BİRLİK VE BERABERLİK RUHU

  

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Sevgili izleyenler ve dinleyenler! Sevgili Mihr Camiası! Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki bir defa daha Allahû Tealâ bizleri bir zikir sohbetinde birlikte kıldı. Bu akşamki konumuz: Birlik ve Beraberlik Ruhu. 


Sevgili kardeşlerim! Her şeyden evvel şunu düşünmelisiniz ki; biz bir toplumuz. Kur’ân-ı Kerim’de Allahû Tealâ bizlerden “fırkalara ayrılmayanlar” olarak bahsediyor. Ne diyordu Allahû Tealâ Rûm Suresinin 31. âyeti kerimesinde? Buyuruyordu ki:

30/RÛM 31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).

O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve O'na karşı takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.


Diyordu ki Allahû Tealâ: “O’na (Allah’a) munîb ol, Allah’a yönel, Allah’a ulaşmayı dile ve böylece takva sahibi ol ve namaz kıl ve müşriklerden olma.” Bu namaz, hacet namazıdır. Ama burada konumuzun önem verdiğimiz kesimi, namazın türü değil Allah’a yönelmenin kişiyi müşrik olmaktan kurtarması. Allah’a ulaşmayı dileyen herkes, müşrik olmaktan kurtulmuştur. Peki, nasıl bir şirk bu? Tüm Kur’ân-ı Kerim’in en temel şirki. Herkese sanki bir bulaşıcı hastalık gibi bulaşmış durumda. Allahû Tealâ diyor ki:

30/RÛM 32: Minellezîne ferrakû dînehum ve kânû şiyeâ(şiyean), kullu hızbin bimâ ledeyhim ferihûn(ferihûne).

(O müşriklerden olmayın ki) onlar, dînlerinde fırkalara ayrıldılar ve grup grup oldular. Bütün gruplar, kendilerinde olanla ferahlanırlar.


“O müşriklerden olmayın ki; onlar dînlerinde fırkalara ayrılmışlardır. Ayrı ayrı hizipler oluşturmuşlardır. Her biri kendi elindekiyle ferahlanırlar.”

Bu âyet-i kerimede bir; tek bir fırka söz konusudur: Allah’a ulaşmayı dileyenler. Allah’a yönelenler, bu tek fırkayı oluşturur. Onun dışındaki Allah’a ulaşmayı dilemeyen herkes, Kur’ân-ı Kerim’de fırkalara ayrılanlar ve müşrikler olarak gösteriliyor. Bu konu birçok defa işlenmiş çünkü Allah’a ulaşmayı dilemeyen bir kişinin; 

1- Küfürde olduğunu söylüyor Kur’ân-ı Kerim. 
2- Allah’ın âyetlerinden gâfil olduğunu söylüyor. 
3- Dalâlette olduğunu söylüyor, hüsranda olduğunu söylüyor. 
4- Gideceği yerin cehennem olduğunu söylüyor. 
(Bunlar hep şirkte olanların dizaynı).
5-Tagutun kulu olduğunu ve tagutun dostu olduğunu söylüyor. Tabiî bunun mânâsı; Allah’ın kulu ve Allah’ın dostu olmadığıdır. 

İşte sevgili kardeşlerim, Allah’a çok hamd edelim şükredelim ki; Kur’ân bilinmese de Allah Bize O’nun temellerini, esaslarını öğretmiş durumdadır. Sizler de bu yasaya uyarak Allah’a ulaşmayı dilediniz; Allah’ın bu kanununun muhtevası içerisinde ve tek bir fırkayı oluşturdunuz. İşte Hazreti İbrâhîm’in dîni, hanif dîni. İslâm dîni, hanif dîni. Hristiyanlık dîni, hanif dîni. Yahudilik dîni, hanif dîni. Sadece asırlar geçince, her biri kendi kozasını örmüş ve o kozanın içine girip uyumaya başlamış. Ayrı ayrı dînler ortaya çıkmış. Daha çok kötüsü; bu dînlerin sahipleri birbirlerine düşman olmuşlar. Bugün düşmanlık, bütün gücüyle sürüyor. İşte dînler arasındaki bu düşmanlığın yanı başında, aynı dînin içinde olması lâzım gelen insanların da birbirlerine düşman davranışlarını görüyoruz. Türkiye’de ahlâk, çok büyük ölçüde bozulmuştur. Hırsızların uğramadığı ev kalmamış gibi. 

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bu çözülmüş ortamın içinde, sokaklarından çirkef akan bir dünya üzerinde sizler, tertemiz insanlar olarak, kendilerini Allah’a adamış insanlar olarak farklı bir konumdasınız. Siz International Mihr Vakfı’nın temsilcilerisiniz. (International Mihr Foundation.) 

Sevgili kardeşlerim! Hepiniz bu çatının altındasınız. Bu müessese, bir non-profit organization’dur. Amerika’da kurulmuştur. Non-profit yani kâr gayesi gütmeyen bir kuruluş olma vasfını, resmî olarak 4 yıl önce kazanmıştır. Bu, Amerika’da kolay bir şey değil sevgili kardeşlerim. Her kuruluş, bu ülkede “kâr gayesi gütmeyen” vasfını kazanamaz. Biz de iki senelik bir uğraşının sonunda o hedefe ulaştık. 

Öyleyse sağlam bir zemindesiniz. Bu sağlam zemin üzerinde, bu uluslararası kâr gayesi gütmeyen kuruluşun temel hedefi, kâinatta bir tek dîn olduğunu ispat etmek. O dînin Arapça adının İslâm olduğunu ama aslında Hazreti Âdem’in dîni olduğunu, Hazreti Âdem’den Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e kadar gelen bütün peygamberlerin aynı dîni yaşadığını ispat etmek ve dünya sulhunu sağlamaktır. 

Sevgili kardeşlerim! Biliyorsunuz ki Hazreti İbrâhîm’in dîni olarak geçen hanif dîni için Allahû Tealâ, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e diyor ki: 

30/RÛM 30: Fe ekim vecheke lid dîni hanîfâ(hanîfen), fıtratallâhilletî fataran nâse aleyhâ, lâ tebdîle li halkıllâh(halkıllâhi), zâliked dînul kayyimu ve lâkinne ekseran nâsi lâ ya’lemûn(ya’lemûne).

Artık hanif olarak kendini (vechini) dîn için ikame et, Allah’ın hanif fıtratıyla ki; Allah, insanları onun üzerine (hanif fıtratıyla) yaratmıştır. Allah’ın yaratmasında değişme olmaz. Kayyum olan (kaim olacak, ezelden ebede kadar yaşayacak) dîn budur. Fakat insanların çoğu bilmez.


“Hanif olarak vechini dîne ikame et.” Yani diyor ki: “Sen hanifsin yani Hazreti İbrâhîm’in dînindensin yani Hazreti Âdem’in dînindensin. Ezelî ve ebedî dînin sahibisin.” 

Diyor ki: “O hanif fıtratıyla ki Biz, bütün insanları hanif fıtratıyla yarattık. İşte o dîn; sana bahsettiğimiz dîn, kayyum olan dîndir. Ezelî ve ebedî dîndir. Kıyâmete kadar kalacak olan yegâne dîndir. Allah’ın ne insanları hanif fıtratının dışında yaratması mümkündür ne de Allahû Tealâ’nın hanif dînini değiştirmesi mümkündür. Dînde de fıtratta da bir değişiklik göremezsin.”

Öyleyse bir sonuca ulaşıyoruz. Hepiniz uluslararası bir kuruluşun çatısı altındasınız. Bu globalleşmek, küresel bir dizayn. Siz, örnek insan olmak hedefini mutlaka kalbinize yerleştirerek dünya üzerinde dînlerin olmadığını, sadece bir tek dîn mevcut olduğunu herkese ispat etmekle hepiniz mükellefsiniz. 

Böyle bir hedefin içerisinde olan sizler, hepinize sesleniyorum! International Mihr Foundation’un bütün müntesipleri! Hepiniz örnek insan olmak mecburiyetindesiniz. Yakın bir gelecekte, bütün dünyanın gözleri sizin üzerinize çevrilecek. O güne kadar aranızda çok ciddî bir beraberliği, en güzel standartlarda sağlamak mecburiyetindesiniz. Sizler, bütün dünyaya örnek insanlar olmak mecburiyetindesiniz. Bu bir İlâhi sorumluluktur. Hepinizin omuzlarınızda böyle bir ağır yükün var olduğunu kalbinize yerleştirmek mecburiyetindesiniz. 

Öyleyse bu konuşmanın adını unutmayın. Bu konuşmanın adı; “Birlik ve Beraberlik Ruhu”dur. Öyle bir, birbirine en sağlam bağlarla kenetlenen bir kitle olmalısınız ki sizin için, hepiniz için: “Ha, o mu? O, International Mihr Foundation’un bir müntesiplerindendir. Uluslararası bir kuruluşun üyesidir.” desinler. Bu kuruluş, bütün dünyaya sulhu mutlaka götürecek olan, dünyayı sulha götürecek olan bir ilmin sahibidir. Ve bu ilim, sadece bu vakfın kurucusuna verilmiştir. 

Sevgili kardeşlerim! Ayrı ayrı dînlere bölünen, tam 72 cins inanç biçimi var ve bütün dünya fırkalara ayrılmış. Allah’a ulaşmayı dileyenlerin fırkasıyla 73 fırka oluyor, bundan 14 asır evvel Peygamber Efendimiz(S.A.V)’in söylediği gibi. Sebe Suresinin 20. âyet-i kerimesi indirildiği zaman Allahû Tealâ diyor ki:

34/SEBE 20: Ve lekad saddaka aleyhim iblîsu zannehu fettebeûhu illâ ferîkan minel mu’minîn(mu’minîne).

Ve andolsun ki iblis, onlar üzerindeki zannını (hedefini) yerine getirdi. Böylece mü’minleri oluşturan bir fırka (Allah’a ulaşmayı dileyenler) hariç, hepsi ona (şeytana) tâbî oldular.


“Mü’minleri oluşturan bir tek fırka hariç bütün fırkalar taguta, şeytana kul oldular ve şeytan böylece insanlara karşı olan hedefini, insanları ulaştırmak istediği hedefini gerçekleştirdi.” Ne yaptı? Bir tek fırka hariç bütün fırkaları kendine kul etmeyi başardı. 

Öyleyse mü’minler taguta kul olmayanlardır. Taguta kul olmayanların kimler olduğu, âyette çok açık bir şekilde belli. Bütün fırkalar var; 73 fırka ama bunlardan bir tanesi mü’minler. Yani fırkalara ayrılmayanlar, Allah’a ulaşmayı dileyenler; onlar mü’minler. Dilemeyenlerin hepsi, kendilerini nerede zannederlerse zannetsinler, kurtuluşları olmayan zavallılar. En kötüsü, bu insanların dînlerini bildiklerini zannetmeleridir. İşte bütün bu insanlara İslâm dîninin bir hürriyet dîni olduğunu, sadece bu dünyaya has bir dîn olmadığını, evrensel, kâinatsal bir dîn olduğunu anlatmakla mükellefsiniz. Sizin dîniniz, bu dünyaya ait olan bir dîn değildir; bütün kâinatı kapsar. Onun için Allahû Tealâ Peygamber Efendimiz(S.A.V)’e buyuruyor ki: “Habibim! Seni âlemlere rahmet olarak yarattık.” Bu iklime, bu dünyaya değil, bütün âlemlere rahmet olarak yaratmış. Ve Allahû Tealâ Kâbe’nin bütün kâinat için bir hac merkezi olduğunu söylüyor, sadece bu dünya için değil. 

Sevgili kardeşlerim! Nereye varıyoruz? Vardığımız yere dikkatle bakın. Sizden bir, birlik ruhunu mutlaka şu kalbinize yerleştirmeniz için söz istiyorum. Şu ana kadar biz, davranış biçimleri olarak sevgili kardeşlerim, ne yazık ki Allah’ın bizi ulaştırmak istediği o sulh ve sükûn noktasına ulaşamadık. 

Sizler âdâba riayet etmiyorsunuz ve bu bizi biliniz ki çok üzüyor. Nefslerinize tâbî oluyorsunuz. Birbirinize karşı hasetle, kinle davranıyorsunuz. Sanki birbirine düşman iki tane kamp varmış, herkes kendi cephesinde herkese dost değil düşman. Herkes nefsiyle davranıyor. Aranızda anlaşmazlıklar var. Dergâh âdâbına sahip değilsiniz. Yalnız kaldığınız zaman yüksek sesle konuşuyorsunuz. Herkes, çevresinden yüksek ses geldiği için, konuştuğu kişiye sesini duyurabilmek için daha da yüksek sesle konuşmak mecburiyetini duyuyor. Bunun ne kadar çirkin bir şey olduğunu biliyor musunuz? Bütün sahâbenin fısıltıyla konuştuğunu biliyor musunuz? Osmanlı’nın yükselme devresi boyunca bütün dergâhlarda, konuşmanın sadece fısıltıyla gerçekleştiğini biliyor musunuz sevgili kardeşlerim? Eğer biliyorsanız, size bir suali sormaz mıyız? Neden siz böylesiniz? Ak yüzünüzü kara çıkarmak için mi? Allah’a karşı bizim yüzümüzü kara çıkarmak için mi? Biz, sizlerden sorumluyuz. 

Sevgili kardeşlerim! Bu çatı altında düşmanlık öğrenilmez. Bu çatı altında dostluk öğrenilir;  kâinat dostluğu. Sadece bu dünyadaki ülkelerin değil, bütün kâinatın dostu olacaksınız. Böyle bir şey için çekirdeği sizler oluşturacaksınız. Biliyorsunuz ki siz, müstesna bir topluluksunuz. Allah’ın seçtiklerisiniz. Öyleyse sözlerimize dikkatle bakın. Sahâbe neden üstündü, biliyor musunuz? Onlar birbirleri için canlarını veriyorlardı. Aynı hadîsin muhtevasını bir defa daha anlatmakta hayır görüyorum: Hazreti Ömer, şehit olmak üzere olan sahâbelere su dağıtmak üzere elindeki su kabıyla onlara yaklaşıyor. Şehit olmak üzere olan bir sahâbe diyor ki: “Ya Ömer, su!” Hazreti Ömer koşarak yanına ulaşıyor, hemen suyu o kardeşine uzatıyor. Ama tam uzattığı anda bir başka sahâbe: “Ya Ömer, su!” diyor. 1. sahâbe diyor ki:     “Ya Ömer, suyu ona götür, ona teslim et çünkü onun benden daha fazla ihtiyacı var.” Hazreti Ömer bunu, şehit olmak üzere olan bir sahâbenin vasiyeti olarak değerlendiriyor. Hemen 2.’ye koşuyor; vasiyeti yerine getirmek için ama 2. sahâbeye ulaşırken, bir 3. sahâbe: “Ya Ömer, su!” diyor. 2. sahâbe de diyor ki: “Ya Ömer! Onun benden daha fazla ihtiyacı var. Suyu ona ver.” Hazreti Ömer koşarak, aynı gayeyle 3. sahâbeye ulaşıyor. Ama 3. sahâbe şehit olmuş, suyu içemiyor. Hazreti Ömer koşarak 2. sahâbeye ulaşıyor. O da şehit olmuş, o da içemiyor. Koşarak 1. sahâbeye ulaşıyor, o da şehit olmuş. 

Acaba ne demek istediğimi anladınız mı, sevgili kardeşlerim? Şahadet şerbeti içerken, insanların duyacağı en büyük ihtiyaç sudur. Dünyanın bütün hazineleri, suyun yanında bir değer ifade etmez. Hepsi, kardeşlerini kendilerinden daha azîz bildiği için, onlara kendilerinden daha fazla kıymet verdikleri için suyun onlara verilmesini istemişlerdir. Siz ne yapıyorsunuz sevgili kardeşlerim? Siz birbirinizle anlaşmazlık halindesiniz. Siz aranızda haset müessesesinin, kıskançlığın, belki nefretin yer aldığı bir dünya nizamını yansıtıyorsunuz. Her an kardeşleriniz arasındaki anlaşmazlıklar bize ulaşıyor. Farkında değil misiniz yaptığınız yanlışların? Şu dergâh âdâbınıza dikkatle bakın. Dışarıdaki bir sokak kahvesinden acaba sizin bir farklılığınız var mı sevgili kardeşlerim? 

O zaman bu yaptıklarınızdan utanç duymayacak mısınız? Bize ulaşan herkes, başka birilerinin kendisine nasıl hatalı davrandığını anlatmakla meşgul. Nadir kardeşlerimizden güzel şeyler işitebiliyoruz. Bu şikâyetlerle gelen kardeşlerimize kendi hatalarını sorduğumuz zaman, ancak biz eşelediğimiz zaman hatalar ortaya çıkıyor. 

Sevgili kardeşlerim! Mutluluğunuz, sizin anahtarınızla açılan bir kapıya sahiptir. Siz başkalarına ne kadar iyi davranışlar sergilerseniz, etrafınızdaki insanlardan o kadar iyi davranışlar geri alırsınız. 28 yıl olmuş. Yakın bir geçmişe kadar 27 yıldı, geçen yıl. 28 yıldır sizlere anlattığımız bütün güzellikler, niçin anlatıldı sizlere, hiç düşündünüz mü sevgili kardeşlerim? Sadece sizin o güzellikleri yaşamanız için mi? Hayır, onun arkasında daha ulvî bir gaye var: Bu güzellikleri yaşayan insanların sadece kendi ülkelerinde değil bütün dünyada örnek insanlar olmaları için. 

Öyleyse sözlerimizi can kulağıyla dinleyin. Siz, Allah’a lâyık olmak mecburiyetinde olanlarsınız. Yakın bir gelecekte, bulunduğunuz ülkenin, daha sonra bütün dünyanın gözleri sizlerin üzerinde olacak. Bugüne kadar Allah’ın bize evvelden haber verdiği bütün hususların gerçekleştiğini gördünüz. Bu da gerçekleşecek. Çok önemli bir mevkide olduğunuzu bilin. Ait olduğunuz yere lâyık olmaya çalışın. Süratle büyüyoruz. Bu büyüme, sağlıklı bir büyüme olmak mecburiyetindedir. Toplum şuurunu İlâhi açıdan değerlendirmek mecburiyetindesiniz. Oradan baktığınız zaman, davranış biçimlerinizin Allah’ın dizaynına hiç uymadığını, yerli yerine oturtacaksınız diye düşünüyorum. O zaman sevgili kardeşlerim, muhtevaya o açıdan bakın. 

Neden bahsediyoruz size? Allah’ın sizi görmek istediği açıdan bakıyoruz. Şu anda dünya üzerinde yaşayan bütün insan toplulukları içinde en kıymetli olan sizlersiniz. Sizler, geleceğin güneşlerisiniz. Öyleyse, bu karanlık dünyanızla mı dünyaya ışık olacaksınız? Görevlerinizi lâzım gelen boyutta yapmıyorsunuz. Bu seslenişim çoğunluğadır. Elbette Allahû Tealâ hepinizi biliyor. Sakın kendi kendinizi aldatmayın sevgili kardeşlerim. Allah’ın indinde değerli ve örnek insanlar olmak, hedefiniz olmalıdır. 

Sevgili kardeşlerim! Yıllar çabuk çabuk geçiyor ve çok vaktimiz yok. Vakit, Allah’ın en kıymetli hazinesidir. Bu hazineyi hovardaca, sorumsuzca harcamayın. Nefsiniz ve şeytan, size daima başkalarını kırmayı, onlardan üstün olduğunuzu onlara ispat etmeyi sağlar. 
Aramıza yeni katılan bir kardeşimiz mektubunda diyor ki: “Ben orasını başka yerlerden farklı bir yer olarak düşünmüştüm ama onların arasına karıştığım zaman baktım ki dışarıdakilerden hiçbir farkı yok. Birisi 5 sene, birisi 15 senedir bu vakfın içinde olan iki kardeşimizin kavgasına şahit oldum ve ben utanç duydum. Dışarıdakilerden hiçbir farkı yoktu.”

Sevgili kardeşlerim! Bu kadar mı nefslerimizin esiriyiz? Bu kadar mı sorumluluk duygumuz yok? Bu kadar mı Allah’tan habersiziz? Eğer böyleysek, böyle olan kardeşlerimize soruyorum: Sizin bizim aramızda ne işiniz var? Siz, Mihr Vakfı’nın mensupları olamazsınız! International Mihr Vakfı, size dünyanın neresinde olursanız olun mutlaka kanat gerecektir ama bilin ki sevgili kardeşlerim, sizler buna lâyık olmak mecburiyetindesiniz. Böyle mi lâyık olacaksınız? Bu davranışlarınızla bu uluslararası kuruluşa leke sürdüğünüzün farkında değil misiniz? Hani Osmanlı tasavvuf âdâbı, Kur’ân’ın bütününü yaşayanların âdâbı? 

Tasavvuf, Kur’ân’ın bütününü yaşamaktır. Mutluluk açısından bir bütün oluşturur. Allah’a ulaşmayı dilemekten başlayan, ruhu, nefsi, vechi ve iradeyi Allah’a teslim etmekle noktalanan bir büyük ideal. İnsanlık tarihi boyunca yaşanmış, kâinatın yegâne dîni. 

Siz şu anda dünyadaki en mukaddes gayeyle vazifelendirilmiş olanlarsınız; dünya sulhu. Bu zavallı insanlar, Hristiyanlar, Yahudiler ve dînlerini yaşadıklarını zanneden İslâm âlemi, dînlerini bilmiyorlar. Aslında aynı dînin müntesibi olmaları lâzım geldiğini henüz düşünemiyorlar. Birbirlerine karşı devlet terörü bile uygulayabiliyorlar. Dînler arasında açık bir düşmanlık söz konusu yani bir insanın sağ elinin sol eline düşman olması gibi. Sadece bir tek dîn olduğunu, dünyada yaşayan 6 küsür milyar, yuvarlak hesap 7 milyar insan bilmiyor. İblis, Allah’ın bütün güzelliklerini, Kur’ân’dan bu tarafa yaşanan 14 asırlık devrede, insanlara unutturmayı başarmış. Ne yapmış? İnsanları sadece Kur’ân’dan uzaklaştırmış ve bu, ona yetmiş. Asırlar boyunca yazılan kitaplar, Kur’ân’ın temel hedeflerini iblisin devamlı telkinleriyle sonunda tamamen unutmuşlar. Artık insanlar Allah’a ulaşmayı dilemiyorlar. Sadece bu, insanların kitle halinde cehenneme gitmesi için yeterli bir sebeptir. Dîn unutulmuş. 

Sevgili kardeşlerim! Böyle bir dizaynda, insanlara sulh ve sükûnu sağlayacak olan faktör, bu dînin anlaşılmasıdır. O dîn, ne yazık ki dünyadaki hiçbir üniversitede öğretilemez. Ötekiler, İslâm’dan çok daha evvel unutmuşlar benliklerini, niçin yaşadıklarını, dînin ne olduğunu. Ama sizler sevgili kardeşlerim, bunu unutmamalısınız. 

Sevgili kardeşlerim! Sorumluluğunuzu ne zaman müdrik olacaksınız? Ne zaman ait olduğunuz yerde olacaksınız? Bütün dünyadan kardeşlerimiz var. Her taraftan e-mailler alıyoruz. Aramıza yeni yeni katılan çok sayıda insan bizi sevdiklerini söylüyor. Allah’ın anlattıklarını anlıyorlar. Bu insanlar, bir dergâh hayatı hiç görmeden sizin aranıza katıldıkları zaman bir hüsranla karşılaşıyorlar. Bekledikleri şeyle gördükleri şey, birbirinden o kadar farklı ki! Nasıl bu dejenerasyon gelip de sizi yakalayabiliyor? Biz buna hayretle bakıyoruz. Hiç mi size bir şey veremedik bugüne kadar? Bunca gayretimiz, bunca yıllık bunca emek, hepsi boşa mı gitti? Ne zaman anlayacaksınız nerde olduğunuzu? Ne zaman yerli yerine oturtacaksınız Allah’ı temsil etmekte olduğunuzu, mutluluğu temsil etmekte olduğunuzu? Allah’ın bütün kâinattaki yegâne dînini temsil etmekte olduğunuzu ne zaman anlayacaksınız? Aramıza her yeni katılan kardeşimiz, bizim aramızda böyle bir beraberlik ruhu, böyle bir sevgi seli ile karşılaşmalı ki niyeti Allah’ın yoluna girmek olmasa bile, o ihtiyacı duymalı. 

Hatırlıyorsunuz değil mi sevgili kardeşlerim, II. Murat zamanındaki o olayı? Hani bir bezirgân sabah içtimaında padişahın atının dizginlerini tutuyor ve diyor ki: “Padişahım, maruzatım var.” Bazı kardeşlerimiz bu “maruzat” kelimesine “mazurat” diyor. Maruzat; problem, çözüm getirilmesi istenen sorun. Arıza kelimesi, arız olmak ve maruz olmak kelimesi aynı kökten gelir. Maraza da aynı kökten gelir. 

Padişah diyor ki: “Söyle bezirgânbaşı, dinliyorum.” 

“Padişahım” diyor, “Sizin askerlerinizden birileri benim bahçeme girmişler. Elma yemişler ama parasını oraya koymamışlar.” 

Bu, Osmanlı için en büyük ayıptır. Osmanlı ordusu nereye giderse gitsin, haram yemez. İşgal ettiği hiçbir ülkede, hiçbir şekilde yağmaya müsaade edilmemiştir, hiçbir insanın burnu kanamamıştır. 

II. Murat çok üzgün, askerlerine diyor ki: “Bu bezirgânbaşının söylediklerini duydunuz. Ben size dememiş miydim ki; kul hakkıyla benim orduma gelmeyin. Hazine-i Hassa’dan gerekli parayı alın, borçlarınız ödeyin ve benim orduma öyle gelin, katılın demedim mi?” Erat hep birden: “Dediniz padişahım.” diyorlar. “Öyleyse bu büyük hatayı hanginiz yaparak beni bu utanç verici mevkie koydunuz? Kim yaptı bunu?” diyor padişah. Bir yeniçeri çıkıyor: “Ben yaptım padişahım!” diyor. Padişah da ona: “Öyleyse söylediğimi biliyorsun, nasıl yaparsın bunu?” “Padişahım” diyor, “Elma yerdeydi, bir. İkincisi de çürüktü. Ben yerde bulunan bir çürük elmanın değerli bir şey olduğunu düşünememek gafletinde bulundum padişahım. Yanımda bulunan işte bu arkadaşlarım, onlar da benimle beraberdiler, onlar elmaları ağaçtan kopardılar ama oraya paralarını koydular. Sorun padişahım.” Padişah soruyor. “Doğru, evet, o paralar ordaydı.”  diyor. Bunun üzerine padişah diyor ki bezirgâna: “Bu elma için ne kadar para istiyorsun, helâlleşmek için?” Bezirgânbaşı diyor ki: “Bir kese altın isterim.” Padişah diyor ki: “Verin bir kese altını!” Vezirlerden birisi dayanamıyor, diyor ki: “Padişahım, bir çürük elma için bir kese altın çok değil mi?” Padişah diyor ki: “O hak sahibi. Verin!” Ve bir kese altın bezirgânbaşına teslim edilirken, bezirgânbaşı eliyle altını itiyor ve diyor ki: “Beni de aranıza alın!” 

İşte sizler, böyle bir asil milletin evlâtlarısınız. Örnek milletin evlâtlarısınız. Sizler bugünün genç Osmanlılarısınız. Hayatta olan Osmanlılar, Yeni Osmanlılar... Osmanlı kanı taşıyorsunuz. Peki, yakışıyor mu size? 28 senelik bir beraberlik. Size yakışır mı? Allah’ın dostu olmak; temel hedefiniz budur. Birbirinizin dostu olmak; temel hedefiniz budur. Allah’ın dostu olanlar, birbirinin dostlarıdır. Dostluk, Allah sevgisiyle ve O’na itaatle kaimdir. Allah’ın düşmanları arasında dostluk kurulamaz. Şeytan ve onun avanesi ve şeytana tâbî olan hiç kimse, başkalarıyla dost olamaz. Bu, eşyanın tabiatına aykırıdır. Orada nefs vardır, orada düşmanlık afeti vardır ama Allah’ın dostları, dostluğun temelini oluştururlar. 

Osmanlı’nın yükselme devresi boyunca sevgili kardeşlerim, Osmanlı padişahları, hangi dînin mensupları kendi dînlerini yaşayabilmek için bir şeylere ihtiyaç duyarlarsa, onlara mutlaka parasal yardım yaparlardı. Devletin nizâm-ı âlem olan askeri, zabıtası ve emniyet teşkilatı, bütün dînlerin aynı hürriyet içerisinde yaşanmasını sağlamakla görevliydiler. Hiçbir dîne özellikle, çok önemli bir konu, İslâm dînine imtiyaz tanınmazdı. Bütün dînler mukaddesti ve herkesin kendi dînini en güzel standartlarda yaşaması için devlet sadece yardımcıydı. Askeriyle, polisiyle, bütün varlığıyla... Osmanlı, her gittiği yere hürriyet götürmüştür. O güne kadar hürriyeti hiç yaşamamış olan halk, asillerin devamlı hegemonyasında yaşayan, bir esir hayatı yaşayan halk, Osmanlı zamanında insan olduğunun farkına vardı. 

Sevgili kardeşlerim! Unutmayın, sizler de Osmanlı kanı taşıyorsunuz. Öyleyse ona lâyık olun. Sevgili kardeşlerim! Bizi utandıran davranışlarda bulunmayın birbirinize karşı. Sorumluluğunuzu müdrik olun. Bu hitap, bütün dünyadaki International Mihr Vakfı’nın mensuplarınadır. Allahû Tealâ hepinizin örnek insanlar olmanızı istiyor. Allah hepinizden razı olsun. 

İmam İskender Ali  M İ H R

TARİHİ: 20.05.2004