Allah’ı Anmak

Zikrullah

Arapça zikir, Türkçe okumak, anmak ve söz etmek anlamına gelir. Kutsal kitabımız Kur’ânı Kerim’in bir ismi de zikirdir. Muhtevasında zikir ve zikrullah çokça geçer. Allah’ın isminin peş peşe tekrarı anlamındadır. Zikrullah, Yüce yaratıcımızın isimlerinden herhangi birinin, bir müddet arka arkaya tekrarına tespih de denir. Allahû Teâlâ, bu ibadete çok özel bir önem verir. Bunun çok önemli bir hikmeti olduğuna inanıyorum. Allah ve onun zikrinden bahsetmek birilerinin hoşuna gitmeyecek ama biz bu yazımızda, zikrullahı değerli kılan hikmetlerin neler olduğunu kur’ân ayetlerinden öğrenmeye çalışalım. Önce, bu konudaki bir kaç ayeti inceleyelim.

 

73/MUZZEMMİL-8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ (tebtîlen).

“Ve Rabbinin İsmi'ni zikret ve her şeyden kesilerek O'na ulaş.”

33/AHZÂB-41-42: Yâ eyyuhellezîne âmenûzkûrullâhe zikren kesîrâ (kesîran). Ve sebbihûhu bukreten ve asîlâ.

“Ey âmenû olanlar! Allah'ı çok zikirle (günün yarısından fazla) zikredin. Ve O'nu, sabah akşam tesbih edin.”

İlk ayette Allah, isminin anılmasını emrediliyor. Emrediliyor diyorum. Çünkü zikir iyidir, yararlıdır. Faydalanırsın gibi ihtiyari bir tavsiye değil. Emir kipi ile verilmiş. Yetmez, her şeyden kesilerek ifadesi ile dünyevi düşüncelerden sıyrılarak, sadece Allah’a yoğunlaşılarak, Zikir yapılması isteniyor. Görüldüğü gibi, bu ifade bir yorum değil, ayetin açık ve net anlamıdır. Başka bir şekilde yorumlamaya imkân yoktur.

İkinci ayette âmenû olanlara hitap ediliyor. Âmenû ifadesinden, tüm Müslümanlara hitap edildiği ileri sürülebilir. Kur’ânı inceleyenler bilir. Rabbimiz bu ifade ile kendisine yönelip, onun yoluna giren Müslümanları kast ediyor. Bu hususun ayrıntısını başka bir yazımıza bırakıp, şimdi sadece konumuz ile ilgili ifadeleri açmaya çalışalım. Ayetin devamında “Allah’ı çok zikirle, zikredin.” Deniliyor. Sonra da sabah, akşam sıfatı ile çok zikrin muhtevası veriliyor. Sabah, Akşam ifadesi ile önemli bir vaktin bu şekilde geçirilmesi isteniyor. Müfessirimiz bunu “Günün yarısından fazla” yorumu ile açıklıyor. O zaman, bu zikir emrinin; sadece namazlarda yapılan sınırlı zikrin ötesinde, (Günlük özel meşguliyetler arasında da, sessiz olarak yapılan) hafi zikir olduğu anlaşılıyor. İki ayet daha inceleyelim.

4/NİSÂ-103: Fe izâ kadaytumus salâte fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum, fe izatma’nentum fe ekîmus salât(salâte), innes salâte kânet alel mu’minîne kitâben mevkûtâ (mevkûten).

“Böylece namazı bitirdiğiniz zaman, artık ayaktayken, otururken ve yan üstü iken (yatarken), (devamlı) Allah'ı zikredin! Daha sonra güvenliğe kavuştuğunuz zaman, namazı erkânıyla kılın. Muhakkak ki namaz, mü'minlerin üzerine, "vakitleri belirlenmiş bir farz" olmuştur.”

Yukarıdaki ilk ayette, namazda ve namazdan sonra zikir yapılması emrediliyor. Ayakta, otururken ve yan üstü yatarken ifadesi, bu zikrin, namazın ötesinde, günlük yaşantımızın bütün vakitlerini kapsamasına işaret ediliyor. Bilindiği gibi günlük yaşantımızda ya ayaktayız veya oturuyoruz. Ya da yatıyoruz. Bu üç hallerimizde de zikir yapmamız isteniyor. Günlük yaşantımızın tüm hallerinde zikir yapılmasındaki hikmeti idrak edemeyen bazı kişiler buna itiraz edebilir. Aşağıdaki ayette, bunu başaranların ulaştıkları idrak seviyesi açıklanıyor.

3/ÂLİ İMRÂN-191: Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim ve yetefekkerûne fî halkıs semâvâti vel ard(ardı), rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ(bâtılan), subhâneke fekınâ azâben nâr (nârı).

“Onlar (ulûl elbab, lüblerin, Allah'ın sır hazinelerinin sahipleri), ayaktayken, otururken, yan üstü yatarken (daima) Allah'ı zikrederler. Ve göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler (ve derler ki): "Ey Rabbimiz! Sen bunları bâtıl olarak (boşuna) yaratmadın. Sen Subhan'sın, artık bizi ateşin azabından koru.”

Görüldüğü gibi, Allah’ın Ulûl elbab sıfatı ile isimlendirdiği, dostlarının sürekli zikir halinde oldukları anlatılıyor. İnsanın çalışma vakitleri ve istirahat (uyurken) halinde zikir yapamayacaklarını iddia eden okuyucumuz olabilir. Onlara Hz. Peygamberimizin “Âlimin uykusu, cahilin ibadetinden hayırlıdır.” Hadisini hatırlatmak isterim. Bu açıklamadan,  Allah dostu âlimler uyurken, kalplerinin otomatik tespih yaptığı anlaşılıyor. Yetmez, aşağıdaki ayette, zikrin cehri (Sesli) olduğu gibi, sessiz, her hangi bir ses çıkarmadan da yapıla bilineceği anlatılıyor.

7/A'RÂF-205: Vezkur rabbeke fî nefsike tedarruan ve hîfeten ve dûnel cehri minel kavli bil guduvvi vel âsâli ve lâ tekun minel gâfilîn (gâfilîne).

“Ve sabah ve akşam vakitlerinde Rabbini kendi kendine, korkarak ve yalvararak, sözün sesli olmayanı ile zikret. Ve gâfillerden olma”

2/BAKARA-239: Fe in hıftum fe ricâlen ev rukbânâ(rukbânen), fe izâ emintum, fezkurûllâhe kemâ allemekum mâ lem tekûnû ta’lemûn (ta’lemûne).

“Fakat eğer (hayatî bir tehlikeden) korkarsanız, o zaman yaya yürürken veya binekte iken (namazınızı kılın). Nihayet emin olduğunuz zaman, (Allah'ı nasıl zikredeceğinizi) siz bilmiyorken size öğrettiği şekilde, artık Allah'ı zikredin.”

Yukarıdaki ayetler yanlış anlamalara meydan vermeyecek kadar açık ve net cevap veriyor. Demek ki, yürürken, binekte (yolculukta) sessiz olarak başkalarını rahatsız etmeden zikir yapılabilirmiş. Bu ayetlerden, zikrullah’ın farz olduğu ve günün en az yarısından fazla yapılmasının, Allah’ın emri olduğu çok açık net olarak anlaşılıyor. Buna itiraz eden olacağını sanmıyorum. Şimdi, Yüce Rabbimizin zikre bu kadar önem vermesinin hikmetini de anlamaya, ayetlerden öğrenmeye çalışalım.

29/ANKEBÛT-45: Utlu mâ ûhıye ileyke minel kitâbi ve ekımıs salât(salâte), innes salâte tenhâ anil fahşâi vel munker(munkeri), ve le zikrullâhi ekber(ekberu), vallâhu ya’lemu mâ tasneûn (tasneûne).

“Kitaptan sana vahyedilen şeyi oku ve salâtı ikâme et (namazı kıl). Muhakkak ki salât (namaz), fuhuştan ve münkerden nehyeder (men eder). Ve Allah'ı zikretmek mutlaka en büyüktür. Ve Allah, yaptığınız şeyleri bilir.”

13/RA'D-28: Ellezîne âmenû ve tatmainnu kulûbuhum bi zikrillâh(zikrillâhi) e lâ bi zikrillâhi tatmainnul kulûb.

“Onlar, âmenûdurlar ve kalpleri, Allah'ı zikretmekle mutmain olmuştur. Kalpler ancak; Allah'ı zikretmekle mutmain olur, öyle değil mi?”

Yukarıdaki ilk ayette, kur’ân okumak, Namaz kılmak ile zikrullah ibadetleri arasında mukayese yapılıyor. Zikrin diğer ibadetlerden büyük, üstün olduğuna işaret ediliyor. Yanlış anlaşılmasın, kur’ân okumak ve namaz kılmak da önemlidir. İbadettir ve zikirdir. Müminin namazı insanı kötülüklerden alıkoyar. Ancak buna rağmen, zikrullah’ın daha değerli ve büyük olduğu belirtiliyor. Bunun hikmetini diğer ayetten anlıyoruz. Kalplerin sadece zikir ile mutmain (Tatmin olmak, doyuma ulaşmak) olduğu bildiriliyor. Zikrin diğer özelliklerini araştırmaya devam edelim.

57/HADÎD-16: E lem ye’ni lillezîne âmenû en tahşea kulûbuhum li zikrillâhi ve mâ nezele minel hakkı ve lâ yekûnû kellezîne ûtûl kitâbe min kablu fe tâle aleyhimul emedu fe kaset kulûbuhum, ve kesîrun minhum fâsikûn (fâsikûne).

Allah'ın zikri ile ve Hakk'tan inen şeyle (Allah'ın nurları ile), âmenû olanların (Allah'a ulaşmayı dileyenlerin) kalplerinin huşû duyma zamanı gelmedi mi? Kendilerine daha önce kitap verilip de böylece üzerinden uzun zaman geçince, artık (zikri unuttukları için) kalpleri katılaşan kimseler gibi olmasınlar. Onlardan çoğu fasıklardır.”

Yukarıdaki ayette, zikir yapılınca Allah katından, Allah dostları hariç, sıradan insanların fizik gözleri ile görülmeyen nurlarının indiği, bunların kalplerimizi yumuşatıp, huşuya ulaşmamızı sağladığı anlatılıyor. Zikir yapmayanların, katı kalpli fasık (Dinden çıkan)’lar olduğunu öğreniyoruz. Allah bizi böyle bir duruma düşmekten korusun.

24/NÛR-21: Yâ eyyuhellezîne âmenû lâ tettebiû hutuvâtiş şeytân(şeytâni), ve men yettebi’ hutuvâtiş şeytâni fe innehu ye’muru bil fahşâi vel munker(munkeri) ve lev lâ fadlullâhi aleykum ve rahmetuhu mâ zekâ minkum min ehadin ebeden ve lâkinnallâhe yuzekkî men yeşâu, vallâhu semî’un alîm (alîmun).

“Ey âmenû olanlar, şeytanın adımlarına tâbî olmayın! Ve kim şeytanın adımlarına tâbî olursa o taktirde (şeytanın adımlarına uyduğu taktirde) muhakkak ki o (şeytan), fuhşu (her çeşit kötülüğü) ve münkeri (inkârı ve Allah'ın yasak ettiklerini) emreder. Ve eğer Allah'ın rahmeti ve fazlı sizin üzerinize olmasaydı (nefsinizin kalbine yerleşmeseydi), içinizden hiçbiri ebediyyen nefsini tezkiye edemezdi. Lâkin Allah, dilediğinin nefsini tezkiye eder. Ve Allah, Sem'î'dir (en iyi işitendir) Alîm'dir (en iyi bilendir).”

Bu Ayette de, Zikir sayesinde Allah katından gelen rahmet ve fazıl nurlarının nefsimizi tezkiye (Afetlerden arınmak) ettiği açıklanıyor. İslam’da dünya ve ahiret mutluluğu, nefsimizin afetlerinden arınmasına bağlıdır. Bilindiği gibi Hz. Âdem atamız ile Havva validemiz cennete şeytanın telkini ve nefislerinin afetleri yüzünden yasaklanan meyveyi yiyip, Cennetten çıkarılmasına sebep oldular. Bu sebeple, nefislerini tezkiye etmek üzere yeryüzüne indirildiler. Bu nedenle İslam’da nefis tezkiyesi farzdır. Bunu sadece zikirle yapabiliyoruz. Bu gerçeklerden, Allah’ın zikrullaha çok özel bir değer vermesinin sebebi anlaşılıyor. Okuyucularımızın bu hususları böyle bilip, kutsal kitabımızdan incelemelerini, bizi hidayete ulaştıracak bir veli Mürşidi arayıp, onun rehberliğinde zikre önem vermeleri dileği ile konumuzu tamamlayalım.

15 Aralık 2017

 

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.                                                                                                                       Lütfi TÜMTÜRK

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile