bir dîn, Yahudilik diye bir dîn mevcut değil. Hz. İbrâhîm (A.S)’ın hanif dîni, sadece o var. Ondan evvel Hz. Nuh (A.S)’ın dîniydi. En evvel Hz. Adem (A.S)’ın dîniydi. Gelmiş geçmiş bütün peygamberlerin hep aynı dîni yaşadığını görüyoruz. Hep Allah'a ulaşmayı dilemeyi davetle başlıyorlar işe. Allah'ın bütün resûlleri, nebîleri hep aynı olayla başlıyorlar; Allah'a ulaşmayı dilemek.

Sevgili kardeşlerim! İçimden bir sevgi taşıyor sizlere karşı. Hep sizleri çok seviyorum diye bağırmak istiyorum. Bu ne kadar güzel bir şey biliyor musunuz sevgili kardeşlerim? Sevmek... Nefret etmemek… Peygamber Efendimiz (S.A.V) hangi şartlarda, kendisine hangi kötülük yapılırsa yapılsın o insanlardan nefret etmemiştir. O insanlara asla kötülük etmek istememiştir. Öyleyse nefretin bedeli o kişiye bir kötülük yapma arzusunun tatminidir. Ama O, hiç nefret etmedi. “Nefret etmeyiniz, seviniz.” diyor Allahû Tealâ. Peygamber Efendimiz (S.A.V): “Güçleştirmeyiniz, kolaylaştırınız.” diyor. Öyleyse sevgi varken, nefret neden sevgili kardeşlerim? Kardeşlik varken, dostluk varken, sulh ve sükûn varken kavga neden? Allahû Tealâ diyor ki: “Onlar size bir zarar vermedikçe, onlara saldırmayınız.”

Öyleyse bu muhtevada bir zarar söz konusu olursa, onun bedeli ödetilmelidir. Allahû Tealâ’nın kâinattaki yegâne dîninin… Neden “kâinat” kelimesini sık sık kullanıyoruz? Sevgili kardeşlerim! Dünyanın dışındaki başka gezegenlerde de hayat olduğunu Allahû Tealâ tam 17 tane âyet-i kerimede söylüyor. Aslında rakam 17 miydi, yoksa 27 tane mi şu anda ben de unuttum.  Ama en az 17 âyet-i kerime yerlerdeki insanlardan, göklerdeki insanlardan, yerlerle göklerin ikisinin arasındaki insanlardan bahsediyor, 17 âyet-i kerime. Efendim? Anlatabildik mi? Öyleyse yalnız değilsiniz. Evrende yalnız değilsiniz. Belki de diyeceksiniz ki: “Ne yapalım yani? Onlar orada yaşıyorlar. Biz burada yaşıyoruz. Biz buradan oraya gidemiyoruz ki? Sahi mi söylüyorsunuz? Her gece gidiyorsunuz. Yani? Yani son derece basit bir şey. Nefsinizle fizik vücudunuzun elektron devir sayıları birbirinden farklıdır. Uyuduğunuz zaman eşit hale gelir ve nefsiniz vücudunuzu terk eder. Aklınız da nefsinizle beraber gider. Aklım gitse deliririm diyorsunuz öyle değil mi? İyi de bu giden akıl tekrar geri geliyor; deliremiyorsunuz.

Sevgili kardeşlerim! Her şey öylesine güzel ki. Bir defacık, tek bir defacık şu duvarların içinden geçerseniz, evet yanlış duymadınız, duvarların içinden geçmekten bahsediyorum. Yani nefsinizden bahsediyorum. Eğer ben bu odada şimdi nefsimle olsaydım bu bardağa elimi uzattığım zaman bardağı tutamazdım. Elim buradan girerdi, bu taraftan çıkardı. Ne kadar gayret etsem bardağa dokunamazdım. İnsanlar görürdüm, konuşan insanlar; konuşmalarını duyardım. Ben de onlarla konuşmak isterdim, onlar beni duyamazlardı. Kendimi göstermek isterdim, onlar beni göremezlerdi; zahirî âlemde, fizik vücudumuzun âleminde nefsimle var olduğum için.

Sevgili kardeşlerim! Her şey öylesine muhteşem bir şekilde dizayn edilmiş ki nasıl hayranlık duymazsınız Allah'a, bizi yaratan Yüce Rabbimize. Bakın ne diyor Câsiye Suresinin 13. âyet-i kerimesi: 


45/CÂSİYE 13: Ve sahhara lekum mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ardı cemîan minhu, inne fî zâlike le âyâtin li kavmin yetefekkerûn(yetefekkerûne).

Ve göklerde ve yerde olanların hepsini kendinden (bir lütuf olarak) size musahhar (emre amade) kıldı. Muhakkak ki bunda, tefekkür eden bir kavim için mutlaka âyetler (ibretler) vardır.


“Ey insanlar! Bütün göklerde ve bütün arzlarda yarattığım her şeyi katımdan sizlerin emrine musahhar kıldım. Sizlerin emrine amade kıldım.” 

Ne diyor, ne diyor? “Bütün göklerde ve bütün yerlerde yarattığım her şey.” İyi ama bütün gökler kim bilir bizden ne kadar uzak? Hiç o göklere gidebilir miyiz? Elbette gidebilirsiniz ve gidiyorsunuz. Ama farkında değilsiniz. Ee peki gidiyoruz da nasıl farkında olmuyoruz? giderken sıfır hızdan sonsuz hıza ulaşmak mecburiyetindesiniz. Bu sizi mutlaka ışık duvarından geçirecektir. Işık duvarından geçerken yani saniyede 300.000 km hıza nefsiniz ulaştığı zaman zihninizdeki bu dünyaya ait olan anılar silinir. Geçersiniz, gidersiniz o âlemde, başka bir âlemde yaşarsınız. Elbiseleri size yabancıdır. Konuşmaları yabancıdır. Sonra mı? Sonra bir süre orada yaşarsınız, bir de bakarsınız çekiliyorsunuz. Ya arkanızdan ya önünüzden yukarıya doğru çekiliyorsunuz. Bu, geri dönüşünüzün işaretidir. Bir anda kendinizi fizik vücudunuzun önünde bulursunuz. Sonra mı? Sonra içine girmeniz lâzım fizik vücudunuzun. Orada Allah'a bir defa daha hayran olacaksınız. Eğer gerçek uykuda olsaydı; uykuda olsaydınız eğer, nefsiniz geriye döndüğü zaman fizik vücudunuza onun girmesi, fizik vücudunuza girmesi 1 saniye bile sürmezdi. Ama siz başlangıçta birkaç dakika uğraşmak mecburiyetindesiniz. Bütün uzuvlarınızın üst üste gelmesi lâzım.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Her şey öylesine güzel ki. Nasıl hayran olmazsınız sizi yaratan Allah'a? Biz O’ndan hoşlandık. O’nu sevdik. O’na âşık olduk. Sonra da hayran olduk. Hep hayranız. Bir defa daha söyleyelim mi hep beraber? Her şey öylesine güzel ki! Sevgili kardeşlerim! Her şey gerçekten çok mu güzel yoksa bize mi öyle geliyor; ne diyorsunuz? Sizleri çok seviyorum, unutmayın bunu sakın. Her şey sevgiyle başlar, sevgiyle yeşerir, sevgiyle meyve verir. İşte Allah sizi o kadar çok seviyor ki, tahmin edemeyeceğiniz kadar çok seviyor ki bir tek dileğiniz o sonsuz cehennem hayatından sizi hemen kurtaracaktır; dilediğiniz andan itibaren. Kim Allah'a ulaşmayı dilerse, Allah'a mülâki olmayı; ruhunu ölmeden evvel Allah'a ulaştırmayı dilerse, dilerse ne olur? Dilerse o kişi cehennemden kurtulur. Bir tek dilek.

Sevgili kardeşlerim! Her şeyi bir tarafa bırakalım. Sadece bu nesne, bir tek dileğinizin sizleri cehennemden kurtarması; ne kadar büyük suçların sahibi olursanız olun, Allah ona hiç müdahale etmez. Hangi suçu işlemiş olursanız olun, o suçunuz kadar yani kaybettiğiniz derecat kadar derecatı, size Allah'a ulaşmayı dilediğiniz anda Allahû Tealâ bu talebinizi işitir, bilir ve görür. Görür görmez Rahmân esması ile tecelliye başlar. Bu tecelli Allahû Tealâ’nın size 7 tane furkan vermesine ve aynı zamanda 7 defada, 5-6 dakikalık bir zaman içerisinde, hadi diyelim ki her furkan 1 dakika sürdü, sürmez de 1 dakika sürdüğünü düşünelim. Saniye meselesi bunlar. 7 dakikanın içinde gözlerinizdeki hicab-ı mesture gitmiştir. Görme hassanızın üzerindeki, basar hassanızın üzerindeki gışavet gitmiştir. Kulaklarınızdaki vakra gitmiştir. İşitme hassanızın üzerindeki mühür alınmıştır. Kalbinizdeki mühür alınmıştır. Kalbinizdeki ekinnet, idrak etmenizi önleyen o mekanizma, idrak etmenizi önleyen ilâhi kompüter sizden alınmıştır. Yerine gene ihbat isimli idrakinizi sağlayan bir ilâhi kompüter konulmuştur. Ne oldu? Tam 7 tane furkan kazandınız, Enfâl Suresi 29. âyet-i kerime.  


8/ENFÂL 29: Yâ eyyuhâllezîne âmenû in tettekullâhe yec’al lekum furkânen ve yukeffir ankum seyyiâtikum ve yagfir lekum, vallâhu zul fadlil azîm(azîmi).

Ey âmenû olanlar! Allah’a karşı takva sahibi olursanız sizi furkan (hak ve bâtılı ayırma özelliği) sahibi kılar! Ve sizden (sizin) günahlarınızı örter ve size mağfiret eder (günahlarınızı sevaba çevirir). Ve Allah, büyük fazl sahibidir.


Her bir furkanda günahlarınızın 7’de biri kadar sevap, sizin amel defterinizin sevap hanesine yazıldı. En çok 7 dakika içinde  (çok daha az diyor) ve günahlarınızı Allah örtüyor. Bir gün O, öyle güzel bir dostunuz olacak ki, O’nu o kadar çok seveceksiniz ki, O’na o kadar çok âşık olacaksınız ki dünya umurunuzda olmayacak. Kendinizi başka insanların emrine adayacaksınız. İnsanların mutluluğuna adayacaksınız. Onlar, için yaşamaya başlayacaksınız. İşte mutluluk oradadır sevgili kardeşlerim. O zaman siz yoksunuz. Hayatınızı başkalarının mutluluğuna vakfettiğiniz zaman, o zaman gerçek mutluluğun ne olduğunu yaşarsınız. Kendinize ait olan zamanınız kalmadığı zaman, 24 saatinizin her safhasını başkalarına tahsis ettiğiniz zaman; o zaman Allah'ı gerçek anlamda tanıyacaksınız. O zaman O’na hayran olacaksınız. O’nun adaletine, O’nun yardımına, O’nun sevecenliğine, O’nun o sonsuz ikramlarına hayran olacaksınız. İstemeden verdiğini göreceksiniz. Siz istemeyeceksiniz ve O size sormadan verecek. Öyle bir dünyada yaşayacaksınız ki orada sadece mutluluk var. Ne hastalık ne ölüm size hiç tesir edemez. Vız gelir. Yaşamakla ölüm arasındaki koridoru aşmışsınızdır. Ölmeden evvel, ikinci bir cepheden ölmeyi başarmışsınızdır. Yani uykunun ötesine geçmek! O zaman bin defa ölmüşsünüzdür, on bin defa ölmüşsünüzdür. Her gece ölmüşsünüzdür. İşte böyle sevgili kardeşlerim. Şu duvarın arasından geçilmez mi zannediyorsunuz? Bir gün görüşürüz orada.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Sizlerle beraber olmanın nasıl bir mutluluk olduğunu biliyor musunuz? Ha sahi benim aklıma şimdi geldi. Siz de bizimle beraber olmaktan mutlu musunuz? Eğer değilseniz, niye bizi izliyorsunuz? Sevgili kardeşlerim! Gerçekten sizleri çok seviyorum. Sizlere ara sıra takılmasam içim rahat etmiyor ne yapayım. Öyleyse hadi biz başka insanları bir tarafa bırakalım. Ne düşünürse düşünsünler onlar. Ama biz Allah ile beraber olalım. Kalp kalbe olalım. Şu kalbimiz birbiriyle beraber olsun. Sevelim Allah'ı. Allah'ı seversek, birbirimizi severiz. Evvelâ şu kanunu unutmayacaksınız sevgili kardeşlerim; ne ekerseniz onu biçersiniz. Biçmek, mutlaka ekmekten gelir. Ekmeden biçemezsiniz. Biçmeden ekebilirsiniz ama ekmeden biçemezsiniz. Siz biçmezsiniz, başka birisi tarlasından biçmiştir yıllarca evvel buğdayı. O buğday sizin ambarınızdadır. Siz o buğdayı alıp ekmedikçe toprak size buğday vermez. Ekmedikçe topraktan buğday çıkmaz. Ekmedikçe biçemezsiniz. 

Sizinle arkadaşlarınızın arasında, etrafınızdaki insanların arasında bir bileşik kaplar sistemi geçerlidir. Davranış biçimleriniz itibariyle konuşuyorum. Onlara, onlardan birine yaptığınız herhangi bir kötülük belki bir diğerinden, belki birkaç kişiden size mutlaka geri gelir. Verdiklerinizin bileşik kaplardaki su seviyesi, verdiğinizin su seviyesi ne kadarsa, onlardan size geri dönecek nesnelerin de seviyesi aynı yüksekliktedir. Adalet terazisi hiçbir zaman bozulmaz ve Allah hesabı çabuk görür. Birinci hesap zaten anında görülür. Birisi bir başkasına kötülük ettiği zaman bunun yanına kâr kalacağını zanneder. Zavallılar! Oysaki aynı anda hesap ödenmiştir. Kim başkasına kötülük etmişse, mizan onun kaybettiği derecat miktarını o an hesaplar. Peki, bu mizan ne mene bir şey ki böyle hemen anında hesaplıyor? Hiç mi yanılmaz? Hiç yanılmaz. Milyarda bir yanılması söz konusu değildir. Peki neden? Benim hangi olayı, hangi ölçüdeki taammütle, bilerek isteyerek yaptığımı ya da farkına bile varmadan bir yanlışlıkla, istemeden bir başkasına bir zarar ilka ettiğimi nereden bilecek o mizan? Mizan sadece sizin yaptıklarınızı görmez. Onları yaparken neler düşünüyorsanız, onu da görür. Kiramen kâtibîn meleklerinin elindedir mizan. Onlara yol gösterir, ölçü mizandadır. Ve mizan düşünce sisteminizi görünce, düşünce sisteminiz görüntülerle çalışır. Siz ne yapmak istediniz, buna dayalı olarak hangi olay vücuda geldi; bunun matematik ölçüsünü milyarda bir bile yanılmadan yapar. Onun için Kur’ân-ı Kerim’e Allah, hüküm koymuştur. Kıyâmet günü rakamlı kitabınızı gördüğünüz zaman yani hologram usulü 3 boyutlu olan hayat filminizi bir gün göreceksiniz. Bizim şu andaki durumumuz, şimdiden onu görmüş oluşumuz. Bir gün siz de göreceksiniz. Orada hem düşünceleriniz görünür; hangi maksatla ne yapmak istiyorsunuz hem de fiiliniz görülür, o düşünce sistemine göre ne yaptınız.

Bir basit misal vereyim. Bir adam gecenin saat üçünde bekliyor. Düşmanı gelmiş. Köşeyi dönerken çekiyor tabancasını, içindeki bütün kurşunları boşaltıyor adama ve öldürüyor onu. Ne oldu? Taammüden bir cinayet. Mizanın buradaki görüşü ne? Kişinin kafasından geçen şey, o düşmanını öldürmek. Bilerek, isteyerek, taammüden öldürüyor. Şimdi de başka bir misale bakalım beraber. Gene bir ölüm ama şöyle bir ölüm; kişi bahçesinde tabancasını temizliyor. Tabancanın içinde bir tane kurşun var ve de temizlerken elinden kayan tabancanın tetiği bir yere takılıyor, içinden çıkan bir kurşun yoldan geçmekte olan bir adamı öldürüyor. Bu kadar çok alternatif bir araya gelebilir mi? Geldiğini kabul edin. Ne oldu? O kişi gene öldü. Başka birisi sizin tabancanızdan çıkan kurşunla öldü. Peki, siz taammüden adam mı öldürdünüz? Hayır. Siz tabancanızı temizlediniz. Burada sizin kaybedeceğiniz derece dikkatsizlik ve tedbirsizlik sebebiyle derecat kaybıdır. Ama diğeri taammüden cinayet sebebiyle derecat kaybetmiştir. İkisi de ölüme sebebiyet verdi. Ve birinci için, birinci olayda yani kasten öldürmede, taammüden öldürmede öldüren kişi bunu bilerek, isteyerek, kasten gerçekleştirdi. Ve bu olay bu kişi için; öldüren kişi için bir kaza olayıdır. Yani olayı kaza etmiştir. O, bilerek, isteyerek gerçekleştirmiştir. Ölen kişi ise bir kader unsuru olarak ölmüştür. Çünkü fiil kendisine ait değildir. Fiilin sahibi bir başkasıdır. Onu öldürmüştür. Taammüden de öldürse, kazayla da öldürse yani o ölümü, öldürmeyi düşünmeyerek bir olayın vücuda gelmesiyle kasta makrun olmayan bir ölüm vücuda gelmişse karşı tarafta, öyle de olsa, her iki halde de ölen kişi için olay bir kaderdir. Onun üzerinde vücuda gelen olay, onun dahliyle, kendi dahli ile oluşmamıştır. Ölümünde o kişinin hiçbir rolü yoktur. Yani ölen kişinin kendisinin, kendi ölümünde bir rolü yoktur. Başka birinin onun ölmesini istediği için veya yanlışlıkla bir tabancadan çıkan, kasıt eseri olmayan bir olayda bu kişi ölmüştür. Her iki halde de ölmüştür. Öldüğü için; bu ölen kişi için olay bir netice veriyor; bir kaderdir. Her iki olayda da ölen kişi için olay kaderdir. 

Öldüren kişilere veya ölüme sebep olan kişilere gelelim. Tabancasını çekerek kasten adam öldüren kişi için bu olay bir kader değildir, bir kazadır. Bilerek, isteyerek adam öldürmüştür. Taammüden öldürmüştür. Öyleyse bu bir kaza unsurudur. Kaza deyince sakın otomobil kazasıyla bunu karıştırmayın. Burada kaza fiilini kullanıyoruz. Kaza etmek; vücuda getirmek, meydana getirmek, sebebiyet vermek demek. Ama ikinci olayda kişi ölmüştür. Ölen için bu bir kaderdir. Başka bir sebeple, kendisinin dahli olmadan, başka birisinin, başka bir cüz’i iradenin vücuda getirdiği bir olayla ölmüştür. Ama kendisinin dışındaki bir sebeple ölmüştür. Bunun için o kişi için, ölen kişi için bu bir kaderdir. Ama ölüme sebebiyet veren ikinci kişi için yani tabancası tesadüfen ateş alan ve birini öldüren kişi için bu bir kaza değildir. Bilerek, isteyerek adam öldürmemiştir o. Onun için de bir kaderdir olay. Onun da iradesinin dışında vücuda gelmiştir. Bu sebeple birincinin, bilerek adam öldüren kişinin Allahû Tealâ’nın kanunlarında kaybettiği derecat; bilmeden, taammüt olmaksızın, kasıt olmaksızın bir adamın ölümüne sebebiyet veren ikinci kişinin kaybettiği derecat, birinci katile nazaran çok azdır. Ve ikinci adam katil standartlarında kabul edilemez. Katil bir suçu, ölüm suçunu, öldürme suçunu bilerek, isteyerek işleyen kişinin adıdır.

Aslında sevgili kardeşlerim, kaza ve kader bu kadar basit bir olay. Ama kaza ve kaderi eğer kitaplardan öğrenmeye kalkarsanız yandınız. Bir olayı karmakarışık etmek için, anlaşılmaz hale getirmek için ne yapılması lâzımsa hepsi yapılmış, kader ve kaza mefhumları alt üst edilmiştir. Kur’ân’a hiç uymamaktadır. Sevgili kardeşlerim! Hayır ve şer de aynı şekilde. Ama bunları biz ayrı ayrı derslerde, 1 saatlik süreler içerisinde anlattık defalarca. Oradan bakarsanız bu konuya ışık tutabilirsiniz. Nerede kalmıştık? Nerede kalmıştık diye diye zamanı tükettik.

Sevgili kardeşlerim! Öyleyse sevgiye dayalı bir dünya hayatını yaşamaya çalışın. Her şeyden evvel nefretten vazgeçin. Sevin! Allah sizi çok seviyor ve sizin de hem Allah'ı hem de etrafınızdaki insanları sevmenizi istiyor Allahû Tealâ. Dikkat edin ki sevgi karşılıklı bir müessesedir. Severseniz, sevilirsiniz. Nefret ederseniz, nefret edilirsiniz. Birine bir kötülük yaparsanız mutlaka size de bir başkasından kötülük geri gelir. Allahû Tealâ diyor ki: “men dakka dukka.” Yani “Çalma kapını, çalarlar kapını.”demek.  Bileşik kaplar usulü sizinle başka insanlar arasında geçerlidir. 

Üç faktör düşüneceksiniz; Allah; bir, siz; iki, etrafınızdaki bütün diğer insanlar; üç. Sizden bir başkasına kötülük dokunduğu zaman, etrafınızdaki insanlardan bir başkası size veya 2 tane başkası, size mutlaka o başkasına yaptığınız kötülüğün bedelini ödetirler. Siz diyebilirsiniz ki: “Ben onlara bir şey yapmadım ki bunlar bana neden böyle yapıyorlar?” Siz onlara bir şey yapmadınız ama Allah'a bir şey yaptınız. Başkasına bir haksız fiilde bulundunuz. Bunun bedeli size dünya üzerinde mutlaka ödetilir. Ne kadar derecat kaybederseniz, o kadar derecat kazanırsınız. Ne kadar derecat kazanırsanız, o kadar derecat kaybedersiniz. Hangi şartlar altında? Başkaları ile ilişkilerinizde. Ama siz kendi cephenizden şunu bileceksiniz. Eğer bir insan cennete giriyorsa, hem kendi fiillerinin mükâfatı olarak hem de başka birinin kendisine yaptığı kötülükler sebebiyle kazandığı derecelerin mükâfatı olarak Allah'ın cennetine girer. Cennete giriş mutlaka puan farkıyla gerçekleşir. Cennete girebilmeniz için mutlaka kazandığınız derecelerin, kaybettiğiniz derecelerden fazla olması lâzım. Cehennem de tam tersi, kimin kaybettiği dereceler kazandıklarından fazlaysa onların girecekleri yer cehennemdir. Ve biliniz ki sevgili kardeşlerim, eğer siz Allah'a ulaşmayı dilemezseniz kaybettiğiniz dereceler mutlaka kazandığınız derecelerden fazladır. Herkes de mi? Evet herkeste. Yani hiç kimse olamaz mı Allah'a ulaşmayı dilemesin ama kazandığı dereceler fazla olsun? Olamaz. Eğer böyle bir şey tahakkuk ederse, o kişi Allah'a ulaşmayı dilemeden ölmüşse, Allahû Tealâ mutlaka onun derecelerinde indirme yapıyor. Amellerinin boşa gitmesi söz konusu. O kişinin kazandığı derecelerin boşa gitmesi söz konusu. 

Öyleyse eğer oyunu oynayacaksınız kaidelerine göre oynamak mecburiyetindesiniz. Allah'ın kanunu da çok açık. Diyor ki: “Kim içinizden Bana ulaşmayı dilerse Ben, onu Kendime ulaştırırım.” 


42/ŞÛRÂ 13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrakû fîhi, kebure alâl muşrikîne mâ ted’ûhum ileyhi, allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).

(Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).


Yeter mi? Yetmez. “Onu 3. kat cennetime mutlaka alırım. Dünya saadetinin de yarısını mutlaka ona veririm.”diyor. O kişi nefs tezkiyesi yapacaktır. Nefsinin kalbindeki nurların %50’den öteye geçmesi sağlanacaktır. Bunun mânâsı, o kişinin davranışlarının yarısından çoğunda pozitif davranışlar duruma hakîm olacaktır. Zifirî karanlık alaca karanlığa dönmüştür. Güneş ışığına kişi ulaşamamıştır. Nefsinin kalbini tam temizlediği zaman, o zaman pırıl pırıl bir dünyada yaşar. Hiçbir karanlık kalmaz nefsinin kalbinde. Dikkat edin, nefsiniz %100 afetlerle dolu bir yaratıktır. Ruhunuz da %100 hasletlerle dolu bir yaratık. Öyleyse ikisinin boyutu da birbirine eşittir. Ruhunuzun kalbinde ne kadar aydınlık varsa, haslet varsa, o kadar da karanlık vardır nefsinizin kalbindeki afetler.  Ne zaman bunlar %50 olursa ki değişiklik sadece afetlerde olur. Ne zaman Allahû Tealâ’dan gelen nurlar nefsinizin kalbinin %50’sini kaplarsa; bunlar fazıldır (fazilet nurlarıdır). Fazıllar, %50 olduğu anda ruhunuzun kalbi hiç değişmeyecektir ama nefsinizin kalbinde %50 karanlık kalacaktır. %100 karanlıkken şeytan, nefsinizin kalbinin %100’üne hâkimken, hâkimiyeti %50’ye düşecektir. Allahû Tealâ şeytanın hâkimiyetini %50’den daha aşağı, %49’a düşürecek olan bir formülü size uygular. Ne karşılığı? Allah'a ulaşmayı dilemenizin karşılığı. Kim Allah'a ulaşmayı dilerse mutlaka neticede, 5-6 aylık bir zaman parçası içinde o kişinin nefsinin kalbindeki afetler %50’den daha fazla azalır (%51 azalır). O kişinin davranış biçimleri de %51 pozitife döner. Ne zaman Allah'ın bir emrini yerine getirirseniz bundan mutluluk duyarsınız. Ne zaman emri çiğnerseniz mutsuz olursunuz. Ne zaman Allah'ın yasak ettiği bir fiili işlerseniz mutsuz olursunuz. Yasak ettiği fiili işlemekten kendinizi kurtarabilirseniz mutluluğu yaşarsınız. Nefsiniz ise %100 Allah'ın emirlerini asla yapmak istemeyen, yasak ettiği bütün fiilleri işlemek isteyen bir özellikle yaratılmıştır.

Sevgili kardeşlerim! Sizlere hiç konuşmamız bitmesin, hep anlatayım ümidi ile sözlere başlıyorum, bir de bakıyorum ki süre doluvermiş. Zaman çok hızlı geçiyor. Özellikle sizlerle başbaşayken. Biliyor musunuz sevgili kardeşlerim, bizler bu güzelliği yaşarken iblis yani şeytan çatır çatır çatlıyor. Mutluluk sizinle bizim aramızda yaşanan bir muhteşem vetiredir. Eğer söz konusu Allah ise ne zaman Allah'tan bahsetmişsek sizler, biz; bir üçgenin içinde yaşarız. Bir kenarını Allah'ın, bir kenarını ruhumuzun, üçüncü kenarını da işlediğimiz hayrın oluşturduğu bir mutluluk üçgeni. Ne zaman şerre çalışan bir dizayn içerisinde size bir hırsızlığın nasıl yapılacağını, insanların nasıl öldürüleceğini öğreten birisi söz konusuysa, gene bir üçgenin içinde yaşarsınız. Bu sefer nefsinizin afetlerinin oluşturduğu bir kenar, şeytanın oluşturduğu ikinci kenar ve işlediğiniz günahların oluşturduğu 3. kenar, sizi bir mutsuzluk üçgeninde yaşatır. Öyleyse seçiminizi yapın! Mutluluk üçgeninde mi yaşamak istiyorsunuz? Yani apsis ve ordinat eksenlerinin kesiştiği noktanın üzerinde bir yerde, orası Allah'ın ülkesidir. Altındaki bir kesim iblisin ülkesidir. Negatif dereceleri gösterir. Üstü ise pozitif dereceleri gösterir.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Sizlerle beraber olunca vaktin nasıl geçtiğini hiç mi hiç anlayamıyorum. Bir de bakıyorum vakit gelmiş. Ayrılık vakti gelmiş. Ama kanun böyle. Birer saatlik devreler hakkında size güzellikleri anlatmakla vazifeliyiz. Bu vazife bir büyük zevk kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım!  Allahû Tealâ’nın hepinizi hem cennet saadetine hem dünya saadetine ulaştırmasını Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi burada tamamlamak istiyoruz.

 

Allah hepinizden razı olsun. 

 

TARİHİ: 22.04.2004

İmam İskender Ali  M İ H R