İSLAMIN 28 BASMAĞI

BİRİNCİ 7 BASAMAK

Sevgili izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım, sevgili öğrenciler! Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bir defa daha Allah’ın bir zikir sohbetinde birlikteyiz. Allah’tan bahsetmek üzere, O’nun Kur’ân-ı Kerim’inden bahsetmek üzere, insanları kurtuluşa çağırmak üzere…

Konumuz: Basamaklardan ilk 7 basamak. 

Sevgili kardeşlerim! Vel Asr Suresi, 28 basamağın bütününü içeren, adeta bütün bir Kur’ân-ı Kerim’dir. 

İmam-ı Şafi Hazretleri buyuruyor ki: “Kur’ân-ı Kerim’in kaybolması mümkün değil. Farzı muhal, mümkün değil ama eğer olsaydı, o zaman elimizde Vel Asr Suresi, tek başına bütün Kur’ân’ı ihata ederdi.” 

Acaba ne demek istiyor? Gerçekten Vel Asr Suresine baktığımız zaman, 28 basamaktan ibaret olan İslâm’ın bütünü, Vel Asr Suresinde mevcut.
 
Allahû Tealâ buyuruyor:


103/ASR 1: Vel asri.

Asra yemin olsun.

103/ASR 2: İnnel insâne le fî husr(husrin).

Muhakkak ki insan, gerçekten hüsrandadır.

103/ASR 3: İllâllezîne âmenû ve amilûs sâlihâti ve tevâsav bil hakkı ve tevâsav bis sabrı.

Ama âmenû olanlar (ilk 7 basamağı aşanlar), nefs tezkiyesi yapanlar (ikinci 7 basamağı aşanlar), Allah’a ruhu ulaşıp Hakk’ı tavsiye edenler (üçüncü 7 basamağı aşanlar) ve sabrı tavsiye edenler (dördüncü 7 basamağı aşanlar) hariç.


Vel asr: Asra, zamana yemin olsun ki.
innel insâne le fî husr: İnsanlar muhakkak ki hüsrandadırlar.

Ne demek hüsrandadırlar? Hüsranda olmak; Allah’a ulaşmayı dilememek demek. Kim Allah’a ulaşmayı dilemezse, o hüsrandadır. Allahû Tealâ bu konuda ne diyor? Yûnus Suresinin 45. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki:


10/YÛNUS 45: Ve yevme yahşuruhum keen lem yelbesû illâ sâaten minen nehâri yeteârafûne beynehum, kad hasirallezîne kezzebû bi likâillâhi ve mâ kânû muhtedîn(muhtedîne).

Ve o gün (Allahû Tealâ), gündüzden bir saatten başka kalmamışlar (bir saat kalmışlar) gibi onları toplayacak (haşredecek). Birbirlerini tanıyacaklar (aralarında tanışacaklar). Allah’a mülâki olmayı (Allah’a ölmeden önce ulaşmayı) yalanlayanlar, hüsrandadır (nefslerini hüsrana düşürdüler). Ve hidayete eren kimseler olmadılar (ruhlarını ölmeden evvel Allah’a ulaştıramadılar).


“Kim Allah’a mülâki olmayı yalanlarsa onlar hüsrandadırlar.” diyor. 

Allah’a mülâki olmayı, ruhu ölmeden evvel Allah’a ulaştırmayı yalanlayanlar ise Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerdir. Allah’a mülâki olmak; Allah’a ruhu ölmeden evvel ulaştırmak demek. Kim inkâr ediyorsa, kim yalanlıyorsa, yalanlayan kişi bunu hiçbir zaman yapmayacaktır. 

Öyleyse “Onlar hüsrandadırlar.” diyor Allahû Tealâ. Sure böyle başlıyor. Sonra Allahû Tealâ ne diyor?

“illellezîne âmenû” 

 

illâ: Hariç. 
ellezîne âmenû: Onlar ki âmenûdurlar. 

“Âmenû olanlar hariç.” diyor. 

Kim bu âmenû olanlar? Âmenû olanlar; Allah’a ulaşmayı dileyenler. 

Burada hüsranın dışında kalan âmenû olanlardan bahsediyor Allahû Tealâ. 

Âmenû olma kelimesi; hem Allah’a inanan, îmân eden demek hem de îmân edenlerden Allah’a ruhunu ulaştırmayı dileyenler demek. İki anlama da geliyor. Enfâl Suresinin 29. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ buyuruyor ki: 


8/ENFÂL 29: Yâ eyyuhâllezîne âmenû in tettekullâhe yec’al lekum furkânen ve yukeffir ankum seyyiâtikum ve yagfir lekum, vallâhu zul fadlil azîm(azîmi).

Ey âmenû olanlar! Allah’a karşı takva sahibi olursanız sizi furkan (hak ve bâtılı ayırma özelliği) sahibi kılar! Ve sizden (sizin) günahlarınızı örter ve size mağfiret eder (günahlarınızı sevaba çevirir). Ve Allah, büyük fazl sahibidir.


“Ey âmenû olanlar! Takva sahibi olun yani Allah’a ulaşmayı dileyin ki; Allah size 7 tane furkan versin. Allah size furkanlar versin ve sizin günahlarınızı örtsün ve sonra da size mağfiret etsin.”

Buradaki âmenû olma ifadesi, Allah’a inanan mânâsına geliyor. Mü’min olma noktasına henüz ulaşmamış ama âmenû kişi, Allah’a inanıyor. Ve bakıyoruz, Mâide Suresinin 35. âyet-i kerimesinde gene bir âmenû olayı var. Allahû Tealâ diyor ki: 


5/MÂİDE 35: Yâ eyyuhâllezîne âmenûttekûllâhe vebtegû ileyhil vesîlete ve câhidû fî sebîlihi leallekum tuflihûn(tuflihûne).

Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı, teslim olmayı dileyenler); Allah’a karşı takva sahibi olun ve O’na ulaştıracak vesileyi isteyin. Ve O’nun yolunda cihad edin. Umulur ki böylece siz felâha erersiniz.


“Yâ eyyuhellezîne âmenûttekûllâhe: Ey âmenû olanlar! Allah’a karşı takva sahibi olun.
vebtegû ileyhil vesîlete: Ve Allah’a sizi ulaştıracak olan vesileyi Allah’tan isteyin.” buyuruyor Allahû Tealâ.

Öyleyse Allah’tan vesileyi isteyeceğimiz nokta, konunun başlangıç noktası değil. Huşûya ulaşmadan evvelki kademe yani 13. basamak, 12. basamak. Bu basamaklar seviyesinde bir olay. Bir başka ifadeyle 2. defa takva sahibi olmak. Öyleyse burada kullanılan “ Ey âmenû olanlar! Takva sahibi olun.” ifadesi, zaten kişi Allah’a ulaşmayı dilemiş. Öyle bir âmenû olma standardının içinde.  Ve Allah’a ulaşmayı dileyen bu kişi, Allah ile olan ilişkilerinde, konunun en güzelini yaşamak üzere adım adım ileriye doğru gidecek. 

Bu noktada bu kişi Allah’a ulaşmayı dilemiş, âmenû olmuş. Şimdi de bu âmenû olmanın arkasından Allahû Tealâ ona furkanlar vermiş, onu irşad makamını Allah’tan isteyebilecek olan huşû sahibi haline getirmiş. O zaman 2. takva söz konusu ve kişi Allah’tan mürşidini isteyecek. 

İşte 1. takva, 1. defa âmenû oluş; Allah’a ulaşmayı diledikten sonra kişinin ilk 7 basamağa kadar olan kesimini ifade eder. 

2. takva ise;  8. basamaktan başlar, 14. basamağa kadar gelir. 14. basamakta amilüssalihat başlar. Yani nefsi ıslâh edici ameller başlar. “Nefs tezkiyesi” diyoruz adına. Nefs tezkiyesi ile Allah’ın katından gelen salâvâtla rahmet ve salâvâtla fazl nurları o kişinin kalbine ulaşır ve kalbinde fazıllar, îmân kelimesinin etrafında toplanmaya ve kalbi işgal etmeye başlar. 

O nefsin kalbi ki; başlangıçta %100 afetlerle dolu kapkaranlık bir kalpti ama Allah’ın fazl isimli nurları nereye yerleşirse orasını aydınlık hale getirir, nurlandırır. Ve nurlanma başlar kişinin nefsinin kalbinde. 

Afetler Allah’ın bütün emirlerine karşı çıkan, yasak ettiği bütün fiilleri de mutlaka işlemek isteyen bir özellik taşırlar. Ama fazıllar tam aksine Allah’ın bütün emirlerine mutlak itaat etmek isteyen, yasak ettiği fiilleri ise asla işlemek istemeyen bir özellik taşırlar. Böylece asilerin yerini Allah’a itaat eden, Allah’a aşık nurlar alır, almaya başlar. Bunun adı nefs tezkiyesidir. 

İşte sevgili kardeşlerim, Vel Asr Suresinin 3. faslına bakıyoruz: 


103/ASR 3: İllâllezîne âmenû ve amilûs sâlihâti ve tevâsav bil hakkı ve tevâsav bis sabrı.

Ama âmenû olanlar (ilk 7 basamağı aşanlar), nefs tezkiyesi yapanlar (ikinci 7 basamağı aşanlar), Allah’a ruhu ulaşıp Hakk’ı tavsiye edenler (üçüncü 7 basamağı aşanlar) ve sabrı tavsiye edenler (dördüncü 7 basamağı aşanlar) hariç.


“ve tevâsav bil hakkı” diyor. “Hakkı tavsiye edenler.” 

Nefs tezkiyesi başladıktan sonra ne olacak? Kişinin nefsinin kalbinde her %7 fazl birikimiyle o kişinin ruhu Allah’a doğru gök katlarında yolculuğa çıkar, her %7 nur birikiminde bir gök katı yükselir. Ve 7 kattan ibarettir gökler. Her katta %7’lik bir fazl birikimi. %49’a ulaştığı zaman fazıllar, başlangıçta alınan %2 rahmetle birlikte o kişinin nefsinin kalbindeki nurlar %51’e ulaşır.
 
İşte sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Böylece %51 noktası söz konusu olur. Şeytanın hâkimiyeti %51 azalmıştır. Şeytanın hâkimiyeti %49’a düşmüştür%100’den. Bu noktadan sonra da nefs tezkiyesinin üst bölümleri başlar. Fizik vücudun, nefsin ve iradenin teslimi bunun arkasından gelir. 

Allahû Tealâ orada, Vel Asr Suresinde bunlara “ve tevâsav bis sabr” diyor. “Ve sabrı tavsiye edenler, sabır sahibi olmayı tavsiye edenler.” Yaşayacaklar ki tavsiye etsinler. Bunlar fizik vücutlarını, nefslerini ve iradelerini Allah’a teslim edenlerdir. 

İşte bu bir bütün. 28 basamaklık bir bütün. Kur’ân’ın omurgası. 

28 basamaklık bir dizayn içerisinde Allahû Tealâ’nın söylediklerine dikkatle bakalım sevgili kardeşlerim. Bu sözleri Allah’ın Kur’ân-ı Kerim’deki dizaynı içerisinde değerlendirelim.

Öyleyse bugün, bu akşam sizlere sadece ilk 7 basamağı anlatmak istiyoruz. Gelecek 3 dersimizde de her yedi basamağı; 2., 3. ve 4. yedi basamakları bir defa daha inşaallah anlatmak söz konusu olur. 

Öyleyse 28 basamaklık bir İslâm merdiveninin 1. basamağı; olaylar, olayların yaşanması. Herkes yaşar. Allahû Tealâ Bakara Suresinin 216. âyet-i kerimesinde diyor ki:


2/BAKARA 216: Kutibe aleykumul kitâlu ve huve kurhun lekum, ve asâ en tekrahû şey’en ve huve hayrun lekum, ve asâ en tuhıbbû şey’en ve huve şerrun lekum vallâhu ya’lemu ve entum lâ ta’lemûn(ta’lemûne).

Savaş, o sizin için kerih olsa da (hoşunuza gitmese de) üzerinize farz kılındı. Ve hoşlanmayacağınız bir şey olur ki, o sizin için bir hayırdır. Ve seveceğiniz bir şey olur ki, o sizin için bir şerdir. Ve (bütün bunları) Allah bilir, siz bilmezsiniz.


“Kıtâl (savaş), siz onu kerih görseniz de, sizden evvelkilere yazıldığı gibi size de yazıldı. Öyle şeyler vardır ki; siz ondan hoşlanmazsınız, size kerih görünür ama onlar hayırdır.  Öyle şeyler vardır ki; siz ondan hoşlanırsınız ama onlar şerrdir. Siz bilmezsiniz, Rabbiniz bilir.” diyor Allahû Tealâ. 

Ne demek istiyor? Çok açık. İşte düşünün; Bir adam birinin bir şeyini, bir arabasını meselâ çalmış. Arabası çalınan çok üzgün, üzülüyor. Hırsız da memnun, seviniyor; arabayı çalmış.

Hırsızdan başlayalım. Hırsız arabayı çalmış, seviniyor ama şerre seviniyor. Neden? Şerr; derecat kaybettiren bütün olaylardır. Hayır; derecat kazandıran bütün olaylardır. Öyleyse şerr söz konusuysa derecat kaybetmek söz konusudur. Hırsız, o arabanın mukabili olan derecatı kaybedecektir. Önemli olan, Allah’ın katındaki kazançlar ve kayıplar. Ne kadar büyük, değerli bir şey çalınırsa o kadar büyük derece kaybedilir. 

Hırsızın rakamlı kitabında, bir başka ifade ile amel defterinde, bir başka ifade ile hayat filminde, hologram hayat filminde, üç boyutlu hayat filminde arabayı nasıl çaldığı bütün boyutlarıyla görünür. Yeter mi? Yetmez. Hayat filminizde iki görüntü vardır daima. Birinci görüntüde düşünceleriniz oraya akseder, gene üç boyutlu olarak. İkinci boyutta hayat filminiz yani aksiyonlarınız, efaliniz yani fiilleriniz, ne yaptığınız.
 
Şimdi bu hırsız arabayı çalmış ama çalmadan evvel planlamış. Planlaması da orada görünüyor. Bu, taammüden bir hırsızlık olayıdır ve kişi onu çalmıştır. O çaldığı şeyin kıymetine göre derecat kaybedecektir Allah’ın katında. Peki, bu nedir? Bu şerrdir, derecat kaybettiren bütün olaylar şerrdir. Peki ne olmuştur? Kul hakkı doğmuştur. Kul hakkı doğduğuna göre Allahû Tealâ da “Vallâhu serîul hısâb(hısâbı).”diyor. “Allah hesabı hemen görendir, çabucak görendir.” diyor.


2/BAKARA 202: Ulâike lehum nasîbun mimmâ kesebû vallâhu serîul hısâb(hısâbi).

İşte onlar ki, onların, kazandıklarından (kazandıkları derecelerden dolayı) nasibi vardır. Ve Allah, hesabı çabuk görendir.


Hesap görülüyor şimdi. Hırsız ne kadar derecat kaybetmişse, kaybettiği derecelerin hepsi arabası çalınan kişinin amel defterinde kazanç hanesine yani sevap hanesine yazılır. 

Hırsız günah işlemiştir, şerr işlemiştir, derecat kaybetmiştir. Ötekinin malı çalınmıştır. Malı çalınana sevap yazdırır Allahû Tealâ kiramen katibîn meleklerine, aynı miktarda. 

Burada kazanılan derecelerin 10 kat olması geçerli değildir. O zaman eşitlik bozulur. Eşitliğin dizaynında, hırsız ne kadar derecat kaybetmişse, aynı miktardaki derecat, o kişinin yani malı çalınan kişinin, arabası çalınan kişinin amel defterine yazılır. Ne oldu? Kişi şerre sevindi. Ne oldu? Diğer kişi hayra üzüldü. Onun için Allahû Tealâ “Siz bilmezsiniz Rabbiniz bilir.” diyor. 

İşte sevgili kardeşlerim! Allah’ın adaleti anında görülür, anında tahakkuk eder. Aynı anda hesap bitmiştir, kapanmıştır. 

“Kıyâmet gününde kul hakkı sorulacaktır.” tarzındaki bir ifadenin geçerli olması söz konusu değildir. Olay, Allahû Tealâ’nın kanunları gereği anında sıfırlanır. Vücuda geldi, amel defterinde tespit edildi, derhal sıfırlanır. Karşı tarafın amel defterine o miktarda kazanç yazılır. 

Öyleyse herkes olayları yaşar. Ve ya derecat kazanır her saniye ya da derecat kaybeder. “Her saniye neden derecat kaybedelim ki? Biz kimseye bir kötülük yapmıyoruz. Gerçi şu anda namaz kılmıyoruz, zikir de yapmıyoruz ama biz bunları yapmadığımız için derecat kazanmıyoruz. Tamam. Ama kimseye de bir kötülüğümüz yok. Neden derecat kaybedelim?” Kaybediyorsunuz sevgili kardeşlerim, eğer şu anda zikir yapmıyorsanız derecat kaybediyorsunuz çünkü daimî zikir, üzerinize farzdır. Ve her geçen saniye, kaybettiğiniz bir zaman parçasıdır; zikirsiz geçen her saniyeniz… 

Peki bundan sonra ne olacak, 2. basamakta ne var? 2. basamakta insanlar; olayları yaşayanlar, olaylara karşı tepkilerini ortaya koyarlar. Allahû Tealâ diyor ki: “ Biz her sene onları birkaç defa musîbetlerle imtihan ederiz.” diyor. “Onları böylece gerçek hüviyetleriyle; kendilerine, amel defterinde görebilecekleri bir imtihana tâbî tutarız.” diyor Allahû Tealâ. 


9/TEVBE 126: E ve lâ yerevne ennehum yuftenûne fî kulli âmin merraten ev merrateyni summe lâ yetûbûne ve lâ hum yezzekkerûn(yezzekkerûne).

Ve onlar, senede bir veya iki kere imtihan edildiklerini görmüyorlar mı? Sonra tövbe etmiyorlar (Allah’a yönelmiyorlar) ve onlar zikir yapmıyorlar (Allah’ın ismini ardarda tekrar etmiyorlar).


İşte bu imtihandan başarılı çıkanlar var, başarısız çıkanlar var. Bu başarılı ve başarısız çıkanlar, 2. basamağı oluşturuyor. Kimdir başarılı çıkanlar? Bakara Suresinin 156. ve 157. âyetlerinde Allah’ın belirttiği kişiler, başarılı çıkanlar. Allahû Tealâ buyuruyor:


2/BAKARA 156: Ellezîne izâ esâbethum musîbetun, kâlû innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn(râciûne).

Onlar ki, kendilerine bir musîbet isabet ettiği zaman: “Biz muhakkak ki Allah içiniz (O’na ulaşmak ve teslim olmak için yaratıldık) ve muhakkak O’na döneceğiz (ulaşacağız).” derler.

2/BAKARA 157: Ulâike aleyhim salâvâtun min rabbihim ve rahmetun ve ulâike humul muhtedûn(muhtedûne).

İşte onlar (dünya hayatında Allah’a mutlaka döneceklerinden emin olanlar) ki Rab’lerinden salâvât ve rahmet onların üzerinedir. İşte onlar, onlar hidayete ermiş olanlardır.


“Onlar kendilerine bir musîbet isabet ettiği zaman derler ki: ‘Yarabbi! Biz muhakkak ki Allah için yaratıldık. Mutlaka Allah’a kavuşacağız.” 

Allah’ın musîbeti kendisine isabet ettiği zaman bunu diyen insanlar var. “Muhakkak ki biz Allah için yaratıldık, mutlaka Allah’a ulaşacağız.” diyenler var.

İşte bu insanlar Allahû Tealâ tarafından seçilenlerdir. 2. basamak seçim basamağıdır. 

Allahû Tealâ kimleri seçmez? Seçtikleri de seçmedikleri de, o ana kadar Allah’a ulaşmayı dilememişlerdir. O an dileyecek olanlar mı seçilir? Hayır. Seçilenler; Allah’a ulaşmayı dileyenlerin 10 katından fazladır. Allah’a ulaşmayı dileyenler mutlaka onların arasından çıkar. Ama onların 10’da 1’inden de daha aşağıda bir değer ifade ederler.
 
Sevgili kardeşlerim! Öyle bir dizayn düşünelim ki; kişi Allah’ın bir şerr olayına, Allah’ın bir cezasına, bir imtihanına tâbî tutulmuş. Bir musîbetle imtihan olunmuş. Allah’ın kendilerine yerinden kımıldayamayan hasta çocuklar verdiği iki anne söz konusu olsun. Birincisi diyor ki: “Allah’ım, niye bana bunu reva gördün? Ben Sana ne yaptım? Bütün hayatımı işkenceyle geçirmeye beni mahkûm ettin. Bu çocuk benim için bir yüz karası. Ben bununla ömrümü tüketemem.” 

İkinci hanım da diyor ki Allahû Tealâ’ya: “Yarabbim! Biliyorum ki Sen bu çocuğu bana Senin katında yücelmem için bir vasıta kıldın. Ben bu çocuğu kendimden daha çok seveceğim. Biliyorum ki ona göstereceğim dikkat ve ihtimam, Senin katında kazancımı ifade eder. Öyleyse bana Sen bir büyük hediye verdin Yüce Rabbim, beni kazandırmak için.”

İşte iki ayrı düşüncenin sahibi iki insan. Böyle bir dizaynda Allah’ın üzerimizdeki musîbetlerine pozitif cevap verenlerin hepsi mutlak olarak seçilirler. Öyle ki seçilmeyenler, kalın bir çerçeve içerisinde, kalın çizgilerle Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerin içindeki, başka insanları da Allah’a ulaşmayı dilemekten men edenler. Kim, kendisi Allah’a ulaşmayı dilemezse onun seçilmemesi için bir sebep yoktur çünkü bütün seçilenler, o ana kadar Allah’a ulaşmayı dilememiş olanlardır. İşte bunlardan her kim kendileri Allah’a ulaşmayı dilemez de başkalarını da Allah’ın yolundan men etmeye çalışırsa; onlar seçilmezler. Var mı böyle insanlar? Bakınız ne diyor Allahû Tealâ?  Nisâ-167., 168. ve 169: 


4/NİSÂ 167: İnnellezîne keferû ve saddû an sebîlillâhi kad dallû dalâlen baîdâ(baîden).

Muhakkak ki inkâr edenler ve Allah’ın yolundan alıkoyanlar (saptırmış olanlar), (mürşidlerine ulaşmadıkları için) uzak bir dalâletle sapmışlardır.

4/NİSÂ 168: İnnellezîne keferû ve zalemû lem yekunillâhu li yagfira lehum ve lâ li yehdiyehum tarîkâ(tarîkan).

Muhakkak ki inkâr edenleri ve zulmedenleri (başkalarını da mürşide ulaşmaktan men edip saptıranları), Allah mağfiret edecek değildir ve yola (Allah’a ulaştıran Sıratı Mustakîm’e) hidayet edecek değildir.

4/NİSÂ 169: İllâ tarîka cehenneme hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden). Ve kâne zâlike alâllâhi yesîrâ(yesîran).

Ancak cehennem yoluna (hidayet eder, ulaştırır), onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Ve bu, Allah için kolaydır.


“İnnellezîne keferû ve saddû an sebîlillâhi kad dallû dalâlen baîdâ: Onlar muhakkak ki kâfirdirler ve insanları Allah’ın yolundan men ederler. Onlar uzak bir dalâlet içindedirler.”
 
Ve Allahû Tealâ devam ediyor: “İnnellezîne keferû ve zalemû lem yekunillâhu li yagfire lehum ve lâ li yehdiyehum tarîkâ. İllâ tarîka cehenneme hâlidîne fîhâ ebedâ: Onlar hem kâfirdirler hem de zalimdirler.” 

Neden? Başka insanları da Allah’ın yolundan men ettikleri için, onlara zulmetmişlerdir; zalimdirler. Bu sebeple derecat kaybetmişlerdir. Kendilerine de zulmetmişlerdir. Bir defa daha zalimdirler. 

“Allah onlara mağfiret etmez, onların günahlarını sevaba çevirmez. Allah onları Sıratı Mustakîm’e, Tarîki Mustakîm’e ulaştırmaz.” 

Bu insanlar Allah’a ulaşmayı dileselerdi, mürşidlerine ulaşacaklardı. Tâbî oldukları an, günahları sevaba çevrilecekti, Allah’ın âyetleri gereği. Ama Allahû Tealâ asla onu yapmayacağını söylüyor ve o kişileri Tarîki Mustakîm’e, Allah’a ulaştıran yola ulaştırmayacağını söylüyor. “İllâ tarîka cehenneme.” diyor. “Cehennem yoluna ulaştırırım. Onlar orada ebediyyen kalacaklardır.” diyor.

Öyleyse kim Allah’ın yolundan men ederse, Allah’ın yolundan men edenler seçilmezler. Onların dışındaki insanlar seçilirler. Bu seçilenler ve seçilmeyenler hepsi 2. basamaktadırlar. 3. basamağa geçebilenler; seçilenlerin arasından Allah’a ulaşmayı dileyenlerdir. Kim Allah’a ulaşmayı dilemişse Allahû Tealâ bu dileği anında işitir, bilir ve görür. “Vallâhu basîrun bil ıbâd(ıbâdi).” diyor. “Allah kullarını görücüdür.” 


3/ÂLİ İMRÂN 15: Kul e unebbiukum bi hayrın min zâlikum, lillezînettekav inde rabbihim cennâtun tecrî min tahtıhel enhâru hâlidîne fîhâ ve ezvâcun mutahharatun ve rıdvânun minallâh(minallâhi), vallâhu basîrun bil ıbâd(ıbâdi).

De ki: "Size bundan daha hayırlısını haber vereyim mi? Takva sahibi olanlar için, Rabb'lerinin katında, içinde devamlı kalacakları, altından nehirler akan cennetler, temiz eşler ve Allah'ın rızası vardır." Allah kullarını en iyi görendir.


Allah’ın El-Basîr esması; görme esmasıdır, kalbinizi görür. 

 

“Allâhu semîun alîm(alîmun): Allah işitir ve bilir.” 


2/BAKARA 256: Lâ ikrâhe fîd dîni kad tebeyyener ruşdu minel gayy(gayyi), fe men yekfur bit tâgûti ve yu’min billâhi fe kadistemseke bil urvetil vuskâ, lânfisâme lehâ, vallâhu semîun alîm(alîmun).

Dînde zorlama yoktur. irşad yolu (hidayet yolu, Allah’a ulaştıran yol), gayy yolundan (dalâlet yolundan, şeytana, cehenneme ulaştıran yoldan) açıkça (ayrılıp) ortaya çıkmıştır. Artık kim tagutu (şeytanı ve şeytana ulaştıran yolu) inkâr edip de Allah’a îmân ederse (mü’min olur, Allah’a ulaştıran yolu tercih ederse), böylece o, (Allah’tan) kopması mümkün olmayan urvetul vuskaya (sağlam bir kulba, mürşidin eline) tutunmuştur. Allah Sem’î’dir, Alîm’dir.


Kalbinizdeki talebi aynı anda işitir, bilir ve görür. Gördüğü anda o kişi 3. basamağa ulaşmıştır. İlk 7 basamağın üçüncüsü. Bu basamağa ulaşan kişi Allahû Tealâ’nın bahtlı bir kuludur. O kendi iradesi ile Allah’a ulaşmayı dilemeseydi, cennete girmesi hiçbir zaman söz konusu değildi. Ama bu dilek var ya; tek başına, bir Allah’a ulaşmayı dilemek, o kişiyi mutlak olarak Allah’ın cennetine ulaştırır. Hiçbir ameli olmasın o kişinin, Allah’a ulaşmayı dilesin, sonra da ölsün, 1 saat sonra ölsün, 2 saat sonra ölsün, ertesi gün ölsün; o kişinin gideceği yer, sıfır amelli olmasına rağmen Allah’ın cennetidir. Âmenû olanların mekânı cennettir. Allah’a ulaşmayı dileyenlerin, böylece takva sahibi olanların mekânı cennettir. 

Takva, Allah’a ulaşmayı dilemekle başlar. İşte Allahû Tealâ buyuruyor Rûm-31’de:


30/RÛM 31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).

O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve O'na karşı takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.


“Munîbîne ileyhi vettekûhu: O’na (Allah’a) yönel ve O’na karşı, Allah’a karşı takva sahibi olun.” 

Yönelmek; Allah’a ulaşmayı dilemek, takva sahibi olmayı kesinleştirir.
 
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Bu yönelmek, Allah’a ulaşmayı dilemek; insanları mutlaka bir yere ulaştırır. Allahû Tealâ bunu anında işitir, bilir, görür ve kişiye Rahmân esmasıyla tecelli eder. Allah’a ulaşmayı dileyerek mürşidine tâbî olanlara ise Allah Rahîm esmasıyla tecelli  eder. Yûsuf Suresi 53. âyet-i kerime:


12/YÛSUF 53: Ve mâ uberriu nefsî, innen nefse le emmâretun bis sûi illâ mâ rahime rabbî, inne rabbî gafûrun rahîm(rahîmun).

Ve ben, nefsimi ibra edemem (temize çıkaramam). Muhakkak ki nefs, mutlaka sui olanı (şerri, kötülüğü) emreder. Rabbimin Rahîm esmasıyla tecelli ettiği (nefsler) hariç. Muhakkak ki Rabbim, mağfiret edendir (günahları sevaba çevirendir). Rahîm’dir (rahmet nurunu gönderen ve merhamet edendir).


“Ve mâ uberriu nefsî, innen nefse le emmâretun bis sûı illâ mâ rahime rabbî.” Hz. Yusuf diyor ki: “Ben nefsimi beraat ettiremem. Çünkü nefs şerri emreder. Ama Rabbimin Rahîm esmasıyla tecelli ettiği nefsler hariç.” 

Demek ki Allahû Tealâ’nın dizaynında, evvela Allah’ın Rahmân esmasıyla tecelli etmesi söz konusu. Bu Rahmân esmasıyla tecelli etmek neyi sağlar? Allah’ın Rahmân esmasıyla tecellisi, insanların körken görmelerini, sağırken işitmelerini, idraksizken idrak etmelerini sağlar. O kişiyi manevî alanda geliştirmeyi sağlar, ruhunu Allah’a ulaştırmayı sağlar. Bunun için bilelim ki nefs tezkiyesini oluşturacak olan bütün faktörler; rahmet, fazl ve salâvât nurları, hepsi Allah’ın Rahmân ve Rahîm esmasının tecellisidir. Göğsümüzden kalbimize nur yolu açılması Allah’ın Rahmân esmasının tecellisidir. Eğer bir insan Allah’a ulaşmayı dilemezse Rahmân esması o kişide asla tecelli etmez. Tecelli etmezse o kişinin kurtuluşu mümkün değildir. 

Öyleyse şu Rahmân esmasının tecellilerine gelin beraberce bakalım. Allahû Tealâ Enfâl Suresinin 29. âyet-i kerimesinde buyuruyor ki: 


8/ENFÂL 29: Yâ eyyuhâllezîne âmenû in tettekullâhe yec’al lekum furkânen ve yukeffir ankum seyyiâtikum ve yagfir lekum, vallâhu zul fadlil azîm(azîmi).

Ey âmenû olanlar! Allah’a karşı takva sahibi olursanız sizi furkan (hak ve bâtılı ayırma özelliği) sahibi kılar! Ve sizden (sizin) günahlarınızı örter ve size mağfiret eder (günahlarınızı sevaba çevirir). Ve Allah, büyük fazl sahibidir.


“Ey âmenû olanlar! Takva sahibi olun. Allah’a ulaşmayı dileyin ki; Allah size furkanlar versin ve sizin günahlarınızı örtsün ve size mağfiret etsin. Örttüğü günahları bir de sevaba çevirsin.” 

Öyleyse Allahû Tealâ niçin furkanlar veriyor acaba insanlara? İnsanlar tebliğe muhatap oldukları zaman… İşte şu 28 senedir tebliğ yapıyoruz insanlara. Tebliğe muhatap oldukları zaman o tebliğe kayıtsız kalabilirler, tebliğ onlar için bir şey ifade etmez veya karşı çıkarlar. İkisi de mümkün. Ne olur? Bir kişi Allah’ın Allah’a ulaşma talebinin gerçekleşmesi konusundaki emri kendisine tebliğ edildiği zaman bir kişi ne yapabilir? Kayıtsız kalabilir. Onun için bir şey ifade etmez. O zaman Allahû Tealâ ne yapar? Bu sualin cevabı, Bakara Suresinin 7. ve 8. âyetlerinde:


2/BAKARA 7: Hatemallâhu alâ kulûbihim ve alâ sem’ıhim, ve alâ ebsârihim gışâvetun, ve lehum azâbun azîm(azîmun).

Allah onların kalplerinin üzerini ve işitme (sem’î) hassasının üzerini mühürledi ve görme (basar) hassasının üzerine gışavet (perde) çekti. Onlar için azîm (büyük) azap vardır.

2/BAKARA 8: Ve minen nâsi men yekûlu âmennâ billâhi ve bil yevmil âhıri ve mâ hum bi mu’minîn(mu’minîne).

Ve insanlardan bir kısmı derler ki: “Biz Allah’a ve ahiret gününe (hayatta iken ruhun Allah’a ulaşacağı güne) îmân ettik.” Ve onlar mü’min değillerdir.


Allahû Tealâ diyor ki: “Habibim! O kâfirler, sen onlara söylesen de söylemesen de mü’min olmazlar. Onlar için birdir, senin söylemenle söylememen birbirine eşittir. Onlar mü’min olmazlar. Bu sebeple, senin sözlerine kayıtsız kaldıkları için onların görme hassalarına gışavet adlı bir perde koyarız; görme hassaları çalışmaz, basar hassaları çalışmaz. Yani seni bir mürşid olarak, onları hidayete erdirici olarak, onları cennete ulaştırıcı olarak göremezler.” diyor Allahû Tealâ. “Ve bunu Biz yaparız. Onların gözlerine koyduğumuz, görme hassalarının üzerine koyduğumuz gışavet isimli perdeyle.” diyor.

Sonra diyor ki Allahû Tealâ: “Onların işitme hassalarını, sem’î isimli işitme hassalarını mühürleriz. Ve onlar seni duyamazlar. Onların işitme hassalarını mühürleriz ve onlar işitemezler.” Yani “Söylenenlerin mânâsına varamazlar.” diyor Allahû Tealâ. 

“Ve onların kalplerini mühürleriz.” Yani “Kalplerini mühürleriz, kalplerindeki ekinnet isimli engel sebebiyle onların idraklerine mâni oluruz. İdrak edemezler seni. Resûl’ün söylediğini idrak edemezler.” diyor. 

Câsiye Suresinin 13. âyet-i kerimesinde de Allahû Tealâ aynı şeyleri söylüyor:


45/CÂSİYE 13: Ve sahhara lekum mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ardı cemîan minhu, inne fî zâlike le âyâtin li kavmin yetefekkerûn(yetefekkerûne).

Ve göklerde ve yerde olanların hepsini kendinden (bir lütuf olarak) size musahhar (emre amade) kıldı. Muhakkak ki bunda, tefekkür eden bir kavim için mutlaka âyetler (ibretler) vardır.


“Habibim! O hevalarını kendilerine ilâh edinenleri görüyor musun? Allah onları, onların ilmi üzerinden dalâlette bırakır. Onların sahip oldukları faydasız ilim sebebiyle dalâlette bırakır.”
 
Sevgili kardeşlerim! Sözün burası tam, zamanımızdaki dîn âlimlerini kapsıyor. Düşünün bir defa sevgili kardeşlerim, bu âlimlerin %90’dan fazlası, şu anda “Allah’a ulaşmayı dilemek” diye bir kavramın varlığından bile haberdar değiller. Ve cehennemden hiç kimse onları kurtaramaz, bizim dışımızda. Ya Allah’ın bize öğrettiklerini Kur’ân’ı açıp öğrenecekler, Allah’a ulaşmayı dileyecekler ya da dilemeyecekler ve cehenneme gidecekler. Dalâlette kalacaklar. Küfürde kalacaklar. Hüsranda kalacaklar. Gidecekleri yer de cehennem olacak. 

Öyleyse Allahû Tealâ’nın söylediğine dikkat edin: “Onları, onların ilmi üzerine, o faydasız ilimleri sebebiyle dalâlette bırakırız.” diyor. Ve aynı şeyleri söylüyor Allahû Tealâ onlara da. “Onların da görme hassalarındaki yani basarları üzerine gışavet adlı perde koyarız.” diyor. 

İşitme hassasının, sem’î hassasının mühürlenmesi söz konusu aynı kişilerde. “Mühürleriz.” diyor. Ve diyor: “Onların kalplerini de mühürleriz, idrak edemezler.” diyor. “Bundan sonra kim onları hidayete erdirebilir ki?” diyor Allahû Tealâ. 

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Bu insanlar Allah’ın hidayet davetine kayıtsız kalanlar. “Eski köye yeni adet.” diyenler. “Biz bunca kitap okuduk. Hadîs kitapları okuduk. Buhari’yi okuduk, Tirmizi’yi okuduk. Bu işi biz biliriz.” diyorlar. Ama Kur’ân’ı öğrenmeyi unutmuşlar. Kur’ân’ın yerini hadîsler almış. Ve hadîsler Kur’ân’dan daha değerli bir yere oturmuş ve insanlar dînlerini unutmuşlar. Ve bu insanlar âlim geçiniyorlar. Üniversitelerde öğretilen de bunların ilimleri, sevgili kardeşlerim. Hiç kimseyi kurtaramayacak olan faydasız ilimler, üniversitelerimizde öğretiliyor. 

Öyleyse kayıtsız kalanlar için Allahû Tealâ’nın yaptığı şey; onların hassaları üzerinde, hassaları mühürlemek, hassaların üzerine perde koymak suretiyle cereyan ediyor. 

Fakat bir kısım insanlar da karşı çıkıyorlar, nefret ediyorlar. O karşı çıkanlar için başka bir formülü var Allahû Tealâ’nın. Bu defa hassalara değil uzuvlara Allahû Tealâ engel koyuyor.
 

17/İSRÂ 45: Ve izâ kara’tel kur’âne cealnâ beyneke ve beynellezîne lâ yu’minûne bil âhirati hicâben mestûrâ(mestûran).

Sen Kur’ân’ı kıraat ettiğin (okuduğun) zaman, seninle ahirete (ölmeden evvel Allah’a ulaşmaya ve kıyâmet gününe) inanmayanlar arasına hicab-ı mesture kıldık (gözlerinin üzerine, seni peygamber olarak görmelerini engelleyen bir perde koyduk).

17/İSRÂ 46: Ve cealnâ alâ kulûbihim ekinneten en yefkahûhu ve fî âzânihim vakrâ(vakran), ve izâ zekerte rabbeke fîl kur’âni vahdehu vellev alâ edbârihim nufûrâ(nufûran).

O’nu (Kur’ân’ı), fıkıh (idrak) etmelerine karşı, (fıkıh edemesinler diye) kalplerinin üzerine ekinnet ve onların kulaklarına vakra (işitme engeli) kıldık. Ve sen, Kur’ân’da Rabbinin tekliğini zikrettiğin zaman nefretle arkalarına döndüler.


“Habibim! Sen Kur’ân’ı, Allah’ın tekliğini onlara zikretmek suretiyle okuduğun zaman, Allah’a ulaşmaya inanmayanlarla senin arana hicab-ı mesture isimli bir perde koyarız.” 

Yani onların gözlerine koyduğu perdeden bahsediyor. Gözlere koyduğu… Uzuv, göz, görme uzvu. “Onların kulaklarına, vakra koyarız; seni işitmelerine, sözlerinin mânâsına varmalarına mâni oluruz.” diyor. “Onların kalplerine ekinnet koyarız ve onların seni idrak etmelerini engelleriz. Ve sen sözlerini bitirdiğin zaman onlar nefretle arkalarını dönerler.” diyor. 

İşte nefretle arkalarını dönenler, itirazları olanlar Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in sözlerini hiç anlamayanlar. Bugün de bu zihniyet, fosilleşmiş bir şekilde mevcuttur ve bütün, kendileri de dahil olmak üzere cehenneme gidecek olan bütün insanların sebebi, bu Allah’ın ilminden yoksun olan dîn öğreticileridir.
 
Sevgili kardeşlerim! Bunca yıldır onlara Allah’ın hakikatlerini öğretmeye çalışıyoruz. Ve onlara buradan sesleniyoruz ki; eğer Allahû Tealâ bunları bize öğretmeseydi, bu unuttuğunuz dînle hepiniz cehenneme gideceğinize göre, hiçbiriniz Allah’a ulaşmayı dilemediğinize göre, sizi kim kurtarabilirdi? 

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, sevgili izleyenler, dinleyenler! Gerçekten dünya bir trajedi yaşıyor. Allah’ın doğruları tamamen unutulmuş. Kur’ân, özellikle Kur’ân’ın kurtarıcı, insanları cennet ve dünya saadetine ulaştıracak olan bütün unsurları, öğrenim alanının dışına taşınmış. İnsanlar onları öğrenmiyorlar. Herkes, dîn öğreticileri ve öğrenenler faydasız ilimle meşguller.

İşte Allahû Tealâ ne yapıyor? Hangi furkanları veriyor, Allah’a ulaşmayı dileyen birisine? Allahû Tealâ bu gözleri görmeyenler için de kulakları işitmeyenler için de bizlere sesleniyor, A’râf-179’da:


7/A'RÂF 179: Ve lekad zere’nâ li cehenneme kesîran minel cinni vel insi, lehum kulûbun lâ yefkahûne bihâ ve lehum a’yunun lâ yubsırûne bihâ ve lehum âzânun lâ yesmeûne bihâ, ulâike kel en’âmi bel hum edallu, ulâike humul gâfilûn(gâfilûne).

Ve andolsun ki; cehennemi, insanların ve cinlerin çoğuna hazırladık (yarattık). Onların kalpleri vardır, onunla fıkıh (idrak) etmezler. Onların gözleri vardır, onunla görmezler. Onların kulakları vardır, onunla işitmezler. Onlar hayvanlar gibidir. Hatta daha çok dalâlettedirler. İşte onlar, onlar gâfillerdir.


Diyor ki: “Biz cehennemi, insanların ve cinlerin çoğu için yarattık.” Yani insanların ve cinlerin çoğunun cehenneme gideceği kesin. Cehenneme gideceklerin özelliklerini veriyor Allahû Tealâ:

“Onların gözleri vardır, görmezler.” (Çünkü gözlerinde hicab-ı mesture var.) “Onların kulakları vardır ama işitmezler. Onların kalpleri vardır ama o kalpleriyle fıkıh edemezler. Onlar hayvanlar gibidirler. Hayır, hayvanlardan daha çok dalâlettedirler. Onlar Bizim âyetlerimizden gâfil olanlardır.” diyor Allahû Tealâ.
 
Allah’ın âyetlerinden gâfil olanlar kimler? Allah’a ulaşmayı dilemeyenler. Gerçekten Allah’a ulaşmayı dilemeyenler mi Allah’ın âyetlerinden gâfil? İşte âyet-i kerimelere beraber bakalım. Yûnus Suresi 7 ve 8. âyetler. Ne diyor Allahû Tealâ Yûnus Suresinin 7 ve 8. âyetlerinde?


10/YÛNUS 7: İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatmeennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).

Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah’a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.

10/YÛNUS 8: Ulâike me'vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).

İşte onların kazandıkları (dereceler) gereğince varacakları yer ateştir (cehennemdir).


“Onlar ki kesin şekilde, muhakkak surette Bize mülâki olmayı yani ruhlarını ölmeden evvel Bize ulaştırmayı dilemezler.” diyor Allahû Tealâ. “Onlar dünya hayatından razıdırlar. Onlar dünya hayatıyla mutmain olur.” buyuruyor. “Ve onlar Bizim âyetlerimizden gâfil olanlardır.” diyor Allahû Tealâ. Yetmez: “Ve onların gidecekleri yer, kazandıkları derece itibariyle ateştir, cehennemdir.” diyor Allahû Tealâ. 

Öyleyse Allah’ın âyetlerinden gâfil olan: 

* Gözleri kör.
* Kulakları sağır. 
* Kalpleri idraksiz. 
* Görme hassaları gışavetle kapalı.
* İşitme hassaları mühürlü. 
* İdrak hassaları mühürlü. 

Allahû Tealâ mühürlüyor. Şimdi sevgili kardeşlerim, biz bu insanların bizi anlamalarını beklemekle boşuna nefes tüketiyoruz. Çünkü gözleri, kulakları, kalpleri mühürlü, kapalı. Görme, işitme, idrak etme hassaları Allahû Tealâ tarafından mühürlenmiş. Bu insanlar bizi anlamıyorlar. Zaten anlasalar, hiç kimsenin cehenneme gitmesi söz konusu olmayacak.

Sadece bir dilek, sevgili kardeşlerim: Allah’a ulaşmayı dilemek; mutlak olarak cennet, dünya mutluluğunun mutlak olarak yarısına sahip olmak. Siz bunlara sahip olmayacaksınız; Allah sizi ulaştıracak.

Öyleyse ne görüyoruz? İnsanlar Allah’a ulaşmayı dilemiyorlarsa; onlar 2. basamakta kalanlardır. Kördürler, sağırdırlar, dilsizdirler.
 
Allahû Tealâ Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e buyuruyor: “Sen sağırlara işittiremezsin. Onlar mezardaki ölüler gibidirler. Sen ölülere de işittiremezsin.” 


35/FÂTIR 22: Ve mâ yestevîl ahyâu ve lâl emvât(emvâtu), innallâhe yusmiu men yeşâu, ve mâ ente bi musmiin men fîl kubûr(kubûri).

Ve hayy (diri) olanlar ve ölüler eşit olmaz. Muhakkak ki Allah, dilediğine işittirir. Ve sen, kabirlerde (mezarlarda) olanlara işittirici değilsin.


İşte Allahû Tealâ’nın dizaynına baktığımız zaman, Allah’ın furkanlar vermekten neyi kastettiğini görüyoruz. 7 tane furkan veriyor Allahû Tealâ. Hassalar üzerindeki ve uzuvlar üzerindeki engelleri kaldırıyor. 1. ve 2. furkanlar görme hassası ve gözler üzerindeki engellerin kaldırılması. Görme hassasının üzerindeki gışavetin Allahû Tealâ tarafından alınması. Gözlerin üzerindeki hicab-ı mesturenin Allahû Tealâ tarafından alınması. Kör olan bu kişi görüyor. 

Allahû Tealâ diyor ki: “Onlar, Biz onları kör olarak haşredeceğiz. Onlar da diyecekler ki: ‘Ama biz dünyadayken görüyorduk.” Allah’ın görmekten muradı ile insanların görmekten muradı farklı bir dizayn gösteriyor. 


20/TÂHÂ 124: Ve men a’rada an zikrî fe inne lehu maîşeten danken ve nahşuruhu yevmel kıyâmeti a’mâ.

Ve kim Benim zikrimden yüz çevirirse, o taktirde mutlaka onun için sıkıntılı bir geçim (hayat) vardır. Ve kıyâmet günü onu, kör olarak haşredeceğiz.

20/TÂHÂ 125: Kâle rabbi lime haşertenî a’mâ ve kad kuntu basîrâ(basîran).

(Kıyâmet günü şöyle) dedi: “Rabbim, beni niçin kör olarak haşrettin? Halbuki ben (daha önce) görüyordum.”


Allahû Tealâ diyor ki… Kişinin körken görmesini sağlıyor. Hem uzuvlarda hem de hassalarda değişiklik yaparak. Sonra? Sonra Allahû Tealâ geliyor, işitme hassasının mührünü açıyor, kişi işitmeye başlıyor. Neyi işitmeye başlıyor? Kimi işitmeye başlıyor? İrşad makamının sözlerini işitmeye başlıyor. İrşad makamını herhangi bir insandan ayıramazken, görme hassasının ve gözlerinin körlüğü sebebiyle bu açıdan bir körlük. O kişi herkes gibi aslında görüyor, kulakları da işitiyor, kalbi de başka konulara karşı duyarlı. Ama irşad makamının sözlerini işitemiyor, onu irşad makamı olarak göremiyor, yerli yerine oturtamıyor. Herhangi bir insandan farklı görmüyor. Bu sebeple Allahû Tealâ o insanları uyanmamış, ölüler olarak değerlendiriyor. Dünya hayatına, manevî hayata girememiş ölüler… 

Öyleyse Allahû Tealâ’nın verdiği her bir furkanla o kişinin günahlarının 7’de 1’ini yok ettiğini görüyoruz. 

Gözlerdeki hicab-ı mesture, görme hassasının üzerindeki gışavetin alınması; 2 tane furkan. Kör olan bu kişi, irşad makamına karşı kör olan bu kişi, irşad makamını artık irşad makamı olarak görüyor. 

Sonra işitme hassasının, sem’î hassasının üzerindeki mührü açıyor. Bu kişinin kulaklarındaki vakrayı alıyor ve kişi irşad makamının sözlerini işitmeye başlıyor, mânâsına varmaya başlıyor. Mânâlandırıyor artık sözleri. 

Ondan sonra Allahû Tealâ 5. ve 6. furkanlarla; o kişinin kalbinin mührünü açıyor ve o kalpteki gışaveti; idraksizliği oluşturan ilâhi bilgisayarı oradan alıyor; 5. ve 6. furkanlar ve oraya 7. furkanın gereği olan, idraki sağlayan yeni bir müessese koyuyor: İhbat. O kişi muhbit oluyor, idrak edebilen bir insan oluyor.

Ne oldu? Allah o kişinin görme, işitme ve idrak etme engellerinin hepsini aldı, o kişiyi artık irşad makamının sözlerini işiten ve idrak eden ve irşad makamını irşad makamı olarak gören birisi haline getirdi. Ve 7 tane verdiği bu furkanla o kişinin her seferinde günahlarının 7’de 1’ini örterek, günahlarını tamamen örttü. Enfâl Suresinin 29. âyet-i kerimesine göre. Ne oldu? Günahları tamamen örtüldüğü için o kişi sevapları günahlarından daha fazla olan birisi hüviyetine ulaştı. Sevapları günahlarını aşan birisi.


8/ENFÂL 29: Yâ eyyuhâllezîne âmenû in tettekullâhe yec’al lekum furkânen ve yukeffir ankum seyyiâtikum ve yagfir lekum, vallâhu zul fadlil azîm(azîmi).

Ey âmenû olanlar! Allah’a karşı takva sahibi olursanız sizi furkan (hak ve bâtılı ayırma özelliği) sahibi kılar! Ve sizden (sizin) günahlarınızı örter ve size mağfiret eder (günahlarınızı sevaba çevirir). Ve Allah, büyük fazl sahibidir.


İşte sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! İlk 7 basamak bu standartlar içinde geçerli. Bu noktada bu kişi 7. basamağa ulaşmıştır, günahlarının hepsi örtülmüştür. Bu sebeple sevapları günahlarından fazla olan bir insan olmuştur. Hepiniz biliyorsunuz ki, cehenneme gitmenin şartı günahların sevaplardan fazla olmasıdır, cennete gitmenin şartı da sevapların günahlardan fazla olmasıdır. Bu kişi evvel mutlak olarak günahları sevaplarından fazla olan birisi idi, Allah’a ulaşmayı dilemeden. Ve Allah’a ulaşmayı diledi Allah onun bütün günahlarını örttü ve bu kişi günahları örtüldüğü için sevapları günahlarından fazla olan bir insan oldu ve Allah’ın cennetini hak etti. Sadece bir tek dilekle; Allah’a ulaşmayı dilemekle. 

28 basamaklık İslâm merdiveninin… İslâm deyince kâinatın yegâne dînini kastediyoruz, başka bir dîn zaten hiç olmamış, Hz. İbrâhîm’in hanif dînini kastediyoruz, Hz. Âdem’in dînini kastediyoruz, Hz. Musa da evvelâ Hz. İbrâhîm, sonra Hz. Musa, sonra Hz. İsa, sonra da Peygamber Efendimiz (S.A.V); hiçbir farkı olmaksızın aynı dîni yaşadılar. Kâinatın tek dînini. İşte bu kânatın tek dîninin ilk 7 basamağı burada tamamlanıyor sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım. 

Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bir defa daha bizleri beraber kıldı. Allah’ın bir güzel sohbetinde bizleri, kalplerimizi birleştirerek yaşattı. En güzeli söyletti ve dinletti. 

Allahû Tealâ’nın hepinizi hem cennet saadetine hem de dünya saadetine ulaştırmasını Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimi inşaallah burada tamamlamak istiyoruz. Allah hepinizden razı olsun.


İmam İskender Ali  M İ H R

 

TARİHİ: 14.09.2004