TASAVVUF NEDİR? 

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Allahû Tealâ’ya bir defa daha hamd ve şükrediyoruz. Bir defa daha bir aradayız. Bir defa daha Allah’tan bahsetmek imkânı doğdu bizlere. Yeni bir mutluluğu el ele, gönül gönüle bir defa daha yaşayacağız.

Öyleyse bunlar hep Allah’ın yardımıyla, Allah’ın sayesinde gerçekleşiyor. Dünyanın neresinde olursanız olun bizimle berabersiniz, biz de sizlerle beraberiz. Sevgili öğrenciler! Eski günleri hatırlayın. Ayda bir defa bir konferans için bulunduğunuz yere ulaşabiliyorduk. En çok 200-300 kişiye hitap edebiliyorduk. Şimdi hepiniz bizimle berabersiniz. Haftada birçok gün beraber oluyoruz. İşte bu güzel günlerden birini, buraya göre güzel akşamlardan birini yaşıyoruz. Bir defa daha Allah’tan bahsetmek; Allahû Tealâ bize bunu nasip kıldığı için O’na sonsuz hamd ve şükrediyoruz. 

Sevgili izleyenler, dinleyenler, sevgili öğrenciler! Allah, muhakkak ki her şeye kaadirdir. Bugün, bu akşam sizlere Allah ile insan arasındaki ilişkilerden bahsetmek istiyorum.

İnsanın Allah ile olan ilişkileri doğduğu günden başlamaz; çok daha eskiye dayanır. Zamanı da geçin, zamanın başlangıç noktasından da daha geriye gidin. Zamansızlık dönemine, ta o zamanları, o zaman dışı evreleri kaplar insanın Allah’la ilişkisi. Çünkü insan, hatta kâinat yaratılmadan evvel, zaman başlamadan evvel, sadece İndi İlâhi varken Allahû Tealâ evvelâ Âdem (A.S)’ı muhtevaya koydu. Daha dünya üzerinde, orada İndi İlâhi’de Âdem (A.S)’ı yaratmadan evvel, Âdem (A.S)’dan, O’nun yaratılışından çok daha evvel, kâinat yaratılmadan evvel Âdem (A.S)’ı, O’nun bütün zürriyetini O’nun sırtından çıkararak oluşturdu.
 
Ve hepimize birden dedi ki: 

“e lestu birabbikum: Ben, sizin Rabbiniz değil miyim?” 

“kâlû belâ: Dediler ki: Evet.”

Hepimiz nefsimizle, ruhumuzla, fizik vücudumuzla Allahû Tealâ’ya dedik ki: “Evet, Sen bizim Rabbimizsin.”
  
Ne zaman? Zamandan evvel. Son derece önemli bir kavramdan bahsediyoruz. “kâlû belâ: Dediler ki: Evet.” Osmanlı birbirine sorardı: “Ne zamandan beri Müslümansın?” “Ne zamandan beri İslâm’sın?” Cevap verirdi Osmanlılar birbirlerine: “Kâlû belâdan beri (zamandan evvelden beri) İslâm’ız.” diyorlar.
 

7/A'RÂF 172: Ve iz ehaze rabbuke min benî âdeme min zuhûrihim zurriyyetehum ve eşhedehum alâ enfusihim, e lestu birabbikum, kâlû belâ, şehidnâ, en tekûlû yevmel kıyâmeti innâ kunnâ an hâzâ gâfilîn(gâfilîne).

Ve kıyâmet günü, gerçekten biz bundan gâfildik (gâfilleriz) dersiniz diye (dememeniz için), senin Rabbin, Âdemoğullarının sırtlarından onların zürriyetlerini aldığı zaman onları, nefsleri üzerine şahit tuttu. (Allahû Tealâ şöyle buyurdu): “Ben, sizin Rabbiniz değil miyim?” Dediler ki: “Evet, (Sen, bizim Rabbimizsin), biz şahit olduk.”


Allahû Tealâ bize: “e lestu birabbikum: Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” dedikten sonra hepimiz evet demişiz Allahû Tealâ’ya. “Dediler ki: Evet 
(kâlû: Dediler ki, belâ: Evet).” Bunun üzerine Allahû Tealâ hepimize diyor ki: “Mademki Ben sizin Rabbinizim, öyleyse ey nefsler! Sizlerden yemin istiyorum, tezkiye olacağınıza dair. Ey fizik vücutlar! Sizlerden ahd istiyorum, şeytana kul olmaktan kurtulup Bana kul olacağınıza dair. Ey ruhlar! Sizlerden misak istiyorum, Bana fizik vücudunuz ölmeden evvel ulaşacağınıza dair, Bana teslim olacağınıza dair”.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Nefsinizin Allah’a verdiği yemin, fizik vücudunuzun Allah’a verdiği yemin, yolun yarısını işaretliyor. Yani nefsimiz kalbine afetlerden daha çok hasleti, hasletleri temsil eden fazılları, faziletleri yerleştirdiği zaman yeminini yerine getirmiş oluyor.  Fizik vücudumuz şeytanın emirlerine %50’den daha az itaat ettiği zaman o da ahdini gerçekleştiriyor. Ama ruhumuzun misakını gerçekleştirmesi yolun yarısı değil, yolun tamamı. Ruh Allah’a ulaşıyor, Allah’ın Zat’ında yok oluyor, Allah’a teslim oluyor, geldiği yere, melceine geri dönüyor; sığınağına. Allah, o noktadan itibaren o kişinin ruhuna meab oluyor, sığınak oluyor.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Aslında Allahû Tealâ hepinizden sadece yeminlerinizi yerine getirmenizi değil, Allah’a teslim olmanızı istiyor. Biliyorsunuz ki Zumer Suresinin 54. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ bunu kesinleştirmiş. Diyor ki:


39/ZUMER 54: Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu summe lâ tunsarûn(tunsarûne).

Ve Rabbinize (Allah’a) yönelin (ruhunuzu Allah’a ulaştırmayı dileyin)! Ve size azap gelmeden önce O’na (Allah’a) teslim olun (ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi, iradenizi Allah’a teslim edin). (Yoksa) sonra yardım olunmazsınız.


“Üzerinize azap, kabir azabı gelmeden önce Allah’a dönün.” Yani “Ruhunuzu Allah’a döndürün, ulaştırın ve Allah’a teslim olun (ruhunuzu Allah’a ulaştırarak O’na teslim etmeniz yetmez, vechinizi de nefsinizi de Allah’a teslim edin.”

Sevgili izleyenler, öğrenciler ve dinleyenler! Burada çok açık bir olgu var: Allah, O’na teslim olmanızı emrediyor. Dînin adı: İslâm, teslim olma dîni.
 
Hedef; bütün insanların ruhlarıyla, fizik bedenleriyle ve nefsleri ile Allah’a teslim olmaları. 

 

İşte ilişkiler dizisinin yarısında yeminin, misakın ve ahdin yerine getirilmesi var. Allahû Tealâ bizden bu yeminleri, misakleri ve ahdleri alırken, cennete ulaşmamızı yeterli saymış gibi görünüyor. Ama Kur’ân realitesine baktığımız zaman bunun daha ötede bir anlam taşıdığını görüyoruz. İslâm kelimesi ile tam bir uyum içinde olan bir anlam taşıdığını görüyoruz. Allah’a teslim olmak; 3 vücudumuzla teslim olmak. 22. basamakta ruhumuzu, 
25. basamakta fizik vücudumuzu, 26. basamakta da nefsimizi Allah’a teslimi eden, ful teslimle Allah’a teslim olanlardan olmamız emrediliyor. 

İşte sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Bu Allah ile ilişkileriniz de 3 tane hedefi simgeler (3 tane menzil). Allah’ın bizlere, hepimize verdiği o hanif fıtratıyla Allah’a teslim olabilme fıtratıyla, onu kullanarak;

1. menzile ulaşıp ruhumuzu Allah’a teslim etmek.
2. menzile ulaşıp fizik vücudumuzu Allah'a teslim etmek.
3. menzile ulaşıp nefsimizi Allah’a teslim etmek ve teslimlerimizi tamamlamak.
 
İşte böyle bir dizayn söz konusu sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Allah ile ilişkilerinizde insana düşen görevler var. Allah’ın da Kendisini görevlendirdiği bir karşı cevap oluşturma işlemi var. Burada 2 olguyu karşılaştırırsak; Allah’ın tarafında olanlarla bizlerin tarafında olanlar, birbirinden çok farklı görünüyor. Bizler her zamanki gibi sadece kocaman birer sıfırız sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Allah’sa mükemmelliği, bütünlüğü, tamamiyeti yüz üzerinden yüz ile temsil ediyor, her zaman.

Biz kullar, Allah’ın en sevgilileri olmamıza rağmen elimizde fazla bir şey olmadığını görüyoruz. İnsan, Allah’ın kâinattaki en sevgili yaratığıdır. Çünkü Allahû Tealâ bütün kâinatı insan için yarattığını söylüyor. Yerleri ile gökleri ile oradaki her şeyi ile yerlerdeki ve göklerdeki her şeyi ile bütün kâinatı insan için yarattığını söylüyor. Câsiye Suresi 13. âyet-i kerime: 


45/CÂSİYE 13: Ve sahhara lekum mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ardı cemîan minhu, inne fî zâlike le âyâtin li kavmin yetefekkerûn(yetefekkerûne).

Ve göklerde ve yerde olanların hepsini kendinden (bir lütuf olarak) size musahhar (emre amade) kıldı. Muhakkak ki bunda, tefekkür eden bir kavim için mutlaka âyetler (ibretler) vardır.


“ve sahhare lekum mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ardı cemîan minh(minhu): Bütün göklerde ve bütün arzlarda yarattığım her şeyi, katımdan sizlerin emrine sihr ettim; musahhar kıldım.” diyor Allahû Tealâ. Her şey; bütün yerler, bütün gökler, bütün oralarda Allah’ın yarattığı her şey, her şey insan için yaratılmış. Sizler için yaratılmış sevgili öğrenciler, sevgili izleyenler ve dinleyenler!
 
Öyleyse Allah’ın katında ne kadar çok değerli olduğunuzu görmüyor musunuz? Sevgili izleyenler, öğrenciler, dinleyenler! Her şey sizin için yaratılmış ve emrinize verilmiş. Öyleyse Allah her şeyi insan için yaratmışsa, insanı neden yaratmış, niçin yaratmış? Kendisi için yaratmış. Allahû Tealâ Bakara Suresinin 156. âyet-i kerimesinde diyor ki:


2/BAKARA 156: Ellezîne izâ esâbethum musîbetun, kâlû innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn(râciûne).

Onlar ki, kendilerine bir musîbet isabet ettiği zaman: “Biz muhakkak ki Allah içiniz (O’na ulaşmak ve teslim olmak için yaratıldık) ve muhakkak O’na döneceğiz (ulaşacağız).” derler.


“Onlar kendilerine bir musîbet isabet ettiği zaman derler ki: ‘Biz muhakkak ki Allah içiniz yani Allah için yaratıldık. Mutlaka Allah’a ulaşacağız, mutlaka Allah’a döneceğiz. Ruhumuzu mutlaka Allah’a ulaştıracağız ve O’na teslim edeceğiz.’ İşte hidayete erecek olanlar, ruhlarını Allah’a ulaştıracak olanlar, nefslerini tezkiye ve tasfiye edecek olanlar, fizik vücutlarını Allah’a kul edecek olanlar, köle edecek olanlar onlardır.” diyor Allahû Tealâ. İşte böyle bir dizayn söz konusu.
 
Öyleyse bu muhtevada bir güzelliğe yaklaşmak söz konusu: Allah’ın sevgilisi olmak! Bunun için sevgili öğrenciler, size düşenleri yapmak mecburiyetindesiniz. Size düşen mi? O kadar az şey ki sadece bir niyet; Allah’a ulaşmayı dileyeceksiniz. Sizin tarafınızdaki görev bununla başlıyor, geri kalanı Allah’a ait.
 
Siz, Allah’a ulaşmayı diledikten sonra Allahû Tealâ muhtevayı Kendi üzerinde topluyor ve sizi hedefinize yöneltmek üzere lâzımgelen bütün yardımları art arda sıralıyor. Siz, Allah’a ulaşmayı dilemekle sizi mutlaka cennet saadetine ulaştıracak olan ilk adımı attınız. Kim Allah’a ulaşmayı dilerse onun gideceği yer, mutlaka Allah’ın cennetidir. Burada âmenû olmak kavramını, Allah’a ulaşmayı dilemek diye şekillendiriyoruz. Aslında Allah’a teslim olmayı dilemek demek, çok daha doğru bir ifade.
 
* Ruhunuzun teslimi, ilk etap, 
* Fizik vücudunuzun teslimi, 2. etap,
* Nefsinizin teslimi, 3. etap.

Ve bu münasebetler dizisinde baştan başlayalım: Siz ne yaptınız? Allah’a ruhunuzu ulaştırmayı dilediniz. Çok güzel, hadi şimdi gelin bakalım! Münasebetler karşılıklı. Biz Allah’a ulaşmayı diledik. Allah bize ne yaptı? Bakınız, bizim Allah için yaptığımız hatta belki de kendimiz için yaptığımız demek daha doğru. Çünkü insanın kurtuluşu, kesinlikle Allah’a ulaşmayı dilemesine bağlı. Bir tek dileğin karşılığında bakınız Allahû Tealâ ne kadar çok şey yapıyor size, ne kadar çok ihsanda bulunuyor. 

Ne yapıyor?

İrsad makamı ile aranızda bulunan bir engeli, hicab-ı mesture adı verilen; gizli perde adı verilen o perdeyi kaldırıyor Allahû Tealâ. Sizinle irşad makamının arasından bu perdeyi kaldırıyor. 

Sonra ne yapıyor? Kulaklarınızdaki vakrayı alıyor. 
Sonra ne yapıyor? Kalbinizdeki ekinneti alıyor ve ekinnetin yerine ihbat koyuyor. 

Muradı ne? İşlemlere bakarak muradını söyleyelim:

1- İrşad makamıyla aranızdaki perdeyi aldığı zaman maksadı, irşad makamına karşı duyduğunuz nefreti yok etmek. Onun yerine irşad makamına sevgiye sizi ulaştırmak.
 
Sevgili izleyenler ve dinleyenler! Allahû Tealâ eğer bir insana irşad görevi verirse, bunun ne kadar zor bir şey olduğunu acaba anlatabilmiş oluyor muyum? Başlangıç seviyesinde herkes ondan nefret edecektir. Allah’a ulaşmayı dilemeyen bir kişinin onu sevmesi mümkün değildir. Bu sebebe dayalı olarak Allahû Tealâ diyor ki:


23/MU'MİNÛN 44: Summe erselnâ rusulenâ tetrâ, kullemâ câe ummeten resûluhâ kezzebûhu fe etbâ’nâ ba’dahum ba’dan ve cealnâhum ehâdîs(ehâdîse), fe bu’den li kavmin lâ yu’minûn(yu’minûne).

Sonra Biz, resûllerimizi ardarda (arası kesilmeksizin) gönderdik. Her ümmete resûlü geldiği zaman, her defasında onu yalanladılar. Biz de onları birbiri arkasından (helâk ettik). Ve onları efsane kıldık. Artık mü’min olmayan kavim (Allah’ın rahmetinden) uzak olsun.


“Hangi kavme resûl gönderdiysek, bütün kavimler resûllerini yani mürşidlerini inkâr ettiler, reddettiler, hatta bazılarını öldürdüler.” diyor Allahû Tealâ. 

Neye dayalı bu ret, neye dayalı bu inkâr, neye dayalı bu kötülük yapma meyli? Çünkü insanın tabiatına koymuş Allahû Tealâ. Eğer insanoğlu Allah’a ulaşmayı dilemezse, onunla irşad makamı arasındaki hicab-ı mesture, mutlaka irşad makamından nefretine sebebiyet verecektir. 

İşte Allah’ın yaptığı ilk işlem, bu nefreti ortadan kaldırmak. Bakınız, ne kadar açık söylüyor bu hususu İsrâ Suresinin 45 ve 46. âyetlerinde:


17/İSRÂ 45: Ve izâ kara’tel kur’âne cealnâ beyneke ve beynellezîne lâ yu’minûne bil âhirati hicâben mestûrâ(mestûran).

Sen Kur’ân’ı kıraat ettiğin (okuduğun) zaman, seninle ahirete (ölmeden evvel Allah’a ulaşmaya ve kıyâmet gününe) inanmayanlar arasına hicab-ı mesture kıldık (gözlerinin üzerine, seni peygamber olarak görmelerini engelleyen bir perde koyduk).

17/İSRÂ 46: Ve cealnâ alâ kulûbihim ekinneten en yefkahûhu ve fî âzânihim vakrâ(vakran), ve izâ zekerte rabbeke fîl kur’âni vahdehu vellev alâ edbârihim nufûrâ(nufûran).

O’nu (Kur’ân’ı), fıkıh (idrak) etmelerine karşı, (fıkıh edemesinler diye) kalplerinin üzerine ekinnet ve onların kulaklarına vakra (işitme engeli) kıldık. Ve sen, Kur’ân’da Rabbinin tekliğini zikrettiğin zaman nefretle arkalarına döndüler.


“Habîbim! Sen Allah’ın ismini tek tek zikrederek Kur’ân’da, o Kur’ân’ı onlara okuduğun zaman, anlattığın zaman onlarla (ahirete inanmayanlarla) yani Allah’a insan ruhunun ulaşmasına inanmayanlarla...” 

Ahiretin bir mânâsı da “cennet ve cehenneme inanmayanlarla” oluyor. Ama burada söz konusu olan irşad makamı. Onun için Allahû Tealâ burada “ahirete inanmayanlarla” dediği zaman “İrşad makamına inanmayanlarla (onlarla) senin aranda hicab-ı mesture adlı bir gizli perde vardır.” diyor. Sonra da diyor ki: “Onların kulaklarında vakra vardır. Seni kulakları duyar ama kulaklarındaki vakra sebebiyle ne söylediğini anlayamazlar, mânâsına varamazlar, işitemezler. Kalplerinde ekinnet vardır; söylediklerini idrak edemezler. Sen sözlerini bitirdiğin zaman onlar nefretle arkalarını dönerek oradan uzaklaşırlar.” buyuruyor Allahû Tealâ.

Öyleyse sevgili izleyenler, dinleyenler, öğrenciler! Burada bir olgu ile karşı karşıyayız. Biz Allah’a ulaşmayı diliyoruz diye, bir adım atmışız Allahû Tealâ’ya. Hiç amelimiz yok; sadece bir niyet bu. Allah’a ulaşmayı diliyoruz. İnanıyoruz ki ruhumuzu Allah’a ulaştıracağız. Bunun üzerine Allahû Tealâ da bize 4 adım yaklaşıyor.
 
* Kulağımızdaki vakranın alınması.
* Kalbimizdeki ekinnetin alınması.
* Yerine ihbat konulması.
* Hicab-ı mesturenin alınması.
 
Yeter mi? Hayır, yetmez. Bu, bizi âmenû kılıyor sadece. Allah’a ulaşmayı dileyen, Allah’a teslim olmayı dileyen birisi oluyoruz ama Allah’ın yardımları devam ediyor.
  
* Kalbimizin şeytana dönük olan nur kapısını Allahû Tealâ Kendisine çeviriyor; 5. yardımı.
* Allahû Tealâ göğsümüzden kalbimize bir nur yolu açıyor; 6. yardımı.
* Bizi huşû sahibi kılıyor; 7. yardımı.
 
Hem nefsimizin kalbinde, %2 nur birikimi gerçekleşmiş hem de biz, ruhumuzu ölmeden evvel Allah’a ulaştıracağımıza kesin nazarı ile bakıyoruz. Bu sebeple huşû sahibiyiz ve görüyoruz ki biz, Allah’a bir adım attığımız zaman Allahû Tealâ bize 7 adım atıyor.
 
Ne yapmışız sevgili izleyenler? Aslında hiçbir şey; sadece bir dilek! Biz Allah’a ulaşmayı dilemişiz. Ama Allahû Tealâ bizi mutlak kurtuluşa ulaştırmış. Çünkü kulaklarındaki vakra alınan, kalbindeki ekinnet alınan bir kişi mutlaka Allah’ın cennetine girer. 
Mulk Suresinin 8, 9, 10. âyetlerinde Allahû Tealâ bunu kesinleştiriyor.


67/MULK 8: Tekâdu temeyyezu minel gayz(gayzi), kullemâ ulkıye fîhâ fevcun seelehum hazenetuhâ e lem ye’tikum nezîr(nezîrun).

(Cehennem) nerede ise öfkesinden çatlayacak gibi olur. Oraya herbir grup atılışında onun (cehennemin) bekçileri onlara: “Size nezir (uyarıcı) gelmedi mi?” diye sordu.

67/MULK 9: Kâlû belâ kad câenâ nezîrun fe kezzebnâ ve kulnâ mâ nezzelallâhu min şey'in entum illâ fî dalâlin kebîr(kebîrin).

Onlar (cehenneme atılanlar) dediler ki: “Evet, bize nezir gelmişti. Fakat biz onu yalanladık ve Allah hiçbir şey indirmemiştir, siz ancak büyük bir dalâlet içindesiniz, dedik.”

67/MULK 10: Ve kâlû lev kunnâ nesmeu ev na'kılu mâ kunnâ fî ashâbis saîr(saîri).

Ve: “Eğer biz işitmiş veya akıl etmiş olsaydık, alevli ateş halkı arasında olmazdık.” dediler.


“Cehennemim kapıları açılır; içeriye girerler. Orada bekleyenler (cehennem bekçileri) onlara derler ki: ‘Size buraya, cehenneme gireceğinizi söyleyerek size ihtarda bulunan Allah’ın nezirleri gelmedi mi? Size söylemediler mi bunu?’ Onlar da derler ki: ‘Söylediler ama biz onlara inanmadık. Allah hiçbir şey indirmemiştir.’ dedik. ‘Eğer, biz onların söylediklerini işitebilseydik yani kulaklarımızdaki vakra alınsaydı ve akıl edebilseydik yani idrak edebilseydik yani nefsimizin kalbindeki ekinnet alınsaydı, onun yerine ihbat konulsaydı, burada cehennemde mi olurduk? Gideceğimiz yer mutlaka Allah’ın cenneti olurdu.”
 
Kimin kulaklarındaki vakrayı Allahû Tealâ almışsa, kalbindeki ekinneti almışsa, yerine ihbat koymuşsa o kişinin gideceği yer mutlaka Allah’ın cennetidir. Kim yaptı bunları sevgili izleyenler ve dinleyenler? Allah yaptı. Ne karşılığı yaptı? Bir tek dileğinizin karşılığı olarak yaptı. Öyleyse şimdi ilişkilere bakın, dikkatle bakın! Bu nasıl bir ilişki ki siz sadece bir niyetin sahibisiniz, bir adım atmışsınız Allahû Tealâ’ya. Allah, 7 adım atmış size karşı ve sizi mutlak olarak cennetin sahibi yapmış. Salt Allah’a ulaşmayı dilemeniz, Allah’a teslim olmayı dilemeniz; sadece o sizi mutlaka cennete ulaştırır.

İşte Vel Asr Suresi, Allahû Tealâ diyor ki:


103/ASR 1: Vel asri.

Asra yemin olsun.

103/ASR 2: İnnel insâne le fî husr(husrin).

Muhakkak ki insan, gerçekten hüsrandadır.


vel asr: Asra, zamana yemin olsun (zamana yemin ederim).
innel insâne le fî husr: İnsanlar muhakkak ki hüsrandadırlar. 
Yani gidecekleri yer cehennemdir, Mu’minûn Suresinin 103. âyetine kerimesine göre.


23/MU'MİNÛN 103: Ve men haffet mevâzînuhu fe ulâikellezîne hasirû enfusehum fî cehenneme hâlidûn(hâlidûne).

Ve kimin mizanı (sevap tartıları) hafif gelirse, işte onlar, nefslerini hüsrana düşürenlerdir. Onlar, cehennemde ebediyyen kalacak olanlardır.



103/ASR 3: İllâllezîne âmenû ve amilûs sâlihâti ve tevâsav bil hakkı ve tevâsav bis sabrı.

Ama âmenû olanlar (ilk 7 basamağı aşanlar), nefs tezkiyesi yapanlar (ikinci 7 basamağı aşanlar), Allah’a ruhu ulaşıp Hakk’ı tavsiye edenler (üçüncü 7 basamağı aşanlar) ve sabrı tavsiye edenler (dördüncü 7 basamağı aşanlar) hariç.


“illellezîne âmenû: Ama âmenû olanlar hariç.” diyor Allahû Tealâ. 

Öyleyse Allah’ın buradaki ifadesi son derece açık gibi görünüyor. “Âmenû olanlar, Allah’a ulaşmayı dileyenler mutlaka Allah’ın cennetine girerler. Onlar hüsranda değildir.” diyor Allahû Tealâ. Hüsranda olanlar, madem ki Mü’minûn Suresinin 103. âyetine göre cehenneme gidecek, mutlaka ebediyyen orada kalacak; âmenû olanlar hüsranda olmayanlar, onların gideceği yer Allah’ın cenneti.

Bu 7 adımla kalıyor mu? Hayır, kalmıyor. Şimdi siz Allah’a soruyorsunuz: “Kim benim mürşidim?” Hacet namazını kılıyorsunuz. Eğer huşû sahibi olmuşsanız. Allahû Tealâ mutlaka mürşidinizi gösteriyor. Size düşen 2. adımı atıyorsunuz. Mürşidinize ulaşıyorsunuz, onun önünde diz çöküp tövbe ediyorsunuz. Allahû Tealâ kalbinizle alâkalı 3 işlem gerçekleştiriyor. Sırf, siz gene bir tek şey yaptınız; mürşidinize ulaştınız; önünde diz çöktünüz, tövbe ettiniz, el öptünüz. İlişkilerin size ait bölümünü tamamladınız; tövbe ederek. Şimdi Allah’ın bölümüne bakalım! 

* Kalbinizin mührünü O, açıyor.
* Kalbinizin içindeki küfür kelimesini alıyor, dışarı çıkartıyor, yok ediyor.
* Ve kalbinizin içine îmân kelimesini yazıyor. Bu sebeple mü’min oluyorsunuz.
 
Siz, Allah’a iki adım attınız. Allah size şu noktaya kadar on adım attı. Yetmez, mürşidinize tâbî olduğunuz anda 7 tane ni’met veriyor Allahû Tealâ.

1- Mürşidinizin ruhu yani devrin imamının ruhu başınızın üzerine gelip yerleşiyor, siz Allah’a ulaşmayı dilediniz diye.
2- Kalbinizin içine îmân yazılıyor.
3- Allah, bütün günahlarınızı sevaba çeviriyor ve bir sevabınıza eskiden 10 katını verirken Allahû Tealâ, şimdi 100 katını vermeye başlıyor. Ve 700 katına kadar da bunu çıkartmaya kararlı.
4- Ruhunuz vücudunuzdan ayrılıp Allah’a doğru yola çıkıyor, bu sebeple de mü’min oluyorsunuz. 
5- Nefs tezkiyesine başlatıyor Allahû Tealâ sizi, bu sebeple de mü’min oluyorsunuz.
6- Fizik vücudunuz Allah’a kul olmaya başlıyor.
7- İradaniz afetler karşısında güçlenmeye başlıyor.

Ayrıca Allahû Tealâ, zikir yaptığınız zaman eskiden göğsünüze salâvâtla rahmet gönderirken, şimdi salâvâtla rahmet ve salâvâtla fazl gönderiyor. 

İşte bütün bunlar Allahû Tealâ’nın ihsanları. Bütün bunlar, sizi güzellerin en güzeline ulaştırmak üzere, O’na teslim kılmak üzere. Öyleyse mürşidinize ulaşmadan evvel, sizin bir adımınıza karşı Allahû Tealâ size 12 adım atmıştı. Ulaştıktan sonra 2. adımda siz mürşidinize ulaştınız. Allahû Tealâ size 7 adım attı.

Öyleyse bu muhtevaya dikkatle bakın! Müşterek olan sadece bir şey var. Kalbinize îmânın yazılmasını 2 yerde de söyledik. Hem Allah’ın 3 kalp şartının içinde hem de geri kalan 7 tane Allah’ın ni’metinin içinde. Öyleyse bunu bir beraberlik kabul edersek, 1. etapta 12 adım, 2. etapta 7 adım atıyor Allahû Tealâ; sizin 2 adımınıza karşı. 

İşte Allah yaparsa, böyle yapar sevgili izleyenler ve dinleyenler! Sizleri yaratan Allahû Tealâ hepinizi öylesine seviyor ki, hiçbir gayretinizi heba etmiyor. Bütün gayretlerinizin bedelini size kat kat fazlasıyla ödüyor. Siz 2 adım atıyorsunuz, Allahû Tealâ size bir 12, bir de 7 adım, 19 tane adım atıyor. Öyleyse O Allah (sizi yaratan), sizi ne kadar çok sevdiğini ispat etmiyor mu sevgili izleyenler ve dinleyenler?  

Öyleyse mutluluğu hissetmiyor musunuz? Allahû Tealâ’nın sizi ne kadar çok sevdiğini düşünerek, mutluluğu hissetmiyor musunuz kalbinizde? Allah sizi ne kadar çok seviyor sevgili izleyenler, dinleyenler, öğrenciler! Yaptığınız ne? Bu anlatığım yere kadar:

* Allah’a ulaşmayı dilediniz, Allahû Tealâ size 12 adım attı, 12 tane birden yardım getirdi.
* Siz kendinize düşeni yaptınız, mürşidinize ulaştınız. Bu sefer de 7 tane ni’met verdi.

Öyleyse Allah’la insan arasındaki ilişkilerin, bu Allah’la aranızdaki merdivene taalluk eden bu standartları Allah’ın ne kadar çok şeyler ihsan ettiğinin bir göstergesi değil mi?

Bundan sonraki devrede ne yapacaksınız? İbadetlerinizi yapacaksınız; özellikle zikir ibadetini arttırmaya çalışacaksınız. Daimî zikre ulaşmaya çalışacaksınız. Eğer bunları yaparsanız, ruhunuzun Allah’a ulaşması, Allah’ın yeni bir ihsanı olacak.
 
* Fena makamında olacaksınız.
* Allahû Tealâ size taht ihsan edecek; yeni bir ni’met.
* Zühd sahibi olduktan sonra fizik vücudunuzu Allah’a teslim edeceksiniz.
* Sonra daimî zikrin sahibi olacaksınız.
 
Bütün bunları yaparken siz sadece bir gayretin içindesiniz. Yapmanız mümkün olmayan şeyleri, inanamayacağınız şeyleri Allahû Tealâ’nın size yaptırdığını, kolaylaştırdığını, bütün sonuçlara ulaştığınızı göreceksiniz. O’nun yardımıyla sevgili izleyenler ve dinleyenler!

Allahû Tealâ’nın Kur’ân-ı Kerim’e koyduğu bu ni’metlerin yanı başında, Allahû Tealâ size namazı sevdirecek, orucu sevdirecek, zekât vermeyi sevdirecek, zikri sevdirecek. Sizi Allah yolunda bütün sonuçlara ulaştıracak olan, bütün yardımlar Allah’tan gelecek. Siz namazı sevmeyeceksiniz; Allah size sevdirecek. Siz orucu, zikri sevmeyeceksiniz; Allah size sevdirecek. Ve bu konudaki bütün başarılarınızı Allah vücuda getirecek. O’nun Külli İradesini temsil eden sünnetullahı size bütün güzellikleri yaşatmak üzere her güzel dizaynı üzerinizde gerçekleştirecek sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler!

Allah ile aranızda 28 basamak var. Sizi sıfır noktasından alıp velâyetin, evliyalığın en üst noktalarına, doruğuna çıkaran bir standart içinde olacaksınız. Allah yapacak ve Allah’a önce kul olacaksınız. Sonra yetmeyecek, köle olmak isteyeceksiniz. Allah’ın kabulü ile o da gerçekleşecek. Ve ruhunuzu, fizik vücudunuzu ve nefsinizi Allah’a teslim ettikten sonra iradenizi de Allah’a teslim edeceksiniz. Burada teslimler tamamlanacak. Allah’a, Allah’ın farz kıldığı kul olmayı aşacaksınız; abdiyetin ötesine ubudiyete geçeceksiniz. Kul olmanın ötesi, Allah’a köle olmak.
 
Sevgili izleyenler, dinleyenler, öğrenciler! Allah’la 28 basamak boyunca ilişkileriniz bu statüleri içerir. Bu ilişki doğarken başlamaz. Siz ne zaman Allah’a ulaşmayı dilerseniz, o zaman başlar. 

Allah ile olan ilişkiniz ne zaman başlamıştı sevgili izleyenler ve dileyiciler? Zamandan önce, kâinat yaratılmadan, Âdem (A.S) yaratılmadan, “e lestu birabbîkûm” günü. Hepimizi Allahû Tealâ daha kâinatı kurmadan İndi İlâhi’sinde bir araya getiriyor. Kim bilir? Kaç milyar yıl sonra yaratacağı Âdem (A.S)’ın sırtından bütün onun neslini, onlardan kendi çocuklarını, onlardan kendi çocuklarını, hepsini çıkartıyor. Huzurunda topluyor bizi.
 
İlişkiler zamandan da önce, kâinat kurulmadan da önce Allah ile ilişkilerimiz başlıyor. Orada Allahû Tealâ’ya hepiniz nefsiniz, ruhunuz ve fizik vücudunuz olarak sözler veriyorsunuz. Yeminler, misakler, ahdler; işte bunların gerçekleşmesi, dünya adı verilen bu gezegende hayat size verildiği zaman başlıyor. Akıl ve baliğ olduğunuz zaman, normal aklın sahibi ve buluğa ermiş birisi olduğunuz zaman teklife muhatap oluyorsunuz. Eğer akıllı olmasaydınız; mesela deli olsaydınız size teklif yapılmazdı. Teklife muhatap olanlar, sadece akıl ve baliğ olanlardır. Buluğa ermiş ve aklını doğruyu yanlıştan ayırt edebilecek seviyede, iyiyi kötüden ayırt edebilecek seviyede aklını kullanabilmek yetkisinin sahibi olduğunuz noktadan itibaren teklif başlar. Ondan evvel teklif yoktur. 

Öyleyse Allah ile olan ilişkilerinizin bir cephesi bu: Allah’a ibadetler, ulaşmanız gereken menziller. Bunun başlangıcı zamandan çok daha evvele dayanır.    Ama şu dünyadaki tatbikatınız, hangi yaşta böyle bir şeyi dilerseniz, Allah’a ulaşmayı dilerseniz o yaştan itibaren Allah ile bu istikametteki ilişkileriniz başlar.
 
İlişkiler, sadece bu Allah’ın ni’metlerine ulaşmak istikametinde mi? Hayır, aslında Allah ile olan ilişkileriniz, bir başka açıdan bir bütünlük oluşturur. Hayatınızın her saniyesinde Allah’ın kiramen kâtibîn melekleri, hayatınızı filme alırlar. Her saniye 2 film birden çekilir. Birisi; aksiyonlarınızın, davranış biçimlerinizin dış görüntüsü. İkincisi; iç dünyanızda neler olduğunu belirten düşüncelerinizin filmi.

Doğduğunuz andan, öldüğünüz ana kadar geçen bütün zaman parçalarında, kiramen kâtibîn melekleri devamlı olarak hayat filminizi alırlar. Sadece 2 tür aksiyonunuz var:

 

Ya derecat kazanırsınız; Allah’ın emrettiği şeyleri gerçekleştirirsiniz. Yasak ettiği şeyleri yapmak fırsatı çıkar; yapmamayı başarırsınız. 

 

Her ikisinde de hayatınızın her saniyesinde, hangi saniyesinde bunları yaptıysanız pozitif dereceler kazanırsınız. 3 ayrı isim veriyor Allahû Tealâ: “Hayır” diyor bunun ismine, “Sevap” diyor bunun ismine, “Hasenat” diyor bunun ismine; derecat kazandıran işlemler.
 
Allah ile hayatınızın her saniyesinde ayrı bir tür ilişki içindesiniz. Bu ilişkinin 2. türü. Böyle bir ilişkide ne zaman derecat kazandıran bir olay işlerseniz, arkasından Allahû Tealâ size mutlaka mutluluk ve huzur verir. Arkadan da ruhunuz nefsinize mutlaka inşirah verir, ferahlık verir. Ve Allah’ın verdiği huzuru, ruhunuzun verdiği inşirahı, ferahlığı yaşarsınız. Her yaptığınız güzel davranışın bedelini 2 defa mükâfat olarak alırsınız. Allah ile olan ilişkileriniz, bu mükâfatlardan bir tanesini mutlak olarak ihata eder. Hiçbir yaptığınız güzelliğe Allah sadece seyirci kalmaz, mutlaka mükâfatını anında öder.
 
Yetmez!  Eğer Allahû Tealâ’nın yolunda iseniz size huzur vermekle kalmaz, size kazandığınız bir pozitif dereceye karşılık, onun 700 katını derecat olarak verir. Münasebetiniz mürşide ulaşma safhasından sonra:
 
1’e 100’e Nefs-i Emmare boyunca, 
1’e 200’e Nefs-i Levvame’de,
1’e 300’e Nefs-i Mülhime’de,
1’ 400’e Nefs-i Mutmainne’de,
1’e 500’e Nefs-i Radiye’de,
1’e 600’e Nefs-i Mardiyye’de,
1’e 700’e Nefs-i Tezkiye’de ulaşır.

Öyleyse Allah’ın bu ilişki çerçevesi içerisinde, Allah ile olan ilişkilerinizde size verdiği derecat hediyeleri de 1’e 10’dan (1’e 10, genelde herkese kazandığı derecenin 10 katı), günah ise aynen ödenir. Bu günah olayı hiç değişmez, hep aynen devam eder ama Allah’ın verdikleri 1’e 10’dan, 1’e 100’ e, oradan da 200, 300, 400, 500, 600 ve 1’e 700’ye ulaşır. Bu da Allah ile bir ayrı ilişkiyi ifade eder.
Siz, hangi ölçüde Allahû Tealâ ile bir dizayn içine girerseniz, bir ilişki içerisine girerseniz Allahû Tealâ’nın size bu güzellikleri bütün boyutlarıyla ihsan ettiğini görürsünüz. İlişkilerinizin bir boyutu da bunu ifade eder. Öyleyse insanın Allah ile olan ilişkileri çeşitli vecheleri içeriyor. Ayrı ayrı cephelerden, ayrı ayrı ihsanlar, ni’metler…
 
Nefs tezkiyesini, tasfiyesini yapan sistemlere gelin beraberce bakalım! Allah ile başka bir ilişkinizi işaret ediyor bu. Zikir yaptığınız zaman Allahû Tealâ üzerinize rahmetini gönderiyor, fazlını gönderiyor ve salâvâtını gönderiyor. Allah bunları göndermese hiç kimse nefsini tezkiye edemez, hiç kimse için bu mümkün değildir. Öyleyse bir insanın nefs tezkiyesi yapabilmesi için şartlara bir bakın! Hepsini vücuda getiren Allah’ın sizinle olan ilişkileri; ayrı ayrı cephelerden, ayrı ayrı ilişkiler. 

Bir taraftan nefsinizin kalbini Allah’ın nurlarının gelmesi halinde, sizi nefs tezkiyesine götürecek hüviyete büründürürken, nefs tezkiyesini gerçekleştiren şartları vücuda getiriyor Allahû Tealâ.  

* Kalbinizin mührünü açıyor.
* Kalbinizin içindeki küfür kelimesini atıyor.
* Îmân kelimesini yazıyor yani fazılları nefsinizin kalbinde tutacak olan aslî çekici unsuru nefsinizin kalbinin içine kazıyor Allahû Tealâ.
 
Sonra ne yapıyor? Sonra da nefsinizin kalbinde şeytanın hâkimiyet sahasını azaltabilecek işlemleri gerçekleştirmek üzere, sizin üzerinize rahmetini, fazlını ve salâvâtını gönderiyor. Bu da Allah ile olan ilişkileriniz.
 
Bir taraftan sizde işlemleri en güzele çevirirken, öbür taraftan bu işlemlerin neşv ü nevâ bulması için, neticelenebilmesi için lüzumlu malzemeyi gönderiyor size; rahmeti, fazlı ve salâvâtı. Ve nefs tazkiyesine başlıyorsunuz. Allahû Tealâ nefsiniz kalbinde bu değişikleri yapmasaydı, Allahû Tealâ nefsinizin kalbine rahmeti, fazlı ve salâvâtı göndermeseydi bunların hiç birisi olmayacak, nefs tezkiyesini ve tasfiyesini hiçbir şekil ve şart altında gerçekleştiremeyecektiniz sevgili izleyenler ve dinleyenler!

Öyleyse gerçekleştirebilmenizin şekle bağlı olduğunu görüyorsunuz. Şekil şartlarının, size yardımın bütün standartlarının Allah’tan geldiğini görüyorsunuz.
 
Ne yaptınız? Allah’a ulaşmayı dilediniz, 12 adım yaklaştı.
Ne yaptınız? Mürşidinize ulaştınız, 7 adım yaklaştı.
Ne yaptınız? Bu iki şeyi ve 3. adımı attınız, zikir yapmaya başladınız. Bu sefer de rahmetini, fazlını, salâvâtını gönderdi. 1’e karşı gene 3.
 
Öyleyse her açıdan, hepiniz için Allahû Tealâ’ın bir dizaynını görüyorsunuz: Allahû Tealâ sizlere en güzelini nasip kılıyor her şeyin. Öyleyse bu Allahû Tealâ’nın kalbinizdeki şartları tahakkuk ettirmesi, arkasından da manevî olgunluğu gerçekleştirebilmeniz için rahmetini, fazlını, salâvâtını size göndermesi, Allahû Tealâ’nın sizin her adımınıza karşılık,  sizin en az 3 katınız olmak üzere, size muhteşem Allah’ın ilişkilerinin sonucu olan ni’metleri göndermesi.
 
Öyleyse bu kadarla kalıyor mu? Hayır! Mürşidinizin başına gelen, oradan sizin kalbinize ulaşan feyz. Bu da Allah ile olan ilişkilerinizin, Allah’ın cephesinde vücuda gelen ihsanlarından biri. Sıkıldığınız zaman, huzursuzluğa doğru yaklaştığınız zaman, Allah’ın kalbinize indirdiği sekînet. Sizi sükûnete ulaştıran, bir nevî uyuklama haline götüren ama bütün etrafınızda olan hadiselerden haberdar olduğunuz bir muhteşem noktaya ulaştıran, içinizdeki huzursuzluğu tamamen alan Allahû Tealâ, bunu sekînet adlı nuru ile yapar. 

Öyleyse Allahû Tealâ başınızın üzerine devrin îmâmının ruhunu göndererek sizi sigorta eder. Neye karşı sigorta? Cinlere karşı sigorta, hüddama karşı sigorta yani ve büyüye karşı; sihre karşı sigorta. Şimdi Allahû Tealâ’nın ne kadar çok üzerinizde yardımı olduğunu görebiliyor musunuz sevgili kardeşlerim, sevgili öğrenciler, sevgili dinleyenler? Görebiliyor musunuz? Düşünün ki sizin dışınızdaki insanların hiç birisi, bu söylediğim şeylerden hiç birini bilmiyorlar.

İslâm’ı, İslâm’ın 5 tane şartını yerine getirmekten ibaret zanneden insanlar, Allah’ın üzerinizdeki ni’metlerinin ne kadar muhteşem olduğunun farkında bile değiller. 
Siz, Allah’ın üniversitesinin öğrencileri! Allah’ın gerçekten bahtlı kullarısınız ki Allahû Tealâ size başka insanların bilmediği bu ilmin ötesini, irfanı öğretiyor. 

Öyleyse yaratılışınızdan başlayın! Siz bir fizik vücudun, bir nefsin, bir ruhun sahibisiniz; kâinatta bir benzeriniz yok. 3 vücutlu sizin dışınızda hiçbir mahlûk yok. Allah’a dönecek olan bir ruh taşıyan hiçbir başka canlı mevcut değil; yalnız insan. Bu da Allahû Tealâ ile ilişkilerinizin bir nişanesi değil mi? Sizi üstün kılan şey Allah’tan size verilmiş olan, tekrar Allah’a dönecek olan Allah’ın bir ni’meti içinizde: Ruhunuz. Allah’a gönderdiyseniz, vazifenizi yaptınız; Allah’ın evliyası oldunuz. Sizi Allah’ın evliyası kılan şey ne? Ruhunuzu Allah’a ölmeden evvel ulaştırmayı başarmanız. 

Şimdi bu anlattığım ilişkilerin ışığı altında kendi kendinize sorun sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler! Siz mi başardınız? Bu hedefe ulaşmanızda Allah’ın üzerinizdeki ni’metlerini düşünüyor musunuz? Yaratılış gayesi olarak Allahû Tealâ’nın size ihsan ettiklerini bir düşünün bakalım? Gören gözleriniz, işiten kulaklarınız, konuşabilen ağzınız, koku alabilen bir burnunuz, dil; tat alabilen özellik. Ve bütün iç uzuvlarınız çalışıyor sevgili izleyenler ve dinleyenler! Bunların hepsi ni’met değil mi? Şükretmek gerekmiyor mu? Şu Allahû Tealâ’nın verdiği ni’metleri bir sayın. Aranızda kim şu anda “Ben huzursuzum, ben sıkıntıdayım, ben mutsuzum.” diyorsa o, Allah’ın ni’metlerini saysın. Bunlardan yoksun olan insanların bile mutlu olabildiği bir Allah ilişkisi içerisinde bu insanlar “Ben mutsuzum.” diyorlarsa o zaman Allah’ın kendilerine verdiği ni’metlerinden habersiz bir yaşam içinde oldukları açık.

Allah’a şükredecek çok şeyimiz var sevgili izleyenler ve dinleyenler, sevgili öğrenciler! Allah ile olan ilişkilerinizi iyi değerlendirin. Onların şükrünü ve hamdını eda edin. Allahû Tealâ’nın hepinizi sonsuz mutluluklara ulaştırmasını Yüce Rabbimizden dileyerek Allah ile ilişkiler konusundaki bu sohbetimizi inşaallah burada tamamlamak istiyoruz. Allah, hepinizden razı olsun.


İmam İskender Ali  M İ H R

 TARİHİ: 06.07.2000