9. ZİKİR VE DİĞER İBADETLER

Allah’a ulaşmayı kalben dileyerek Rabbe dönüşü (vuslâtı) gerçekleştirmek isteyen herkes ancak, Kur’ân, dua, tövbe, namaz, oruc, hac, birr, zekât, infâk, sadaka, cihad, tebliğ, zikir ve tesbih gibi başlıca vasıta emirleri yerine getirmek suretiyle nefsini tezkiye ettikten sonra vücut bulur.

9.1. KUR’ÂN-I KERİM VE ZİKİR

Allahû Tealâ Kur’ân hakkında birçok âyet-i kerime inzal etmiştir. Kur’ân-ı Kerim hakkında bazen zikir kelimesini kullanmaktadır.

15/HİCR-9: İnnâ nahnu nezzelnez zikre ve innâ lehu le hâfizûn(hâfizûne).
Muhakkak ki zikri (Kur'ân-ı Kerim'i), Biz indirdik. O'nun koruyucuları (da) mutlaka Biziz. 

41/FUSSİLET-41: İnnellezîne keferû biz zikri lemmâ câehum, ve innehu le kitâbun azîz(azîzun). 
Gerçekten onlar, kendilerine zikir (Kur'ân) geldiği zaman (O'nu) inkâr ettiler. Ve muhakkak ki O, Azîz (yüce ve şerefli) bir Kitap'tır. 

41/FUSSİLET-42: Lâ ye’tîhil bâtılu min beyni yedeyhi ve lâ min halfih(halfihî), tenzîlun min hakîmin hamîd(hamîdin). 
Bâtıl, O'nun önünden ve arkasından O'na ulaşamaz. Hakîm (hüküm ve hikmet sahibi) ve Hamîd (Kendisine hamdedilen) (Allah) tarafından indirilmiştir. 

Allahû Tealâ, Allah’a ulaştığımız yolları peygamberlerin Allah’a ulaştıran yolları olarak ifade etmektir ve Allah’a ulaşmak için peygamberlerin ve daha sonra mürşidlerin önünde yapılan ve Furkan Suresinin 70. ve 71. âyet-i kerimelerinde açıklanan tövbeden bahsetmektedir.

4/NİSÂ-26: Yurîdullâhu li yubeyyine lekum ve yehdîyekum sunenellezîne min kablikum ve yetûbe aleykum. Vallâhu alîmun hakîm(hakîmun).
Allah size beyan etmek (açıklamak) ve sizi, sizden öncekilerin kanununa ulaştırmak ve tövbelerinizi kabul etmek ister. Ve Allah Alîm'dir (en iyi bilendir), Hakîm'dir (hüküm ve hikmet sahibidir). 

4/NİSÂ-64: Ve mâ erselnâ min resûlin illâ li yutâa bi iznillâh(iznillâhi). Ve lev ennehum iz zalemû enfusehum câûke festagferûllâhe vestagfera lehumur resûlu le vecedûllâhe tevvâben rahîmâ(rahîmen).
Ve Biz, (hiç) bir resûlü, Allah'ın izniyle kendilerine itaat edilmesinden başka birşey için göndermedik. Ve onlar nefslerine zulmettikleri zaman, eğer sana gelselerdi, böylece Allah'tan mağfiret dileselerdi ve Resûl de onlar için mağfiret dileseydi, mutlaka Allah'ı, (iki tarafın da) tövbelerini (onların tövbesini ve Resûl'ün mağfiret talebini) kabul eden ve rahmet edici olarak bulurlardı. 

11/HÛD-112: Festekim kemâ umirte ve men tâbe meake ve lâ tatgav, innehu bi mâ ta’melûne basîr(basîrun).
Artık sen, sana tövbe ederek, tâbî olanlarla birlikte emrolunduğun gibi istikamet üzere ol. Ve azgınlık yapmayın (aşırı gitmeyin). Muhakkak ki O, yaptıklarınızı görendir. 

11/HÛD-113: Ve lâ terkenû ilâllezîne zalemû fe temessekumun nâru ve mâ lekum min dûnillâhi min evliyâe summe lâ tunsarûn(tunsarûne).
Ve zalim olan kimselere meyletmeyiniz. O taktirde size ateş dokunur. Sizin Allah'tan başka dostunuz yoktur. Sonra yardım olunmazsınız. 

11/HÛD-114: Ve ekımis salâte tarafeyin nehâri ve zulefen minel leyl(leyli), innel hasenâti yuzhibnes seyyiât(seyyiâti), zâlike zikrâ liz zâkirîn(zâkirîne).
Gündüzün iki tarafında ve gecenin gündüze yakın kısmında namazı ikame et. Muhakkak ki haseneler (kazanılan dereceler), seyyiati (kaybedilen dereceleri) giderir. İşte bu, zikredenler için bir öğüttür. 

12/YÛSUF-111: Lekad kâne fî kasasıhim ibretun li ûlîl elbâb(elbâbi), mâ kâne hadîsen yufterâ ve lâkin tasdîkallezî beyne yedeyhi ve tafsîle kulli şey’in ve huden ve rahmeten li kavmin yu’minûn(yu’minûne).
Andolsun ki; onların kıssalarında ulûl' elbab için (sır sahipleri için) bir ibret vardır. Uydurulan bir söz değildir ve lâkin onların ellerindekini tasdik eder ve herşeyi ayrı ayrı açıklar. Mü'min kavim için bir hidayet ve rahmettir. 

Allahû Tealâ, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e Kat'ından bir zikir verdiğini ve hiç kimsenin bu zikirden yüz çevirmemesi gerektiğini ifade etmektedir.

20/TÂHÂ-99: Kezâlike nakussu aleyke min enbâi mâ kad sebak(sebaka), ve kad âteynâke min ledunnâ zikrâ(zikren).
İşte böylece geçmiş olan haberleri sana anlatıyoruz. Ve sana katımızdan Zikri (Kur'ân'ı) verdik. 

20/TÂHÂ-100: Men a’rada anhu fe innehu yahmilu yevmel kıyâmeti vizrâ(vizren).
Kim ondan yüz çevirirse, o zaman muhakkak ki o, kıyâmet günü (ağır) bir yük (kaybettiği dereceleri) yüklenir. 

11/HÛD-120: Ve kullen nakussu aleyke min enbâir rusuli mâ nusebbitu bihî fuâdeke ve câeke fî hâzihil hakku ve mev’ızatun ve zikrâ lil muminîn(muminîne).
Ve sana anlattığımız şeylerin hepsi, resûllerin haberlerindendir. Onlarla senin kalbindeki fuad hassasını (fiziğin ötesindeki idrak) sağlamlaştırırız. Ve bunda (bu haberlerde) sana hak, mü'minlere öğüt ve zikir geldi. 

Kur’ân-ı Kerim’in bir zikir olduğunu yukarıdaki âyet-i kerime’lerden bir kısmı teyid etmektedir. Fakat Kur’ân-ı Kerim zikri ile Muzemmil Suresi 8. Âyet-i Kerimesinde buyurulan zikir birbirinden farklıdır.

73/MUZZEMMİL-8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).
Ve Rabbinin İsmi'ni zikret ve herşeyden kesilerek O'na ulaş. 

Zikir Allah’ın isminin iradi olarak tekrar edilmesidir. 

Bu tekrar sırasında Allah düşünülecektir.

Allah’tan başka hiçbir şeyin düşünülmeyeceği bir zikir asıldır. Allah'tan başka herşeyden kesilmek, ancak böyle bir zikirle mümkün olur. Kalbimizde hatem adı verilen mührün Allah’a açılan kapıdan ayrılıp, iblise açılan kapıyı kapatması ancak Allah isminin tekrarı ile olur. Zikir ibadeti Kur’ân-ı Kerim tilâvetinden de, namaz kılmaktan da daha büyük, yani en büyük ibadetdir.

29/ANKEBÛT-45: Utlu mâ ûhıye ileyke minel kitâbi ve ekımıs salât(salâte), innes salâte tenhâ anil fahşâi vel munker(munkeri), ve le zikrullâhi ekber(ekberu), vallâhu ya’lemu mâ tasneûn(tasneûne).
Kitaptan sana vahyedilen şeyi oku ve salâtı ikâme et (namazı kıl). Muhakkak ki salât (namaz), fuhuştan ve münkerden nehyeder (men eder). Ve Allah'ı zikretmek mutlaka en büyüktür. Ve Allah, yaptığınız şeyleri bilir. 

Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim okumanın, namazın ve zikrin birbirinden ayrı vasıtalar olduğunu açıklamaktadır;

57/HADÎD-16: E lem ye’ni lillezîne âmenû en tahşea kulûbuhum li zikrillâhi ve mâ nezele minel hakkı ve lâ yekûnû kellezîne ûtûl kitâbe min kablu fe tâle aleyhimul emedu fe kaset kulûbuhum, ve kesîrun minhum fâsikûn(fâsikûne).
Allah'ın zikri ile ve Hakk'tan inen şeyle (Allah'ın nurları ile), âmenû olanların (Allah'a ulaşmayı dileyenlerin) kalplerinin huşû duyma zamanı gelmedi mi? Kendilerine daha önce kitap verilip de böylece üzerinden uzun zaman geçince, artık (zikri unuttukları için) kalpleri katılaşan kimseler gibi olmasınlar. Onlardan çoğu fasıklardır. 

5/MÂİDE-91: İnnemâ yurîduş şeytânu en yûkia beynekumul adâvete vel bagdâe fîl hamri vel meysiri ve yasuddekum an zikrillâhi ve anis salâti, fe hel entum muntehûn(muntehûne).
Oysa ki şeytan, şarap ve kumar ile aranıza düşmanlık ve kin sokmak ve, sizi Allah'ı zikretmekten ve namaz kılmaktan alıkoymak ister. Siz artık (bunlara) son verdiniz mi? 

24/NÛR-37: Ricâlun lâ tulhîhim ticâratun ve lâ bey’un an zikrillâhi ve ikâmis salâti ve îtâiz zekâti yehâfûne yevmen tetekallebu fîhil kulûbu vel ebsâr(ebsâru).
Ticaretin ve alışverişin, onları Allah'ın zikrinden, namazı ikame etmekten ve zekâtı vermekten alıkoymadığı adamlar ki (onlar), kalplerin ve gözlerin (dehşetten) döneceği günden korkarlar. 

43/ZUHRÛF-36: Ve men ya’şu an zikrir rahmâni nukayyıd lehu şeytânen fe huve lehu karîn(karînun).
Ve kim Rahmân'ın zikrinden yüz çevirirse, şeytanı ona musallat ederiz. Böylece o (şeytan), onun yakın arkadaşı olur. 

9.2. DUA

Dua insanın yaratıcısına ihtiyaç duyduğunu gösteren ve kula yerini hatırlatan bir taleptir. İnsan yaratıcısını, Hakk olarak kabul etmiş olmalıdır ki, ondan yardım talep etsin. Kulluğun ve Rabb olmanın iki ayrı yeri vardır. Dua kula Allah’ın bir mahlûku olduğunu hatırlatan ve Allah’ın ise Rabb olduğunu, tek ilâh olduğunu hatırlatan ve idrak ettiren esasları muhtevidir. Kısaca dua, kulun Rabbine müracâtıdır, münacâtıdır, yönelmesidir.

7/A'RÂF-55: Ud'û rabbekum tedarruan ve hufyeh(hufyeten), innehu lâ yuhıbbul mu'tedîn(mu'tedîne).
Rabbinize yalvararak ve gizlice dua edin. Muhakkak ki O, haddi aşanları sevmez. 

7/A'RÂF-56: Ve lâ tufsidû fîl ardı ba'de ıslâhıhâ ved'ûhu havfen ve tamaâ(tamaan) inne rahmetallâhi karîbun minel muhsinîn(muhsinîne).
Islâh olduktan sonra yeryüzünde fesat çıkarmayın. Allah'a korkarak ve umutla yalvarın. Şüphesiz ki Allah'ın rahmeti muhsinlere yakındır. 

40/MU'MİN-60: Ve kâle rabbukumud’ûnî estecib lekum, innellezîne yestekbirûne an ibâdetî se yedhulûne cehenneme dâhırîn(dâhırîne). 
Ve Rabbimiz, şöyle buyurdu: "Bana dua ediniz ki size icabet edeyim. Bana kul olmaktan kibirlenenler, muhakkak ki hakir ve zelil olarak cehenneme girecekler." 

2/BAKARA-186: Ve izâ seeleke ıbâdî annî fe innî karîb(karîbun) ucîbu da’veted dâi izâ deâni, fel yestecîbû lî vel yu’minû bî leallehum yerşudûn(yerşudûne).
Ve kullarım sana, Benden sorduğu zaman, muhakkak ki Ben, (onlara) yakınım. Bana dua edilince, dua edenin duasına (davetine) icabet ederim. O halde onlar da Bana (Benim davetime) icabet etsinler ve Bana âmenû olsunlar (Bana ulaşmayı dilesinler). Umulur ki böylece onlar irşada ulaşırlar (irşad olurlar). 

Allahû Tealâ’dan yardım istememiz, Allah’ın kesin emridir. Yardımsız irşâda ulaşmak mümkün değildir. Çünkü, âyet-i kerimenin birinci kısmında, Allah’tan dua ile yardım istememizi, bizden talep ediyor. Fakat Allah’tan gelecek yardımın kulların liyâkatıyla paralel olacağını âyet-i kerimenin sonunda açıklıyor. Bu yardımın dünya ni’metleri olmadığını Allah’ın katında ulvi ni’metlerine sahip olmak için Allah’tan yardım istemenin efdal olduğunu, âyet-i kerimenin sonunda Allah irşâd kelimesiyle işaret ediyor.

İrşâd hedefinin tahakkuku için ise; Allah’a kavuşmayı dileyen kimse, önce Allah’ın resûlüne onun vasıtasıyla da daha sonra Allah’a kavuşacaktır.

Burada da görülüyor ki dua, Allah’a yaklaşmanın, yakın olabilmenin bir vasıtasını teşkil etmektedir.

9.3. TÖVBE

9.3.1. GÜNAHLAR İÇİN TÖVBE

Kur’ân’ı Kerim’de 3 çeşit tövbe vardır.

1. İnsan nefs sahibidir. Günaha ve seyyiata bu sebeple meyyaldir. Bu itibarla günah işleyecektir. Başlangıçta sadece günahlarımızın affı için tövbe ederiz. Bu seviyede zikir yoktur. Bu birinci tip tövbedir. İnsan istediği her an idrak ettiği hatası için Allah’ın affını diler. Ama Allahû Tealâ’nın günahları bağışlayacağı konusunda bir garantisi yoktur. 

31/LOKMÂN-33: Yâ eyyuhen nâsuttekû rabbekum vahşev yevmen lâ yeczî vâlidun an veledihî ve lâ mevlûdun huve câzin an vâlidihî şey’â(şey’en) inne va’dallâhi hakkun fe lâ tegurrennekumul hayâtud dunyâ, ve lâ yagurrennekum billâhil garûr(garûru).
Ey insanlar, Rabbinize karşı takva sahibi olun! Ve o günden korkun ki; baba, oğluna karşılık veremez (yardım edemez). Ve oğul da babasına bir şeyle karşılık veremez. Muhakkak ki Allah'ın vaadi haktır. Öyleyse dünya hayatı sakın sizi aldatmasın. Garur (tagut), Allah'a karşı sakın sizi kandırmasın. 

9.3.2. ALLAH’A ULAŞMAK İÇİN TÖVBE

Kişinin Allah’a ulaşmayı dilediği zaman Allah’ın günahları ilk örtmesi (Enfal-29) sonra da mürşidin önünde yaptığı tövbeyle günahları sevaba çevirmesi ikinci çeşit tövbedir. İkinci tövbe bir merasimle gerçekleşir. Bu merasimde;

  1. Allahû Tealâ
  2. Arşı tutan melekler
  3. Devrin İmamının ruhu (Mu’min-15)
  4. Mürşid
  5. Mürşidin kirâmen kâtibin melekleri
  6. Tövbe eden kişi
  7. Ve kişinin Kirâmen Kâtibin melekleri hazır bulunurlar. Bu tövbe sadece mürşidin sözleri tekrar edilerek yapılır (Nebe-38).

Bu tövbe, Allah’a ulaşmak için irşad makamının önünde yapılan tövbedir. Allah’a ulaşmayı dileyen kişinin örtülmüş olan günahları sevaba çevrilir. (Furkan-70) Günahların sevaba çevrilmesi olayının adı mağfirettir. Allahû Tealâ mağfiretin standardlarını Nisa-64’de vermektedir;

4/NİSÂ-64: Ve mâ erselnâ min resûlin illâ li yutâa bi iznillâh(iznillâhi). Ve lev ennehum iz zalemû enfusehum câûke festagferûllâhe vestagfera lehumur resûlu le vecedûllâhe tevvâben rahîmâ(rahîmen).
Ve Biz, (hiç) bir resûlü, Allah'ın izniyle kendilerine itaat edilmesinden başka birşey için göndermedik. Ve onlar nefslerine zulmettikleri zaman, eğer sana gelselerdi, böylece Allah'tan mağfiret dileselerdi ve Resûl de onlar için mağfiret dileseydi, mutlaka Allah'ı, (iki tarafın da) tövbelerini (onların tövbesini ve Resûl'ün mağfiret talebini) kabul eden ve rahmet edici olarak bulurlardı. 

Sahâbenin talebi üzerine Allahû Tealâ sahâbenin bütün günahlarını affediyor. Peygamber Efendimizin talebi üzerine o günahları bir defa daha affediyor. (sevaba çeviriyor) Furkan-70 ile Nisa-64’ün tam bir tutarlılık içinde birbirini teyit ettiği görülmektedir. Peygamber Efendimiz zamanında sahâbe O’na ulaşmış ve tâbî olmuşlardır. 

48/FETİH-10: İnnellezîne yubâyiûneke innemâ yubâyiûnallâh(yubâyiûnallâhe), yedullâhi fevka eydîhim, fe men nekese fe innemâ yenkusu alâ nefsihî, ve men evfâ bi mâ âhede aleyhullâhe fe se yu’tîhi ecren azîmâ(azîmen).
Muhakkak ki onlar, sana tâbî oldukları zaman Allah'a tâbî olurlar. Onların ellerinin üzerinde (Allah senin bütün vücudunda tecelli ettiği için ellerinde de tecelli etmiş olduğundan) Allah'ın eli vardır. Bundan sonra kim (ahdini) bozarsa, o taktirde sadece kendi nefsi aleyhine bozar (Allah'a verdiği yeminleri, ahdleri yerine getirmediği için derecesini nakısa düşürür). Ve kim de Allah'a olan ahdlerine vefa ederse (yeminini, misakini ve ahdini yerine getirirse), o zaman ona en büyük mükâfat (ecir) verilecektir (cennet saadetine ve dünya saadetine erdirilecektir). 

Mağfirette mutlaka iki taraf olur. Birinci taraf günahları işleyen ve Allah’a ulaşmayı diledikten sonra 12 ihsanla mürşidine ulaşan kişidir. İkinci taraf, irşad makamıdır. Peygamber Efendimiz (S.A.V), kâinatın en büyük mürşidi idi. O’na tâbî olundu. Ve günahlar sevaba çevrildi. Sahabe ile Allah arasındaki ilişkilerde bunun adı, mağfirettir. Sahâbe ile Peygamber Efendimiz (S.A.V) arasındaki ilişkide bunun adışefaattir. 

Şefaati, Allahû Tealâ’dan devrin imamı talep edebilir. Sadece o, bir ni’met olarak o kişinin günahlarının sevaba çevrilmesi konusunda daha kişinin başının üzerine gelmeden evvel talepte bulunur.

40/MU'MİN-7: Ellezîne yahmilûnel arşa ve men havlehu yusebbihûne bi hamdi rabbihim ve yu’minûne bihî ve yestagfirûne lillezîne âmenû, rabbenâ vesi’te kulle şey’in rahmeten ve ilmen fagfir lillezîne tâbû vettebeû sebîleke ve kıhim azâbel cahîm(cahîmi).
Arşı tutan melekler ve onun etrafındaki kişi (devrin imamı), Rab'lerini hamd ile tesbih ederler ve O'na îmân ederler. Ve âmenû olanlar için (Allah'tan) mağfiret dilerler: "Rabbimiz, Sen herşeyi rahmetle (rahmetinle) ve ilimle (ilminle) kuşattın. Böylece (mürşidin önünde) tövbe edenleri ve senin yoluna (Sıratı Mustakîm'e) tâbî olanları mağfiret et (günahlarını sevaba çevir). Onları cehennem azabından koru!” 

Bütün tövbe merasimlerinde eğer kişi Allah’a ulaşmayı dilemiş de 12 tane ihsan almışsa, Nebe Suresinin 38. âyet-i kerimesine göre devrin imamı ve arşı tutan melekler orada hazır bulunurlar. 

78/NEBE-38: Yevme yekûmur rûhu vel melâiketu saffâ(saffen), lâ yetekellemûne illâ men ezine lehur rahmânu ve kâle sevâbâ(sevâben).
O gün, ruh (devrin imamının ruhu) ve (arşı tutan) melekler, saf saf hazır bulunurlar. Rahmân'ın kendisine izin verdiği kişiden başka kimse konuşamaz. Ve (izin verilen) sadece sevap söylemiştir. 

Bu tövbe, Allah’a ulaşmayı dileyen kişinin ruhunun vücudundan ayrılması için elzem bir tövbedir. 

58/MUCÂDELE-22: Lâ tecidu kavmen yu’minûne billâhi vel yevmil âhiri yuvâddûne men hâddallâhe ve resûlehu ve lev kânû âbâehum ve ebnâehum ve ihvânehum ev aşîratehum, ulâike ketebe fî kulûbihimul îmâne ve eyyedehum bi rûhin minhu, ve yudhıluhum cennâtin tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ, radıyallâhu anhum ve radû anhu, ulâike hizbullâh(hizbullâhi), e lâ inne hizballâhi humul muflihûn(muflihûne).
Allah'a ve ahiret gününe (ölmeden önce Allah'a ulaşmaya) îmân eden bir kavmi, Allah'a ve O'nun Resûl'üne karşı gelenlere muhabbet duyar bulamazsın. Ve onların babaları, oğulları, kardeşleri veya kendi aşiretleri olsa bile. İşte onlar ki, (Allah) onların kalplerinin içine îmânı yazdı. Ve onları, Kendinden bir ruh ile destekledi (orada eğitilmiş olan, devrin imamının ruhu onların başlarının üzerine yerleşir). Ve onları, altından nehirler akan cennetlere dahil edecek. Onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Allah, onlardan razı oldu. Ve onlar da O'ndan (Allah'tan) razı oldular. İşte onlar, Allah'ın taraftarlarıdır. Gerçekten Allah'ın taraftarları, onlar, felâha erenler değil mi? 

40/MU'MİN-15: Rafîud deracâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzira yevmet telâk(telâkı).
Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından (Kendisine ulaştırmayı) dilediği kişinin (Allah'a ulaşmayı dilediği için Allah'ın da Kendisine ulaştırmayı dilediği kişinin) üzerine (başının üzerine) Allah'a ulaşma gününün geldiğini (o kişinin ruhuna) ihtar etmek için, emrinden (Allah'ın emrini tebliğ edecek) bir ruh (devrin imamının ruhunu) ulaştırır. 

78/NEBE-39: Zâlikel yevmul hakk(hakku), fe men şâettehaze ilâ rabbihî meâbâ(meâben).
İşte o gün (mürşidin eli Hakk'a ulaşmak üzere öpüldüğü ve ona tâbî olunduğu gün), Hakk günüdür. Dileyen (Allah'a ulaşmayı dileyen) kişi, kendisine Rabbine ulaştıran (yolu, Sıratı Mustakîm'i) yol ittihaz eder. (Allah'a ulaşan kişiye Allah) meab (sığınak, melce) olur. 

25/FURKÂN-70: İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan fe ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât(hasenâtin), ve kânallâhu gafûran rahîmâ(rahîmen).
Ancak kim (mürşidi önünde) tövbe eder (böylece kalbine îmân yazılıp, îmânı artan) mü'min olur ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa, o taktirde işte onların, Allah seyyiatlerini (günahlarını) hasenata (sevaba) çevirir. Ve Allah, Gafur'dur (günahları sevaba çevirendir), Rahîm'dir (rahmet nuru gönderendir). 

25/FURKÂN-71: Ve men tâbe ve amile sâlihan fe innehu yetûbu ilâllâhi metâbâ(metâben).
Ve kim (mürşidi önünde) tövbe eder ve salih amel (nefs tezkiyesi) işlerse, o taktirde muhakkak ki o, tövbesi kabul edilmiş olarak Allah'a ulaşır (hayattayken ruhu Allah'a ulaşır). 

Mürşidin önünde yapılan bu tövbe ile Allahû Tealâ kişiye Rahîm esmasıyla tecelli edecek ve 7 tane de ni’met verecektir.

  1. Devrin imamının ruhu o kişinin başının üzerine gelerek ona muhafız olacaktır. (O kişiye artık büyü, hüddam ve cinler tesir edemezler.)
  2. Kişinin kalbine İmân yazılır
  3. Kişinin bütün günahları sevaba çevrilir.
  4. Ruhu Allah’a doğru yola çıkar
  5. Fizik vücut Allah’a kul olmaya başlar.
  6. Nefs tezkiyeye başlar
  7. İrade güçlenmeye başlar.

Burada artık Allah’a hidayet edici zikir başlamıştır. Bu noktada başlayan zikir her geçen gün artacak kişi velâyet makamlarını aşarak bir gün daimî zikre ulaşacaktır.

  1. Fenâ Makamına (Ruhun Allah’a teslimi)( Nebe 39)
  2. Bekâ Makamına (Ruha indi ilâhide altın taht verilmesi )(En’am127)
  3. Zühd Makamına (Zikrin günün yarısını geçmesi)(Yusuf 20)
  4. Muhsinler Makamına (Fizik vücudun teslimi) (Nisa 125)
  5. Ulûl’elbab Makamına (Daimî Zikir) (Âli İmrân 190-191)
  6. İhlâs makamına (Nefsin teslimi) (Beyyine5)
  7. Salâh Makamınında Tövbe-i Nasûha ulaşmıştır. (Tahrim-8)

9.3.3. TÖVBE-İ NÂSUH

Daimî zikrin bizi ulaştıracağı, külli zikirle yeni ve son bir tövbeye ulaşırız. Bu tövbe “Nasûh” tövbesidir. Ve 3 teslimi gerçekleştirip salâha geçen herkes için zikirde nihai nokta bu noktadır.

Görülüyor ki Allah’a doğru yola çıkmamıza imkân veren tövbe de, hidâyet zikri bulunuyor. Ve 24 saat boyunca zikreder hale geldiğimiz zaman yeni bir tövbeye ulaşıyoruz. Bu tövbe ile İhlâs makamından Salâh makamına geçilir.

66/TAHRÎM-8: Yâ eyyuhâllezîne âmenû tûbû ilâllâhi tevbeten nasûhâ(nasûhan), asâ rabbukum en yukeffire ankum seyyiâtikum ve yudhilekum cennâtin tecrî min tahtihâl enhâru, yevme lâ yuhzîllâhun nebiyye vellezîne âmenû meahu, nûruhum yes'â beyne eydîhim ve bi eymânihim yekûlûne rabbenâ etmim lenâ nûrenâ vagfir lenâ, inneke alâ kulli şey'in kadîr(kadîrun).
Ey âmenû olanlar (Allah'a ulaşmayı dileyenler)! Allah'a Nasuh Tövbesi ile tövbe edin! Umulur ki Rabbiniz, sizin günahlarınızı örter ve sizi altından nehirler akan cennetlere koyar. O gün Allah, nebîleri ve O'nunla beraber olanları mahzun etmez. Onların nurları, önlerinde ve sağlarında koşar. “Rabbimiz, bizim nurumuzu tamamla ve bize mağfiret et (günahlarımızı sevaba çevir). Muhakkak ki Sen, herşeye kaadirsin.” derler. 

Bu tövbe Allah’ın huzurunda yapılır. Bu tövbeden geri dönüş yoktur. Allah bütün günahları örtmesi sebebiyle kabir azabını kaldırır.

9.3.4. GENEL OLARAK TÖVBE

24/NÛR-31: Ve kul lil mu’minâti yagdudne min ebsârihinne ve yahfazne furûcehunne, ve lâ yubdîne zînetehunneillâ mâ zahera minhâ, vel yadribne bi humurihinne alâ cuyûbihinne, ve lâ yubdîne zînetehunne illâ li buûletihinne ev âbâihinne ev âbâi buûletihinne ev ebnâihinne ev ebnâi buûletihinne ev ıhvânihinne ev benî ıhvânihinne ev benî ehavâtihinne ev nisâihinne ev mâ meleket eymânuhunne evit tâbiîne gayri ulîl irbeti miner ricâli evit tıflillezîne lem yazharû alâ avrâtin nisâi, ve lâ yadribne bi erculihinne li yu’leme mâ yuhfîne min zînetihinn(zînetihinne), ve tûbû ilâllâhi cemîan eyyuhel mu’minûne leallekum tuflihûn(tuflihûne).
Ve mü'min kadınlara söyle, bakışlarını indirsinler (haramdan sakınsınlar) ve ırzlarını korusunlar. Zahir olan kısımlar (görünen el, yüz ve ayaklar) hariç, ziynetlerini açmasınlar. Ve başörtülerini yakalarının üzerine koysunlar (örtsünler). Ve ziynetlerini, kocaları veya babaları veya kocalarının babaları veya oğulları veya kocalarının oğulları veya erkek kardeşleri veya erkek kardeşlerinin oğulları veya kız kardeşlerinin oğulları veya kadınlar veya ellerinin altında sahip oldukları (cariyeler) veya erkeklerden, kadına ihtiyaç duymayan hizmetliler veya kadının avret yerlerinin farkına varmayan çocuklar hariç, açmasınlar. Ve gizledikleri ziynetleri bilinsin diye ayaklarını vurmasınlar. Ey mü'minler, hepiniz Allah'a tövbe edin! Umulur ki, böylece felâha eresiniz. 

4/NİSÂ-27: Vallâhu yurîdu en yetûbe aleykum ve yurîdullezîne yettebiûneş şehevâti en temîlû meylen azîmâ(azîmen).
Ve Allah sizin tövbenizi kabul etmek ister, şehvetlerine uyanlar ise, sizin büyük bir meyille (şehvete) meyletmenizi isterler. 

Peygamberlerin tövbe konusundaki yardımları şöyle açıklanıyor.

4/NİSÂ-64: Ve mâ erselnâ min resûlin illâ li yutâa bi iznillâh(iznillâhi). Ve lev ennehum iz zalemû enfusehum câûke festagferûllâhe vestagfera lehumur resûlu le vecedûllâhe tevvâben rahîmâ(rahîmen).
Ve Biz, (hiç) bir resûlü, Allah'ın izniyle kendilerine itaat edilmesinden başka birşey için göndermedik. Ve onlar nefslerine zulmettikleri zaman, eğer sana gelselerdi, böylece Allah'tan mağfiret dileselerdi ve Resûl de onlar için mağfiret dileseydi, mutlaka Allah'ı, (iki tarafın da) tövbelerini (onların tövbesini ve Resûl'ün mağfiret talebini) kabul eden ve rahmet edici olarak bulurlardı. 

Peygamberlerin varisleri her devirde Allah’ın tayin ettiği imamlardır. Allah’ın o kişi için tayin ettigi mürşidin önünde tövbe eden kişiler devrin imamına tâbî olmuşlardır. Artık şeytanın zulmâni ilminin tesiri yoktur. Büyü, sihir ve benzeri şeylerin zararları onlara tesir etmez.

2/BAKARA-102: Vettebeû mâ tetlûş şeyâtînu alâ mulki suleymân(suleymâne) ve mâ kefere suleymânu ve lâkinneş şeyâtîne keferû yuallimûnen nâses sihrâ, ve mâ unzile alâl melekeyni bi bâbile hârûte ve mârût(mârûte), ve mâ yuallimâni min ehadin hattâ yekûlâ innemâ nahnu fitnetun fe lâ tekfur fe yeteallemûne minhumâ mâ yuferrikûne bihî beynel mer’i ve zevcihî, ve mâ hum bi dârrîne bihî min ehadin illâ bi iznillâh(iznillâhi), ve yeteallemûne mâ yadurruhum ve lâ yenfeuhum ve lekad alimû le menişterâhu mâ lehu fîl âhirati min halâkın, ve lebi’se mâ şerev bihî enfusehum lev kânû ya’lemûn(ya’lemûne).
Onlar Süleyman (a.s)'ın mülkü üzerine şeytanların tilavet ettiği (okuduğu) şeylere tâbî oldular (uydular). Süleyman (a.s), inkâr etmedi (sihir yapmadı ve kâfir olmadı). Fakat şeytanlar insanlara, sihri ve Babil şehri'ndeki iki meleğe, Harut ve Marut'a indirilen şeyleri öğretmekle kâfir oldular. Ve oysa onlar, “Biz sadece bir fitneyiz (sizin için bir imtihanız). O halde (sakın sihir ilmini öğrenerek) kâfir olmayın.” demedikçe hiç kimseye bunu öğretmezlerdi. Fakat o ikisinden, bir erkek ile onun karısının arasını açacak şeyler öğreniyorlardı ve de onlar, Allah'ın izni olmadan onunla (sihirle) hiç kimseye zarar verebilecek değillerdir. Ve onlar kendilerine fayda vermeyen, zarar veren şeyleri öğreniyorlar. Ve andolsun ki onlar, onu (sihri ve ona ait bilgileri) satın alan kimsenin ahirette bir nasibi olmadığını kesin olarak öğrendiler. Elbette onunla (sihre karşılık) nefslerini sattıkları şey ne kötü, keşke bilselerdi. 

58/MUCÂDELE-10: İnne men necvâ mineş şeytâni li yahzunellezîne âmenû ve leyse bi dârrihim şey’en illâ bi iznillâh(iznillâhî), ve alâllâhi fel yetevekkelil mû’minûn(mû’minûne).
Muhakkak ki necva (gizli fısıldaşma) şeytandandır, âmenû olanları (ölmeden önce Allah'a ulaşmayı dileyenleri) mahzun etmek içindir. Ve Allah'ın izni olmadıkça onlara bir darlık (sıkıntı) verecek değildir. Öyleyse mü'minler, Allah'a tevekkül etsinler. 

64/TEGÂBUN-11: Mâ esâbe min musîbetin illâ bi iznillâh(bi iznillâhi), ve men yu'min billâhi yehdi kalbeh(kalbehu), vallâhu bikulli şey'in alîm(alîmun). 
Allah'ın izni olmadıkça bir musîbet isabet etmez. Ve kim Allah'a îmân ederse (âmenû olursa), (Allah) onun kalbine ulaşır. Ve Allah, herşeyi en iyi bilendir. 

Allah’a yaklaşmanın, mukarreb olmanın vasıtalarından bir tanesi de tövbedir. Allah’tan günahlarının bağışlanmasını dilemektir. Allah’ın rahmetinden ancak kâfirler ümitsizdir.

9.4. NAMAZIN ZİKİRDEN FARKLILIKLARI

Dinin direği olan namaz konusunda pek çok âyet-i kerime’de açıklama mevcuttur. Namazın kılınması emredilmektedir. Çünkü, namaz Allah’a yaklaştırıcı bir vasıtadır.

96/ALAK-19: Kellâ, lâ tutı’hu vescud vakterib. (SECDE ÂYETİ)
Hayır! Ona itaat etme ve secde et ve (Allah'a) yakın ol! 

Mü’min olan kişinin kıldığı her namaz salih amellerden biri olması ve Allahû Tealâ’nın huzurunda vazife yapılması dolayısıyla hem nefsin tezkiyesini sağlayacak, hem de her namazla alınan dereceler itibariyle Kulu Rabbi’ne yaklaştıracaktır. Namaz da bir zikirdir. Namazda zikrin ağırlığına işaret edilmektedir. Namazın gayesi Allah’ı zikretmektir. Ancak zikirle kılınan bir namaz, zikir oranında huşû ile kılınmış olur.

20/TÂHÂ-14: İnnenî enallâhu lâ ilâhe illâ ene fa’budnî ve ekımis salâte li zikrî.
Muhakkak ki Ben, Ben Allah'ım. Benden başka İlâh yoktur. Öyleyse Bana kul ol ve Beni zikretmek için namazı ikame et! 

Görülüyor ki, asıl olan Allah’ı zikir etmektir.

Namaz burada Allah’ı zikretmenin bir vasıtasıdır. Namaz gibi diğer bütün ibadetler de zikir bakımından dünya hayatını yaşarken Allah’a ulaşmak için vasıta emir hükmündedirler.

Bütün peygamberlerin namaz kıldıklarına dair Kur’ân-ı Kerim’imizde açık deliller vardır. Her peygamber ve O’na tâbî olanlar namaz kılmışlardır ve zikir yapmışlardır.

19/MERYEM-31: Ve cealenî mubâreken eyne mâ kuntu ve evsânî bis salâti vez zekâti mâ dumtu hayyâ(hayyen).
Ve beni nerede bulunursam bulunayım (bulunduğum heryerde) mübarek kıldı. Ve hayatta kaldığım sürece namazı ve zekâtı bana vasiyet etti (emretti). 

10/YÛNUS-87: Ve evhaynâ ilâ mûsâ ve ahîhi en tebevveâ li kavmikumâ bi mısra buyûten vec’alû buyûtekum kıbleten ve ekîmus sâlate, ve beşşiril mu’minîn(mu’minîne).
Musa (A.S) ve kardeşine vahyettik: “İkinizin kavmi için Mısır'a evler yapın ve evlerinizi kıble kılın ve namazı ikame edin. Ve mü'minleri müjdele!” 

Görülüyor ki namaz ibadeti bütün peygamberlere farz emir olarak verilmiştir. Rabbimiz bu farz emrin Allah’ı zikretmek için yerine getirilmesini emrediyor. Çünkü zikir, rızanın kazanılması için asıl unsurdur. Bilindiği gibi, Rad Suresinin 28. âyet-i kerimesinde Rabbimiz buyuruyor.

13/RA'D-28: Ellezîne âmenû ve tatmainnu kulûbuhum bi zikrillâh(zikrillâhi) e lâ bi zikrillâhi tatmainnul kulûb(kulûbu).
Onlar, âmenûdurlar ve kalpleri, Allah'ı zikretmekle mutmain olmuştur. Kalpler ancak; Allah'ı zikretmekle mutmain olur, öyle değil mi? 

Mûtmain olan bir kalp Allah’tan razı olacaktır. Allah’tan razı olunca, Allah da o kişiden razı olacaktır. Hz. İsmail’in de muradı, herkesin Allah’ın rızasına kavuşması idi.

19/MERYEM-55: Ve kâne ye’muru ehlehu bis salâti vez zekâti ve kâne inde rabbihî mardıyyâ(mardıyyen).
Ve o, ehline (halkına ve ailesine) namazı ve zekâtı emrediyordu. Ve o, Rabbinin katında razı olunmuşlardandı. 

Allahû Tealâ Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e şöyle buyuruyor;

20/TÂHÂ-132: Ve’mur ehleke bis salâti vastabir aleyhâ, lâ nes’eluke rızkâ(rızkan), nahnu nerzukuk(nerzukuke), vel âkıbetu lit takvâ.
Ve ehline (ailene ve etrafındakilere) namazı emret ve onun üzerinde (namazda) sabırlı ol. Senden rızık istemiyoruz. Seni, Biz rızıklandırırız. Akibet (en güzel sonuç) takva sahiplerinindir. 

Namaz da bir zikir olduğu halde, Allahû Tealâ’nın zikirden muradı farklıdır. Zikir, herşeyden önce “Allah” isminin herşeyden kesilerek tekrarıdır. Yani “Allah” kelimesi iç dünyamızdaki sesle tekrar edilirken, düşünce sistemimiz herşeyden kesilecek ve sadece Allah üzerinde konsantre olacaktır. Sadece Allah’ı düşünecegiz. Kalbimiz yalnız Allah’a açık olacak.

Görülüyor ki, namaz, Rabbimizin Muzemmil Sûresinde işaret ettigi Allah’ın ismi ile zikret dediği zikirden ayrıdır.

73/MUZZEMMİL-8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).
Ve Rabbinin İsmi'ni zikret ve herşeyden kesilerek O'na ulaş. 

Bunların ayrı şeyler olduğunu aşağıdaki Âyet-i Kerimeler kesin olarak açıklamakta, zikirden ve namazdan ayrı hüviyette iki faktör olarak bahsedilmektedir.

87/A'LÂ-15: Ve zekeresme rabbihî fe sallâ.
Ve (o nefsini tezkiye eden) Rabbinin İsmi'ni zikretti ve de namaz kıldı. 

4/NİSÂ-103: Fe izâ kadaytumus salâte fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum, fe izatma’nentum fe ekîmus salât(salâte), innes salâte kânet alâl mu’minîne kitâben mevkûtâ(mevkûten).
Böylece namazı bitirdiğiniz zaman, artık ayaktayken, otururken ve yan üstü iken (yatarken), (devamlı) Allah'ı zikredin! Daha sonra güvenliğe kavuştuğunuz zaman, namazı erkânıyla kılın. Muhakkak ki namaz, mü'minlerin üzerine, “vakitleri belirlenmiş bir farz “ olmuştur. 

Bu âyet-i kerimede namaz ve zikrin birbirinden farklı oldukları aşikârdır.

Görülüyor ki, zikir, otururken ayakta iken ve yatarken daima yapmamız gereken bir ibadet çeşididir. İnsan için bu üç halin dışında, dördüncü bir hâl yoktur. İnsan ya oturur, ya ayaktadır, ya da yatar. Öyleyse zikir devamlı bir vetiredir. İnsanı mûtmain kılan bir özelliğe sahiptir. Oysa ki, namaz devamlı değildir. Sadece belirli vakitlerde kılınır. Demek ki, zikir kelimesi esas anlamında kullanıldığı zaman namazdan farklıdır.

Mutmain olmanın en önemli vasıtası zikir olarak belirtildiği gibi, namazın, zikir gibi zamanın bütününe değil belli vakitlerde yerine getirilmesi gereken bir farz olduğu da açıktır.

Kur’ân-ı Kerim tilâveti ve namaz, Kur’ân-ı Kerim’imizde zikir olarak kabul edildiği halde, Allah’ın zikirden muradının, bu ikisinden farklı birşey olduğu aşağıdaki âyet-i kerimede ifade buyrulmaktadır.

Bu, asıl zikirdir ve yukarıda izah edilmiştir. Ve bütün ibadetlerden üstündür.

29/ANKEBÛT-45: Utlu mâ ûhıye ileyke minel kitâbi ve ekımıs salât(salâte), innes salâte tenhâ anil fahşâi vel munker(munkeri), ve le zikrullâhi ekber(ekberu), vallâhu ya’lemu mâ tasneûn(tasneûne).
Kitaptan sana vahyedilen şeyi oku ve salâtı ikâme et (namazı kıl). Muhakkak ki salât (namaz), fuhuştan ve münkerden nehyeder (men eder). Ve Allah'ı zikretmek mutlaka en büyüktür. Ve Allah, yaptığınız şeyleri bilir. 

9.5. ORUÇ

Oruç ve zikir takva sahibi olmanın yoludur. Takva sahibi olabilmek ise oruçlu iken zikretmekle daha kolaydır. Çünkü; oruçlu insan nefsi ile cihaddadır. En büyük cihad ise nefs ile yapılan cihaddır. İşte bu cihadı kolaylaştıran şey, insanın açlık ve susuzluk duygusunu Allah’ın mahvetmesidir. Bu konudaki yardımın ulaşması ise ancak zikirle mümkündür. Tasavvufta olan kişinin tasavvufun dışındakilerden farklı olarak, orucu büyük bir zevkle tutmaları ve oruçtaki huzuru yaşamaları, zikir sayesindedir. Allah’a ulaşmayı dileyen kişiye Allah’ın yardımları gelecek oruç tutmayı, namaz kılmayı, zikir yapmayı Allah sevdirecektir.

2/BAKARA-183: Yâ eyyuhâllezîne âmenû kutibe aleykumus sıyâmu kemâ kutibe alellezîne min kablikum leallekum tettekûn(tettekûne).
Ey âmenû olanlar! Oruç, sizden öncekilerin üzerine yazıldığı (farz kılındığı) gibi sizin üzerinize de yazıldı (farz kılındı). Umulur ki böylece siz takva sahibi olursunuz. 

Oruç emri takvaya erişmemizde en önemli emirdir. Çünkü Allah “Sabır ve orucun ecri Bana aittir. Onu Ben takdir ederim.” buyuruyor.

9.6. HAC

Zikir hac ibadetinin bir parçasıdır. 

2/BAKARA-200: Fe izâ kadaytum menâsikekum fezkurûllâhe ke zikrikum âbâekum ev eşedde zikrâ(zikren), fe minen nâsi men yekûlu rabbenâ âtinâ fîd dunyâ ve mâ lehu fîl ahirati min halâk(halâkın).
Böylece (hacca ait) ibadetlerinizi (ve kuralları) tamamladığınız zaman, artık atalarınızı zikrettiğiniz gibi, hatta daha kuvvetli bir zikirle Allah'ızikredin. Fakat insanlardan kim: “Rabbimiz bize dünyada ver.” derse, ahirette onun bir nasibi yoktur. 

9.7. CİHAD, İNFAK VE ZİKİR

Zikrin cihad’dan ve Allah yolunda infak etmekten daha üstün bir amel olduğunu Peygamber Efendimiz (S.A.V) bir hadisi şerifinde “Âdemoğlu zikrullâh’dan daha ziyade kendisini Allah’ın azabından koruyabilecek bir amel işlememiştir” buyurmuştur.

Ashabın “Allah uğrunda cihad etmek de zikrullâh’ın yerini tutmaz mı?” sorusuna Peygamber Efendimiz (S.A.V); “Allah uğrunda cihad da bu dereceyi tutamaz Fe izâ kadaytum menâsikekum fezkurûllâhe ke zikrikum âbâekum ev eşedde zikrâ(zikren), fe minen nâsi men yekûlu rabbenâ âtinâ fîd dunyâ ve mâ lehû fîl ahirati min halâk(halâkın). Ancak kılıcın ile kırılıncaya kadar vuruşup üç kılıç eskitirsen yani ciddi ve devamlı harp hali ile bu dereceyi alabilirsin,” buyurmuştur. (Taberani; Muazdan)

Akşam ve sabah Allahû Tealâ’yı zikretmek, Allah yolunda kılıçların kırılmasından ve yine Allah uğrunda malı saçarcasına infakdan efdaldir.

Peygamber Efendimiz (S.A.V) “Amellerinizin en hayırlısını, Allah Katında en makbulünü ve derecelerinizi en çok yükseltecek olanını, altın ve gümüş infakından daha hayırlısını, hatta düşman karşısında öldürmek ve ölmekten daha hayırlısını size bildireyim mi?” deyince, Ashab;

-Bildir, Ey Allah'ın Resûlü, dediler.

Peygamber Efendimiz (S.A.V):

-Allah’ı daima zikretmektir, buyurdular. (Tirmizi ibn Mace ve Hakîm , Ebu Berda’dan)

8/ENFÂL-63: Ve ellefe beyne kulûbihim, lev enfakte mâ fîl ardı cemîan mâ ellefte beyne kulûbihim ve lâkinnallâhe ellefe beynehum, innehu azîzun hakîm(hakîmun).
Ve onların kalplerinin arasını (sevgiyle) birleştirdi. Eğer yeryüzündeki şeylerin hepsini infâk etseydin (verseydin), onların kalplerinin arasını birleştiremezdin. Ve lâkin Allah, onların arasını birleştirdi. Muhakkak ki O; Azîz'dir, Hakîm'dir. 

Zekât ve sadaka vermek, cihâdın mal ile yapılanıdır. Allah yolunda zekât vermek, sadaka vermek, nefsin tezkiyesi için kolaylık sağlar. Çünkü nefsin afetlerinden biri cimriliktir. İnsanı cimrilikten kurtaracak ve cömertliğe ulaştıracak köprü zikir köprüsüdür. Ancak, zikirle nefsimizi tezkiye ederiz ve verdiklerimiz bize ağır gelmez. Her gün zekât vermenin huzurunu biraz daha duyarak zikirle tezkiye olur ve cömertliğe yaklaşırız. 9/TEVBE-103: Huz min emvâlihim sadakaten tutahhiruhum ve tuzekkîhim bihâ ve salli aleyhim, inne salâteke sekenun lehum, vallâhu semîun alîm(alîmun).
Onların mallarından sadaka olarak al ve onunla, onları temizle ve tezkiye et ve onlara dua et, muhakkak ki; senin duan onlar için bir sekînedir (sukûnettir). Ve Allah; Sem'î (en iyi işiten)dir, Alîm (en iyi bilen)dir. 

2/BAKARA-110: Ve ekîmus salâte ve âtûz zekât(zekâte), ve mâ tukaddimû li enfusikum min hayrin tecidûhu indallâh(indallâhi) innallâhe bi mâ ta’melûne basîr(basîrun).
Ve, namazı ikâme edin (kılın), ve zekâtı verin. Nefsleriniz için hayır olarak ne takdim ettiniz (sundunuz) ise , onu Allah'ın indinde bulursunuz. Muhakkak ki Allah, amellerinizi en iyi görendir. 

2/BAKARA-261: Meselullezîne yunfikûne emvâlehum fî sebîlillâhi ke meseli habbetin enbetet seb’a senâbile fî kulli sunbuletin mietu habbetin, vallâhu yudâifu li men yeşâu, vallâhu vâsiun alîm(alîmun).
Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, her sünbülünde (başağında) yüz adet tane (tohum) olmak üzere, yedi sünbül (başak) veren bir tek tohumun durumu gibidir. Allah, dilediği kimse için (onun rızkını) kat kat artırıp verir. Ve Allah Vâsi'dir, Alîm'dir. 

2/BAKARA-274: Ellezîne yunfikûne emvâlehum bil leyli ven nehâri sirran ve alâniyeten fe lehum ecruhum inde rabbihim, ve lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).
Mallarını gece ve gündüz, gizli ve aşikâr (Allah yolunda) infâk edenler (verenler), işte onların ecirleri (mükâfatları) Rab'lerinin katındadır. Onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmazlar. 

47/MUHAMMED-38: Hâ entum hâulâi tud’avne li tunfikû fî sebîlillâh(sebîlillâhi), fe minkum men yebhal(yebhalu), ve men yebhal fe innemâ yebhalu an nefsih(nefsihî), vallâhul ganiyyu ve entumul fukarâu, ve in tetevellev yestebdil kavmen gayrekum summe lâ yekûnû emsâlekum.
İşte siz böylesiniz. Allah yolunda infâk etmeye davet edilirsiniz, buna rağmen sizden bir kısmınız cimrilik yapar. Ve kim cimrilik yaparsa o taktirde sadece kendi nefsi için cimrilik yapar. Ve Allah Gani'dir (zengindir). Ve sizler fakirsiniz. Ve eğer siz (haktan) dönerseniz, (sizi) sizden başka bir kavimle değiştirir. Sonra onlar sizin gibi (cimri) olmazlar. 

Cihad da Allah’ı zikretmenin vasıtalarından biridir. Zikir vesilesidir. Yani hedef Allah’ı devamlı zikretmektir. Fakat kalpte Allah ismini devamlı zikretmek gerektiği gibi, zahirdeki amellerimiz sırasında da daima Allah’ı zikreder halde olmalıyız. İşte cihad da bu nedenle Allah’ı zikretme vasıtalarından sadece biridir. Allah yolunda nefsi ile cihad etmek iki anlamlıdır. Zâhiren İslâm’ın düşmanları ile fizik olarak harp etmek, savaşmaktır. Bâtınen ise zikir vasıtasıyla nefsi ile Mucâdele etmektir. Saadet bu Mucâdelenin bu cihâdın arkasından gelecektir.

9/TEVBE-20: Ellezîne âmenû ve hâcerû ve câhedû fî sebîlillâhi bi emvâlihim ve enfusihim a'zamu dereceten indallâh(indallâhi) ve ulâike humul fâizûn (fâizûne).
Âmenû olan ve hicret (göç) eden kimselerin, malları ve canları ile Allah yolunda cihad eden kimselerin, Allah'ın katında en büyük dereceleri vardır. Ve işte onlar, onlar kurtuluşa erenlerdir. 

29/ANKEBÛT-69: Vellezîne câhedû fînâ le nehdiyennehum subulenâ ve innallâhe le meal muhsinîn(muhsinîne). 
Ve Bizim uğrumuzda (nefsleri ile ve Allah'ın düşmanları ile) cihad edenleri, mutlaka Bizim yollarımıza (Sıratı Mustakîmler'e) hidayet ederiz (ulaştırırız). Ve muhakkak ki Allah, mutlaka muhsinlerle beraberdir. 

5/MÂİDE-35: Yâ eyyuhâllezîne âmenûttekûllâhe vebtegû ileyhil vesîlete ve câhidû fî sebîlihi leallekum tuflihûn(tuflihûne).
Ey âmenû olanlar (Allah'a ulaşmayı, teslim olmayı dileyenler); Allah'a karşı takva sahibi olun ve O'na ulaştıracak vesileyi isteyin. Ve O'nun yolunda cihad edin. Umulur ki böylece siz felâha erersiniz. 

29/ANKEBÛT-6: Ve men câhede fe innemâ yucâhidu li nefsihî, innallâhe le ganiyyun anil âlemîn(âlemîne).
Ve kim cihad ederse, o taktirde sadece kendi nefsi için cihad eder. Muhakkak ki Allah, âlemlerden müstağnidir (hiçbir şeye ihtiyacı yoktur). 

22/HACC-78: Ve câhidû fillâhi hakka cihâdih(cihâdihî), huvectebâkum ve mâ ceale aleykum fid dîni min harac(haracin), millete ebîkum ibrâhîm(ibrâhîme), huve semmakumul muslimîne min kablu ve fî hâzâ li yekûner resûlu şehîden aleykum ve tekûnû şuhedâe alen nâs(nâsi), fe ekîmûs salâte ve âtuz zekâte va’tesımû billâh(billâhi), huve mevlâkum, fe ni’mel mevlâ ve ni’men nasîr(nasîru).
Ve Allah'da hakkıyla cihad edin. O, sizi seçti. Dînde sizin için bir zorluk kılmadı ki; o, babanız İbrâhîm (A.S)'ın dînidir. O, sizi daha önce de “müslümanlar” (Allah'a teslim olanlar) olarak isimlendirdi. Bunda da (Kur'ân-ı Kerim'de de), resûl size şahit olsun ve siz de insanlara şahitler olasınız diye. Öyleyse namazı ikame edin (kılın), zekâtı verin, Allah'a sarılın (Allah'ın Zat'ında yok olun). O, sizin Mevlâ'nız. (O), ne güzel Mevlâ (dost) ve ne güzel yardımcı. 

Allahû Tealâ insanların kalplerini uzlaştırmanın, ancak Allah’ın yardımıyla tahakkuk edeceğini ifade etmektedir. Allah’ın yardımı kişinin liyâkatı ile paralel oluşur ve gelişir. Kişinin liyâkatını arttıran ve Allah’ın herkese kâfi gelecek yardımını sağlayan temel fiilimiz ise zikirdir.8/ENFÂL-62: Ve in yurîdû en yahdeûke fe inne hasbekallâh(hasbekallâhu), huvellezî eyyedeke bi nasrihî ve bil mu'minîn(mu'minîne).
Ve eğer sana hile yapmak isterlerse, o taktirde muhakkak ki Allah, sana kâfidir. Yardımı ile seni ve mü'minleri destekleyen, O'dur. 

8/ENFÂL-63: Ve ellefe beyne kulûbihim, lev enfakte mâ fîl ardı cemîan mâ ellefte beyne kulûbihim ve lâkinnallâhe ellefe beynehum, innehu azîzun hakîm(hakîmun).
Ve onların kalplerinin arasını (sevgiyle) birleştirdi. Eğer yeryüzündeki şeylerin hepsini infâk etseydin (verseydin), onların kalplerinin arasını birleştiremezdin. Ve lâkin Allah, onların arasını birleştirdi. Muhakkak ki O; Azîz'dir, Hakîm'dir. 

8/ENFÂL-64: Yâ eyyuhân nebiyyu hasbukallâhu ve menittebeake minel mu'minîn(mu'minîne).
Ey Peygamber! Allah, sana ve mü'minlerden sana tâbî olanlara kâfidir. 

Rabbimiz adâleti ve sadâkati ön planda tutmaktadır. 

60/MUMTEHİNE-8: Lâ yenhâkumullâhu anillezîne lem yukâtilûkum fîd dîni ve lem yuhricûkum min diyârikum en teberrûhum ve tuksitû ileyhim, innallâhe yuhıbbul muksitîn(muksitîne).
Allah, dîn konusunda sizinle savaşmamış ve sizi yurdunuzdan çıkarmamış olan kimselere iyilik etmenizden ve onlara adaletle davranmanızdan sizi nehyetmez (yasaklamaz). Muhakkak ki Allah, adaletli olanları (adaletle davrananları) sever. 

Bütün güçlüklerin çözümünün sabıra ve zikre bağlı olduğu ifade buyrulmaktadır. Zikir her problemin çözümünde en güçlü anahtardır. Çünkü zikir herşeyden kesilerek sadece Allahû Tealâ ile karşı karşıya kalmanıza imkân verir ve böylece felâha (kurtuluşa) ulaşırız.

8/ENFÂL-45: Yâ eyyuhâllezîne âmenû izâ lekîtum fieten fesbutû vezkurullâhe kesîran leallekum tuflihûn(tuflihûne).
Ey âmenû olanlar! Bir toplulukla karşılaştığınız zaman artık sebat edin ve Allah'ı çok zikredin ki; böylece felâha eresiniz. 

9.8-. KALPİN ZİKİRLE NURLANMASI

Zikir, nefsin kalbinin Allah’a açılan kapısı üzerindeki hatem’in (mührün, perdenin) o kapıdan ayrılmasını ve şeytana açılan kapıyı kapatmasını sağlar. Zikirden önce şeytanın kapısı açık, Allahû Tealâ’nın kapısı kapalı olduğu için kalbimize sadece zulmet girerken ve kalbimizi daha karanlık yaparken zikirle birlikte Allah’ın kapısı (Takva kapısı) açılmakta, şeytanın kapısı (Füccur kapısı) kapanmaktadır.

Takva kapısı açık kaldıkça oradan sadece Allah’ın Rahmet adını verdiği Nuru, kalbe girecek ve onu dolduracaktır. kalbe, zikir yaptığımız sürece devamlı rahmet (nur) ulaşacaktır. Aşağıdaki âyet-i kerime bu gerçeği açıklamaktadır. Huşû müessesesi zikirle artar ve aynı oranda artar.

Zikirden vazgeçmek, şeytana ait kapıyı açacağından O’nun bize musallat olmasını mümkün kılar. 

5/MÂİDE-91: İnnemâ yurîduş şeytânu en yûkia beynekumul adâvete vel bagdâe fîl hamri vel meysiri ve yasuddekum an zikrillâhi ve anis salâti, fe hel entum muntehûn(muntehûne).
Oysa ki şeytan, şarap ve kumar ile aranıza düşmanlık ve kin sokmak ve, sizi Allah'ı zikretmekten ve namaz kılmaktan alıkoymak ister. Siz artık (bunlara) son verdiniz mi? 

43/ZUHRÛF-36: Ve men ya’şu an zikrir rahmâni nukayyıd lehu şeytânen fe huve lehu karîn(karînun).
Ve kim Rahmân'ın zikrinden yüz çevirirse, şeytanı ona musallat ederiz. Böylece o (şeytan), onun yakın arkadaşı olur. 

Ve böylece şeytanın nüfuz sahası içinde oluruz. Şeytanın niyeti ise hiçbir zaman insanların hayrına değildir. 

5/MÂİDE-91: İnnemâ yurîduş şeytânu en yûkia beynekumul adâvete vel bagdâe fîl hamri vel meysiri ve yasuddekum an zikrillâhi ve anis salâti, fe hel entum muntehûn(muntehûne).
Oysa ki şeytan, şarap ve kumar ile aranıza düşmanlık ve kin sokmak ve, sizi Allah'ı zikretmekten ve namaz kılmaktan alıkoymak ister. Siz artık (bunlara) son verdiniz mi? 

Bu âyet-i kerime çok açık bir şekilde Allah’ı zikretmekle (Allah’ın ismini tekrar etmekle) namazın ayrı ayrı şeyler olduğunu ifade etmektedir.

Zikrin namazdan ve zekâttan ayrı bir ibadet olduğunu Nur Suresinin 37. âyet-i kerimesi de açıklıyor: 

24/NÛR-37: Ricâlun lâ tulhîhim ticâratun ve lâ bey’un an zikrillâhi ve ikâmis salâti ve îtâiz zekâti yehâfûne yevmen tetekallebu fîhil kulûbu vel ebsâr(ebsâru).
Ticaretin ve alışverişin, onları Allah'ın zikrinden, namazı ikame etmekten ve zekâtı vermekten alıkoymadığı adamlar ki (onlar), kalplerin ve gözlerin (dehşetten) döneceği günden korkarlar. 

Zikir, gönül gözünün açılmasına vesiledir. Zikir sırasında kalpte mevcut olan bir mührün (perdenin) şeytana dönük kapıyı kapatmak suretiyle, devamlı Allah’a dönük kapının açık olmasını sağlar. Zikrin yapılmaması halinde, şeytana açık olan kapıdan şeytanın zulmâni karanlığı girerek kalp aynasının üzerini perdeleyeceği anlatılmaktadır.

Kişi zikrettikçe İndi İlahi’den ikişer ikişer nurlar (Rahmet + Salâvât ,Fazıl + Salâvât) o kişinin kalbine gelir. Salâvât bir kargo uçağı gibi Allah’ın katından rahmet ve fazl göğsümüze getirir.Göğsümüz En’am 125’te belirtildiği gibi şerhedilmiş, kalbimize giden rahmet yolu açılmışsa bu yoldan kalbimize rahmet ve fazl kalbe girerek nefs tezkiyesini gerçekleştirir.

6/EN'ÂM-125: Fe men yuridillâhu en yehdiyehu yeşrah sadrahu lil islâm(islâmi), ve men yurid en yudıllehu yec’al sadrahu dayyikan haracen, ke ennemâ yassa’adu fîs semâi, kezâlike yec’alûllâhur ricse alâllezîne lâ yu’minûn(yu’minûne).
Öyleyse Allah kimi Kendisine ulaştırmayı dilerse onun göğsünü yarar ve (Allah'a) teslime (İslâm'a) açar. Kimi dalâlette bırakmayı dilerse, onun göğsünü semada yükseliyormuş gibi daralmış, sıkıntılı yapar. Böylece Allah, mü'min olmayanların üzerine azap verir. 

39/ZUMER-22: E fe men şerahallâhu sadrahu lil islâmi fe huve alâ nûrin min rabbih(rabbihi), fe veylun lil kâsiyeti kulûbuhum min zikrillâh(zikrillâhi), ulâike fî dalâlin mubîn(mubînin).
Allah kimin göğsünü İslâm için (Allah'a teslim için) yarmışsa artık o, Rabbinden bir nur üzere olur, değil mi? Allah'ın zikrinden kalpleri kasiyet bağlayanların vay haline! İşte onlar, apaçık dalâlet içindedirler. 

Allah’ın nurlarının kalbe ulaşması için göğsümüzün şerhedilmesi, göğsümüzden kalbimize nur yolunun açılması gerekir. 

Eğer bir kişi âmenu olmuşsa (Allah’a ulaşmayı, teslim olmayı dilemişse); Allah onun kalbindeki ekinneti kaldırıp, mührü açacak, küfrü alıp, ihbat koyacaktır. O kişinin kalbini kendisine döndürecek, göğsünden kalbine ulaşan nur yolunu açacak, kalbin içine ulaşan %2 rahmetiyle huşû oluşturacaktır. 

Bu huşûyla o kişi mürşidinin önünde tövbe alacaktır. Bu tövbe ile Allah o kişinin kalbine “îmân” yazacaktır. Artık îmânı artan mü’min kişi için zikir yaptığı zaman kalbin nurlanmasını engelleyen hiçbir engel kalmamıştır. Artık kişi, yedi kalp şartının sahibi olması sebebiyle zikir yaptıkları halde kalpleri kararanlardan değildir. 

7 kalp şartı

  1. Allah kalpteki ekinneti alır
  2. Allah kalpte bulunan mührü açar
  3. Allah kalbin içine ihbatı koyar
  4. Allahû Tealâ kalbe hidayetle ulaşır
  5. Allah kalbi Kendisine döndürür
  6. Allah göğüsten kalbe bir nur yolu açar
  7. Allah kalbin içine îmânı yazar
  8. Mürşidin önünde tövbe etmiş bu kişi zikir sebebiyle âmilüssalihata başlamıştır.

25/FURKÂN-70: İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan fe ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât(hasenâtin), ve kânallâhu gafûran rahîmâ(rahîmen).
Ancak kim (mürşidi önünde) tövbe eder (böylece kalbine îmân yazılıp, îmânı artan) mü'min olur ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa, o taktirde işte onların, Allah seyyiatlerini (günahlarını) hasenata (sevaba) çevirir. Ve Allah, Gafur'dur (günahları sevaba çevirendir), Rahîm'dir (rahmet nuru gönderendir). 

Bu zikir insanın kalbine nurların ikişer ikişer girmesini sağlar. Bütün insanların kalbi başlangışta kapkaranlıktır. Ondokuz afetle kaplıdır. Ama zikrederek Allah’ın nurlarını davet eden kişinin kalbi nurlanır.

39/ZUMER-23: Allâhu nezzele ahsenel hadîsi kitâben muteşâbihen mesâniye takşaırru minhu culûdullezîne yahşevne rabbehum, summe telînu culûduhum ve kulûbuhum ilâ zikrillâh(zikrillâhi), zâlike hudallâhi yehdî bihî men yeşâu, ve men yudlilillâhu fe mâ lehu min hâd(hâdin). 
Allah, ihdas ettiği (nurların) ahsen olanlarını (rahmet, fazl ve salâvâtı), ikişer ikişer (salâvât-rahmet ve salâvât-fazl), Kitab'a müteşabih (benzer) olarak indirdi. Rab'lerinden huşû duyanların ciltleri ondan ürperir. Sonra onların ciltleri ve kalpleri Allah'ın zikriyle yumuşar, sükûnet bulur (yatışır). İşte bu, Allah'ın hidayetidir, dilediğini onunla hidayete erdirir. Ve Allah, kimi dalâlette bırakırsa artık onun için bir hidayetçi yoktur. 



Bu sebeple nurlar Kur’ân’ın âyetleri muhafaza etmesi gibi kitaba müteşabih olarak ikişer ikişer gelir. Ve kalbi huşûya ulaştırır, aydınlatır, titretir. 

Taşıyıcı nur olan rahmet, fazl ve salâvâtı kalbe ulaştırır. Fazıllar ruhtaki hasletleri temsil etmektedir. İmân kelimesinin etrafına yerleşir. Çünkü fazılların orada kalıcı olabilmeleri için îmân kelimesinin bir çekim alanı mevcuttur. Zikir arttıkça nurlanma, aydınlık kalıcı olarak artar. Afetler azalır. Kişinin nefsini ıslâh etmesi olayı budur.

Daimî zikre ulaşmış olan kişi kalbinde hiç karanlık kalmamış, bütün afetlerinden kurtulmuş olan kişidir.

3/ÂLİ İMRÂN-191: Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim ve yetefekkerûne fî halkıs semâvâti vel ard(ardı), rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ(bâtılan), subhâneke fekınâ azâben nâr(nârı). 
Onlar (ulûl elbab, lüblerin, Allah'ın sır hazinelerinin sahipleri), ayaktayken, otururken, yan üstü yatarken (daima) Allah'ı zikrederler. Ve göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler (ve derler ki): "Ey Rabbimiz! Sen bunları bâtıl olarak (boşuna) yaratmadın. Sen Subhan'sın, artık bizi ateşin azabından koru. 

  1. Zikir farzdır. Zikir Muzemmil Suresinin 8. âyeti ile üzerimize farz kılınmıştır. 

    73/MUZZEMMİL-8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).
    Ve Rabbinin İsmi'ni zikret ve herşeyden kesilerek O'na ulaş. 

  2. Çok zikir farzdır. Ahzab Suresi 41. âyetinde daha çok zikir emri ile karşılaşıyoruz. 

    33/AHZÂB-41: Yâ eyyuhâllezîne âmenûzkûrullâhe zikren kesîrâ(kesîran).
    Ey âmenû olanlar! Allah'ı çok zikirle (günün yarısından fazla) zikredin. 

  3. Daimî zikir farzdır. Ve Âli İmrân 191 ve Nisa 103’te görüldüğü gibi zikrin aralıksız yapılması üzerimize farz kılınmıştır. 

    3/ÂLİ İMRÂN-191: Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim ve yetefekkerûne fî halkıs semâvâti vel ard(ardı), rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ(bâtılan), subhâneke fekınâ azâben nâr(nârı). 
    Onlar (ulûl elbab, lüblerin, Allah'ın sır hazinelerinin sahipleri), ayaktayken, otururken, yan üstü yatarken (daima) Allah'ı zikrederler. Ve göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler (ve derler ki): "Ey Rabbimiz! Sen bunları bâtıl olarak (boşuna) yaratmadın. Sen Subhan'sın, artık bizi ateşin azabından koru. 

    4/NİSÂ-103: Fe izâ kadaytumus salâte fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum, fe izatma’nentum fe ekîmus salât(salâte), innes salâte kânet alâl mu’minîne kitâben mevkûtâ(mevkûten).
    Böylece namazı bitirdiğiniz zaman, artık ayaktayken, otururken ve yan üstü iken (yatarken), (devamlı) Allah'ı zikredin! Daha sonra güvenliğe kavuştuğunuz zaman, namazı erkânıyla kılın. Muhakkak ki namaz, mü'minlerin üzerine, “vakitleri belirlenmiş bir farz “ olmuştur. 

9.9. TEBLİĞ (DAVET)

Allah’ın yoluna davet asıldır. Fakat bu davet kılıçla değil, hikmetle ve güzel sözle yapılacaktır. Ve bu yapılırken de zikir devam edecektir. Zikir konusunda gevşek davranmaya müsaade yoktur.

16/NAHL-125: Ud’u ilâ sebîli rabbike bil hikmeti vel mev’ızatil haseneti ve câdilhum billetî hiye ahsen(ahsenu), inne rabbeke huve a’lemu bi men dalle an sebîlihî ve huve a’lemu bil muhtedîn(muhtedîne). 
Rabbinin yoluna (Allah'a ulaştıran yola, Sıratı Mustakîm'e) hikmetle ve güzel (pozitif dereceler kazandıracak) öğütle davet et. Onlarla en güzel şekilde mücâdele et. Muhakkak ki senin Rabbin, O'nun yolundan (Sıratı Mustakîm'den) sapanları (dalâlete düşenleri) ve hidayete erenleri bilir. 

17/İSRÂ-53: Ve kul li ibâdî yekûlûlletî hiye ahsen(ahsenu), inneş şeytâne yenzegu beynehum, inneş şeytâne kâne lil insâni aduvven mubînâ(mubînen).
Ve kullarıma de ki: “En güzeli (sözü) söylesinler!” Muhakkak ki şeytan, onların aralarını bozar (fesat çıkarır). Muhakkak ki o, insana apaçık düşmandır. 

20/TÂHÂ-42: İzheb ente ve ehûke bi âyâtî ve lâ teniyâ fî zikrî.
Sen ve kardeşin, âyetlerimle (mucizelerimle) gidin ve Benim zikrimi (Beni zikretmeyi) ihmal etmeyin (daimî zikirde olun). 

20/TÂHÂ-43: İzhebâ ilâ fir’avne innehu tagâ.
Firavuna ikiniz gidin. Muhakkak ki o, azdı. 

20/TÂHÂ-44: Fe kûlâ lehu kavlen leyyinen leallehu yetezekkeru ev yahşâ.
O zaman ona, yumuşak söz söyleyin. Böylece o, tezekkür eder (anlar) veya huşû duyar. 

Her devirde insanları Allah’a davet eden Allah’ın resûlleri vardır.

7/A'RÂF-35: Yâ benî âdeme immâ ye’tiyennekum rusulun minkum yekussûne aleykum âyâtî fe menittekâ ve asleha fe lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).
Ey Âdemoğulları! Sizin içinizden, size âyetlerimi anlatan (kıssa eden) resûller geldiği zaman, bundan sonra kim takva sahibi olur ve nefsini ıslâh ederse (nefs tasfiyesi yaparsa), artık onlara korku yoktur. Ve onlar mahzun olmazlar. 

Her devirde Allah’ın vazifeli kıldığı kavim resûllerden bir tanesini Allahû Tealâ asaleten veya vekâleten devrin imamı olarak seçer. Asaleten tayin edilen devrin imamı Allahû Tealâ’nın kendisine şeriat kitabı verdiği peygamberdir. Vekâleten seçilen devrin imamı şeriat kendisine verilmeyen peygamberin getirdiği şeriati tasdik edip onunla amel edendir. Peygamberlerin yaşadığı devirde bu görev peygamberlere aittir. 

Ahzab Suresinin 45 ve 46, âyetlerinde “Allah’ın izni ile Allah’a davet eden” ifadesini kullanılmıştır. 

33/AHZÂB-45: Yâ eyyuhen nebiyyu innâ erselnâke şâhiden ve mubeşşiren ve nezîrâ(nezîren).
Ey Nebî (Peygamber)! Muhakkak ki Biz, seni şahit, müjdeleyici ve nezir (uyarıcı) olarak gönderdik. 

33/AHZÂB-46: Ve dâîyen ilâllâhi bi iznihî ve sirâcen munîrâ(munîren).
Ve O'nun (Allah'ın) izni ile Allah'a davet eden ve nurlandırıcı sirac (kandil) olarak (gönderdik). 

Allah’a davet eden, Allah’ın görevlendirdiği, Allah’ın peygamberleri vardır. İşte Kasas suresi 50. âyetinde Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in Allah’a davet eden davetçisi olduğunu görüyoruz.

28/KASAS-50: Fe in lem yestecîbû leke fa’lem ennemâ yettebiûne ehvâehum, ve men edallu mimmenittebea hevâhu bi gayri huden minallâh(minallâhi), innallâhe lâ yehdil kavmez zâlimîn(zâlimîne).
Bundan sonra eğer sana icabet etmezlerse (senin hidayete erdirme davetine uymazlarsa), bil ki onlar heveslerine tâbîdirler. Allah'tan bir hidayetçi olmaksızın (hidayetçiye değil de) kendi heveslerine tâbî olandan daha çok dalâlette kim vardır? Muhakkak ki Allah, zalimler kavmini hidayete erdirmez. 

Ve Mümi’nun suresi 73, âyetinde ise yine Allahû Tealâ Peygamber Efendimiz’e “Sen onları muhakkak ki Sıratı Mustakîm’e davet ediyorsun” derken Sıratı Mustakîm’e ulaştıran bir yol olması sebebiyle “Allah’a davet ediyorsun.” demektedir.

23/MU'MİNÛN-73: Ve inneke le ted’ûhum ilâ sırâtın mustakîm(mustakîmin).
Ve muhakkak ki; sen, mutlaka onları Sıratı Mustakîm'e davet ediyorsun. 

Allah’a davet eden peygamber olmayan ama irşâda ulaşmış olan Allah’ın davetçileri de vardır. Örneğin; Sahâbe. Hepsi irşâda ulaşmışlardı.

49/HUCURÂT-7: Va’lemû enne fîkum resûlallâh(resûlallâhi), lev yutîukum fî kesîrin minel emri le anittum ve lâkinnallâhe habbebe ileykumul îmâne ve zeyyenehu fî kulûbikum, ve kerrehe ileykumul kufre vel fusûka vel isyân(isyâne), ulâike humur râşidûn(râşidûne). 
Ve aranızda Allah'ın Resûlü olduğunu biliniz. Eğer işlerin çoğunda size itaat etseydi, mutlaka sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah, size îmânı sevdirdi ve onu kalplerinizde müzeyyen kıldı. Küfrü, fıskı ve isyanı size kerih gösterdi. İşte onlar, onlar irşad olanlardır. 

Bu sebeple onlar da Allah’a davet ediyorlardı.

12/YÛSUF-108: Kul hâzihî sebîlî ed’û ilâllâhi alâ basîratin ene ve menittebeanî, ve subhânallâhi ve mâ ene minel muşrikîn(muşrikîne).
De ki: “Benim ve bana tâbî olanların, basiret üzere (kalp gözüyle basar ederek, Allah'ı görerek) Allah'a davet ettiğimiz yol, işte bu yoldur. Allah'ı tenzih ederim. Ve ben, müşriklerden değilim.” 

“Ben ve bana tâbî olanlar”sözü ile kasdedilen, Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve sahâbe’dir. 

“Görerek davet ettiğimiz yol” Sıratı Mustakîm’in görülmesinden bahistir. Bu ancak gönül gözü ile olabilir. Hikmet makamlarında ayn’el yâkîn’e ulaşan insanlar, varlıklar âlemine gönül gözü ve kulağı ile yakîn hasıl ederler. Onların hepsi daimî zikre ulaşmış ve ihlâs sahibi olmuşlardır. Daha sonra Tövbe-i Nâsuh’tan geçerek salâh’a ulaşmışlardır. İrade teslimi de yaparak irşâd etmekle görevlendirilirler.

Fussilet-33, 34 ve 35’te bu kişilerin özellikleri belirtilmektedir:

41/FUSSİLET-33: Ve men ahsenu kavlen mimmen deâ ilâllâhi ve amile sâlihan ve kâle innenî minel muslimîn(muslimîne). 
Allah'a davet eden ve salih amel (nefs tasfiyesi) yapan ve: “Muhakkak ki ben teslim olanlardanım.” diyenden daha güzel sözlü kim vardır? 

41/FUSSİLET-34: Ve lâ testevîl hasenetu ve lâs seyyieh(seyyietu), idfa’ billetî hiye ahsenu fe izâllezî beyneke ve beynehu adâvetun ke ennehu veliyyun hamîm(hamîmun).
Hasene (iyilik) ve seyyie (kötülük), müsavi (eşit) değildir. (Kötülüğü) en güzel şekilde karşıla. O zaman seninle arasında düşmanlık olan kişi, samimi bir dost gibi olur. 

41/FUSSİLET-35: Ve mâ yulakkâhâ illâllezîne saberû, ve mâ yulakkâhâ illâ zû hazzın azîm(azîmin).
Ona (kötülüğü iyilikle karşılama hasletine), sabredenlerden ve hazzul azîm (en büyük haz) sahiplerinden başkası ulaştırılmaz. 

Sahâbe nasıl bu mertebeye ulaşmıştır? Zumer suresi 18. ayette açıklanmaktadır;

39/ZUMER-18: Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahsenehu, ulâikellezîne hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi).
Onlar, sözü işitirler, böylece onun ahsen olanına tâbî olurlar. İşte onlar, Allah'ın hidayete erdirdikleridir. Ve işte onlar; onlar ulûl'elbabtır (daimî zikrin sahipleri). 

Nasıl ki sahâbe Peygamber Efendimiz’e tâbî olmuş ve (ruhlarını ölmeden evvel Allah’a ulaştırmış) sonra daimî zikre ulaşmıs 4 teslimle Allah’a teslim olmuşlarsa her devirde peygamberlerin bu vazifelerini yerine getiren onun varisi devrin imamına tâbî olmak insanları aynı mertebeye yükseltecektir.

Bütün peygamberler ve onların vârisleri vekaleten devrin imamları vehbî olarak Allah’a 4 teslimi gerçekleştirmiş Allahû Tealâ’nın tasarruf rızasının sahibi olmuşlardır. Allahû Tealâ sahâbeden marufla emreden ve münkerden nehyeden bir topluluğun olmasını Ali İmran 104’te belirtildiği gibi emreder.

3/ÂLİ İMRÂN-104: Veltekun minkum ummetun yed’ûne ilel hayri ve ye’murûne bil ma’rûfi ve yenhevne anil munker(munkeri), ve ulâike humul muflihûn(muflihûne).
Sizin içinizden hayra davet eden (mürşidlerden) bir cemaat olsun ve mârufla emretsin, ve münkerden nehyetsin (men etsin). İşte onlar, onlar felâha erenlerdir. 

Sahâbenin marufla emreden ve munkerden nehyeden sevyeye ulaştıklarını yani Allahû Tealâ’nın irşad emrini yerine getirdiklerini Ali İmran 110’da bize bildirmektedir.

3/ÂLİ İMRÂN-110: Kuntum hayra ummetin uhricet lin nâsi te’murûne bil ma’rûfi ve tenhevne anil munkeri ve tu’minûne billâh(billâhi), ve lev âmene ehlul kitâbi le kâne hayran lehum, minhumul mu’minûne ve ekseruhumul fâsikûn(fâsikûne).
Siz, insanlar için çıkarılmış (seçilmiş) olan, ümmetin hayırlı kişileri oldunuz. Mâruf ile emredersiniz ve münkerden nehy edersiniz (men edersiniz). Ve siz, Allah'a îmân ediyorsunuz. Eğer kitap ehli de îmân etselerdi elbette onlar için hayırlı olurdu. Onlardan bir kısmı mü'mindir ve onların çoğu da fâsıklardır. 

Peygamber Efendimiz (S.A.V) devrinde ehli kitaptan da marufla emreden ve münkerden nehyeden bir topluluğun varolduğunu Yüce Rabbimiz bize Ali İmran 113,114’te bize bildirmektedir.

3/ÂLİ İMRÂN-113: Leysû sevâen, min ehlil kitâbi ummetun kâimetun yetlûne âyâtillâhi ânâel leyli ve hum yescudûn(yescudûne).
Onların (hepsi) bir değildir. Kitap ehlinden, gece saatlerinde kıyamda durup, Allah'ın âyetlerini tilavet eden ve secde eden bir ümmet vardır. 

3/ÂLİ İMRÂN-114: Yu’minûne billâhi vel yevmil âhiri ve ye’murûne bil ma’rûfi ve yenhevne anil munkeri ve yusâriûne fîl hayrât(hayrâti), ve ulâike mines sâlihîn(sâlihîne). 
Onlar, Allah'a ve yevmil âhire îmân ederler, mâruf (irfan) ile emreder ve kötülükten nehyederler (men ederler) ve hayırlara koşarlar. İşte onlar, sâlihlerdendir. 

9.10. ZİKİR NEDİR, TESBİH NEDİR?

9.10.1. ZİKİR

Cüz-i İrade sahibi varlıkların (insanlar ve cinler) serbest iradeleriyle, isteyerek Allah’ın ismini tekrarlamalarına zikir diyoruz. Zikir irâdi bir olaydır. Kişinin rızası ile yapılan bir amel olup, dünya çalışmamızı ibadet haline getiren tek vasıtadır. Ancak zikir kalbi mutmain kılar. Zikirsiz bir saadet ve doyuma ulaşmak mümkün değildir. İnsan nefsindeki 19 âfetin her biri ancak zikir silahı ile temizlenir. 

Kulun tezkiye, terbiye sonra tasfiye kademelerinin hepsini birer birer aşması ancak zikir ile mümkün olur. Kısaca her kademe ancak zikir anahtarı ile aşılabilir. Ruhunu Allah’a teslim edip velî sıfatını kazanan kişinin vazifeli olduğu günlük zikri (virdi) zaman olarak 2-3 saattir. Fizik vücudunu teslim eden kişinin günlük zikri zaman olarak 18 saat olup kalp aydınlığı %81’e ulaşmıştır. Ulul’elbab ve ihlâsta ise kişi 24 saat boyunca sürekli Allah’ı zikreder. Böylece önce daim, sonra küllî zikir sahibi olmuştur. Görüldüğü üzere her kademede her geçen gün zikrimizi arttırarak bir gün daimî zikre yani 24 saatlik zikre oradan da külli zikre ulaşmamız mümkün olur. Daimî zikir (zikr-i daim) her anımızın zikirle geçmesi, yani zikrimizin 24 saate ulaşması hali olup bu nefsin tasfiye kademelerinden Ulûl’elbab kademesine tekabül eder.

3/ÂLİ İMRÂN-191: Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim ve yetefekkerûne fî halkıs semâvâti vel ard(ardı), rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ(bâtılan), subhâneke fekınâ azâben nâr(nârı). 
Onlar (ulûl elbab, lüblerin, Allah'ın sır hazinelerinin sahipleri), ayaktayken, otururken, yan üstü yatarken (daima) Allah'ı zikrederler. Ve göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler (ve derler ki): "Ey Rabbimiz! Sen bunları bâtıl olarak (boşuna) yaratmadın. Sen Subhan'sın, artık bizi ateşin azabından koru. 

Fakat henüz zikir kalbimizdedir. Başka organlarımıza geçmemiştir. Bu zikr-i daim salâh makamına kadar böyle devam ettikten sonra salâh makamında başka organlarımızın da bu zikre girdiğini idrak ederiz. Bütün organlarımıza zikrin yayılması ise bizde zikr-i külli’nin oluştuğunu gösterir. Zikr-i külli bir süre devam etmelidir ki buradan tesbihe geçebilelim. Zikrin önemini belirten âyet-i kerimeler aşağıda verilmiştir.

63/MUNÂFİKÛN-9: Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ tulhikum emvâlukum ve lâ evlâdukum an zikrillâh(zikrillâhi), ve men yef'al zâlike fe ulâike humul hâsirûn(hâsirûne).
Ey âmenû olanlar (Allah'a ulaşmayı dileyenler)! Mallarınız ve evlâtlarınız sizi Allah'ın zikrinden alıkoymasın. Ve kim bunu yaparsa, o taktirde işte onlar, onlar hüsranda olanlardır. 

8/ENFÂL-45: Yâ eyyuhâllezîne âmenû izâ lekîtum fieten fesbutû vezkurullâhe kesîran leallekum tuflihûn(tuflihûne).
Ey âmenû olanlar! Bir toplulukla karşılaştığınız zaman artık sebat edin ve Allah'ı çok zikredin ki; böylece felâha eresiniz. 

Saadete ulaşmanın yolu ancak Allah’ı çok zikretmekle mümkündür. 

62/CUMA-9: Yâ eyyuhâllezîne âmenû izâ nûdiye lis salâti min yevmil cumuati fes’av ilâ zikrillâhi ve zerûl bey’a, zâlikum hayrun lekum in kuntum ta’lemûn(ta’lemûne).
Ey âmenû olanlar (ölmeden önce Allah'a ulaşmayı dileyenler)! Cuma günü namaza nida olunduğu zaman (çağrıldığınız zaman) hemen Allah'ın zikrine koşun ve alışverişi bırakın. İşte bu, sizin için daha hayırlıdır, keşke bilseniz. 

62/CUMA-10: Fe izâ kudiyetıs salâtu fenteşirû fîl ardı vebtegû min fadlillâhi vezkurûllâhe kesîren leallekum tuflihûn(tuflihûne).
Artık namazı kaza ettiğiniz (kılıp bitirdiğiniz) zaman yeryüzüne yayılın ve Allah'ın fazlından isteyin ve Allah'ı çok zikredin. Umulur ki, böylece siz felâha (kurtuluşa) erersiniz. 

Diğer taraftan Allah’ın zikrinden yüz çevirenin ne hallere düşeceği aşağıdaki âyetlerde buyrulmaktadır. 

72/CİNN-17: Li neftinehum fîh(fîhi), ve men yu’rıd an zikri rabbihî yeslukhu azâben saadâ(saaden).
Onları bu konuda imtihan edelim diye. Ve kim Rabbinin zikrinden yüz çevirirse, onu çok şiddetli azaba uğratır. 

39/ZUMER-45: Ve izâ zukirallâhu vahdehuşmeezzet kulûbullezîne lâ yu’minûne bil âhıreh(âhıreti), ve izâ zukirellezîne min dûnihi izâ hum yestebşirûn(yestebşirûne). 
Ve Allah'ın vahdaniyeti (Tek'liği) zikredildiği zaman, ahirete (Allah'a ulaşmaya) îmân etmeyenlerin kalpleri nefretle ürperir. O'ndan (Allah'tan) başkası zikredildiği zaman onlar sevinirler. 

53/NECM-29: Fe a'rıd an men tevellâ an zikrinâ ve lem yurid illel hayâted dunyâ.
Artık zikrimizden dönen ve dünya hayatından başka bir şey istemeyenlerden yüz çevir. 

32/SECDE-22: Ve men azlemu mimmen zukkire bi âyâti rabbihî summe a’rada anhâ, innâ minel mucrimîne muntekimûn(muntekimûne). 
Ve Rabbinin âyetleri zikredildikten (hatırlatıldıktan) sonra ondan yüz çeviren kimseden daha zalim kim vardır? Muhakkak ki Biz, mücrimlerden intikam alacak olanlarız. 

58/MUCÂDELE-19: İstahveze aleyhimuş şeytânu fe ensâhum zikrallâh(zikrallâhi), ulâike hizbuş şeytân(şeytâni), elâ inne hizbeşşeytâni humul hâsirûn(hâsirûne).
Şeytan onları kuşattı. Böylece Allah'ın zikrini onlara unutturdu. İşte onlar, şeytanın taraftarlarıdır. Şeytanın taraftarları, gerçekten hüsranda olanlar, onlar değil mi? 

25/FURKÂN-29: Lekad edallenî aniz zikri ba’de iz câenî, ve kâneş şeytânu lil insâni hazûlâ(hazûlen).
Andolsun ki; bana zikir (Kur'ân'daki ilim) geldikten sonra beni zikirden saptırdı ve şeytan, insana yardımı engelleyendir. 

25/FURKÂN-18: Kâlû subhâneke mâ kâne yenbegî lenâ en nettehıze min dûnike min evliyâe ve lâkin metta’tehum ve âbâehum hattâ nesûz zikre, ve kânû kavmen bûra(bûren).
(Putlar) dediler ki: “Sen Sübhan'sın (münezzehsin), Senden başka dostlar edinmemiz bize yakışmaz. Fakat Sen, onları ve onların babalarını metalandırdın. (Bu sebeple) öyle ki zikri unuttular ve helâkı hakeden bir kavim oldular.” 

23/MU'MİNÛN-110: Fettehaztumûhum sıhriyyen hattâ ensevkum zikrî ve kuntum minhum tadhakûn(tadhakûne).
Böylece onları alay konusu edindiniz. Öyle ki (bu), size Benim zikrimi unutturdu. Ve siz, onlara gülüyordunuz. 

18/KEHF-28: Vasbır nefseke meallezîne yed'ûne rabbehum bil gadâti vel aşiyyi yurîdûne vechehu ve lâ ta'du aynâke anhum, turîdu zînetel hayâtid dunyâ ve lâ tutı' men agfelnâ kalbehu an zikrinâ vettebea hevâhu ve kâne emruhu furutâ(furutan).
Sabah akşam, O'nun Vechi'ni (Zat'ını) isteyerek Rabbine dua edenlerle beraber nefsini sabırlı tut. Dünya hayatının ziynetini dileyerek gözünü onlardan çevirme! Kalbini zikrimizden gâfil kıldığımız ve hevasına (heveslerine) tâbî olan kimselere isteyerek, işinde haddi aşmış olanlara itaat etme! 

Allah’ın bütün insan ve cin mahlûkları Allah’ı zikretmeleri, veya zikirsizlikleri oranında Allah Katın’da eksi veya artı olarak derecelerle sıralanırlar. Allahû Tealâ Kıyâmet günü haseneleri için mizân tutmadığı kişiler kâfirler, münâfıklar, fâsıklar ve îmân etmeyen tüm cin ve insan mahlûkunu içeriyor. Mü’min olan kulların da Allah’ı zikrettikleri bir hakikattır. Daimî zikre ulaşıp, şeytanın tasallutundan tamamen kurtulabilenler Allah’ın ihlâs sahibi kullarıdır. Bunlar 24 saat devamlı Allah’ı zikreder. Ayrıca bunlar nefislerinin 19 afetini Allah’ın yardımı ile tasfiye ederek nefislerine ruhun elbiselerini giydirmiş olan kimselerdir. Bu seviyede bir kul için nefsin talebi ile ruhun talebi daima aynıdır. 

Ruhun talebinden farklı talepler nefsten sâdır olmaz. Çünkü nefsin âfetleri yoktur. Nefs tamamen ruhun hasletlerine dönüşmüştür. Böyle bir kişi ruhunu özgür kılmış, nefsini ruhun halleriyle hallendirmiş, Allah’tan gelen yardımla iradesini güçlendirmiş, akıllı bir kişidir.

9.10.2. TESBİH

Mikro âlem kesitinde herşey elektronlardan oluşmuştur. Elektronların birleşmesi ile hücreler teşekkül eder. Canlı organizmaların en küçük birimi hücredir. İnsan da bir canlı olması nedeniyle irâdi olarak Allah’ı zikretmekle emir olunmuştur. Fakat mikro âlem kesitinde, yani cansızlarda atomların çevresinde bir yörüngede dolanan elektron kendi etrafinda da dönmekte ve bir ses çıkarmaktadır. (Her dönüşünde) İşte bu bir tesbîh olayıdır. Bu nedenledir ki, istisnasız herşeyin (Bütün varlıkların) Allah’ı tesbîh ettiğini Rabbimiz âyet-i kerimeleriyle açıklıyor. Burada Külli İradenin kanunları elektrona irade dışı bir zikir yaptırıyor ki, bu tesbihtir.

17/İSRÂ-44: Tusebbihu lehus semâvâtus seb’u vel ardu ve men fîhinn(fîhinne), ve in min şey’in illâ yusebbihu bi hamdihî ve lâkin lâ tefkahûne tesbîhahum, innehu kâne halîmen gafûrâ(gafûren).
7 kat gökler ve yeryüzü ve onlarda bulunanlar, O'nu (Allah'ı) tesbih ederler. O'nu hamd ile tesbih etmeyen bir şey yoktur. Ve fakat onların tesbihlerini siz fıkıh edemezsiniz (anlayamazsınız, idrak edemezsiniz). Muhakkak ki O; Hakîm'dir, Gafûr'dur (mağfiret edendir). 

Genel anlamda tesbih, irâde dışı bir olay olarak karşımıza çıkıyor. Fakat başka âyet-i kerimelerde Rabbimiz, irâde sahibi cin ve insan mahlûklarının da kendisini tesbih etmelerini emrediyor. Bu üst seviyede bir tesbihtir, ve külli zikirden sonra oluşur. Bu tesbih emri sadece cin ve insanlara verilen bir emirdir. Tesbih, zamanın bütününde süreklilik arzettiği için, zikrin en üst seviyesindeki özel bir hali olarak bakılabilir. İrade dışı oluşan bir devamlılık, süreklilik yani Allah kelimesi ile bütün uzuvların Allah’ı tesbih etmesi halidir. Ve 4 teslimi gerçekleştirip salâh makamına geçen herkes için zikirde nihai nokta bu noktadır. Artık zikir yoktur. Bu noktada artık biz zikretmiyoruz. İrade-i külliye zikrediyor. Külli zikir irade teslimine kadar devam eder. İrade tesliminde, olay bizim irademizin dışında oluştuğu ve devam ettiği cihetle bizim için zikir değil, tesbih söz konusudur. Salâh’ın 5. ve 6.makamı olan kölelik makamlarında kişi tesbih halindedir. Cüz’i irâde bitmiş onun yerine külli irâde yer almıştır. Rabbimiz, meleklerde ve diğer varlıklarda irade-i külliyenin zikri oluşturduğu bu tesbih ibadetini, serbest iradeye sahip cin ve insan kullarına, ancak serbest iradeleri ile belli bir mücâhedenin neticesinde, belli bir liyâkate ulaşmaları ile ihsan ediyor. Bu ihsana sahip olan, ehil kullar tesbihten evvel külli zikirde idiler.

Biliyoruz ki, Allahû Tealâ’nın iradesi “İrade-i İlahiye”dir. Allah’ın iradesi “İrade-i külliye” dediğimiz bütün kâinatı düzenleyen iradeyi programlar. Kavim resûlleri ve peygamberler vehbî olarak “İrade-i İlahiye’nin zikriyle tesbihtedirler.Diğerleri kesbî olarak külli zikre ulaşmışlar. Ne zaman külli zikri geçip tesbihe ulaşmışsa, artık iradesiyle oluşturduğu zikrin ötesinde bir yere ulaşmıştır. İşte külli zikirden sonra oluşan ve otomatik işleyen bu üst seviye tesbih resûllerin dışındaki velîler için hedeftir. Burada kulun cüz-i iradesi değil, irade-i külliye zikretmektedir. Aşağıda sıralanan Kur’ân-ı Kerim âyeti kerimeleri, tesbîhin Allah’ın ismi ile devamlı olarak yerine getirilmesini bize emretmektedir. 

87/A'LÂ-1: Sebbihısme rabbikel a’lâ.
Rabbinin “Âlâ” ismini tesbih et. 

76/İNSÂN (DEHR)-26: Ve minel leyli fescud lehu ve sebbihhu leylen tavîlâ(tavîlen). 
Ve artık, gecenin bir kısmında O'na secde et. Ve geceleyin uzun uzun O'nu tesbih et. 

56/VÂKIA-74: Fe sebbih bismi rabbikel azîm(azîmi).
Artık Rabbini “Azîm” ismi ile tesbih et. 

56/VÂKIA-96: Fe sebbih bismi rabbikel azîm(azîmi).
Artık Rabbini “Azîm” ismi ile tesbih et. 

69/HÂKKA-52: Fe sebbıh bismi rabbikel azîm(azîmi).
O halde Rabbini “Azîm” ismiyle tesbih et. 

61/SAFF-1: Sebbeha lillâhi mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ard(ardı), ve huvel âzîzul hakîm(hakîmu).
Göklerde ve yerde olanlar, Allah'ı tesbih etti (ve etmekte). Ve O; Azîz'dir, Hakîm'dir. 

62/CUMA-1: Yusebbihu lillâhi mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ardıl melikil kuddûsil azîzil hakîm(hakîmi).
Göklerde ve yerde olanlar, Allah'ı tespih eder ki; (O) Mâlik'tir (mülkün sahibidir), Kuddüs'tür (mukaddestir), Azîz'dir (üstündür), Hakîm'dir (hüküm ve hikmet sahibidir). 

59/HAŞR-1: Sebbeha lillâhi mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ard(ardı), ve huvel azîzul hakîm(hakîmu).
Göklerde ve yerde olanlar Allah'ı tesbih etti (ve etmekte). Ve O; Azîz'dir, Hakîm'dir. 

64/TEGÂBUN-1: Yusebbihu lillâhi mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ard(ardı), le hul mulku ve le hul hamdu ve huve alâ kulli şey’in kadîr(kadîrun).
Göklerde ve yerde olan herşey Allah'ı tesbih eder. Mülk O'nundur ve hamd O'nadır. Ve O, herşeye Kaadir'dir (gücü yetendir). 

57/HADÎD-1: Sebbeha lillâhi mâ fîs semâvâti vel ard(ardı), ve huvel azîzul hakîm(hakîmu).
Semalarda ve arzdaki herşey Allah'ı tesbih etti (ve etmektedir). Ve O; Azîz'dir, Hakîm'dir. 

52/TÛR-48: Vasbir li hukmi rabbike fe inneke bi a’yuninâ, ve sebbih bi hamdi rabbike hîne tekûmu.
Ve Rabbinin hükmüne sabret. Çünkü muhakkak ki sen gözümüzün önündesin. Ve kalktığın zaman Rabbini hamd ile tesbih et. 

52/TÛR-49: Ve minel leyli fe sebbihhu ve idbâren nucûmi.
Ve gecenin bir kısmında artık O'nu (Allah'ı) tesbih et ve yıldızların batışında da… 

Ve son olarak salâh’ın 7. kademesine her devirde 1 kişi ulaşabilir. O devrin imamıdır. Kölelik en üst mertebeye ulaşmış, tesbîh olayı ise devam etmektedir. Küllî iradenin yerini İlâhi İrade almıştır. Kişi Allah’ın tasarrufundadır. 

Gösterim: 475