5. SERBEST İRADE (CÜZ-İ İRADE)

5.1. SEÇME HAKKINA SAHİP İNSANIN KÜFRÜ VEYA ŞÜKRÜ SEÇMESİ

Allah, Zatı’na çağırmaktadır. Allahû Tealâ, en fazla sevdiği “insan” adı verilen mahlûkunun mutlu olmasını istemektedir. İnsanın mutluluğunun Allah’ın kendisine tevdî ettiği emirlerin harfiyen yerine getirilmesine bağlı olduğunu, bize gönderdiği mutluluk davetiyeleri olan kutsal kitaplarda, (Tevrat, Zebur, İncil ve Kur’ân-ı Kerim’de) açıklamaktadır. İradesini serbestçe kullanarak, insan Allah’ın davetine icabet eder. Allah'a varır, sonra bir bütün olarak Allah'a teslim olur, bu dünyada ve ahirette ebedi saadete erer. Şükredenler Allah’ın dünya hayatında Allah’a ulaşmayı dileme davetine icabet edenlerdir. Dilerse şeytanın davetine icabet ederek küfredenlerden olur. Şeytana tâbî olur. Dünya hayatını kavga, sıkıntı ve azap içinde geçirir. Ahirette ebedî cehennem azabına duçar olur. 

7/A'RÂF-16: Kâle fe bimâ agveytenî le ak'udenne lehum sırâtekel mustekîm(mustekîme).
(İblis): “Bundan sonra, beni azdırman sebebiyle, mutlaka Senin Sıratı Mustakîmin'e onlara karşı (mani olmak için) oturacağım.” dedi. 

7/A'RÂF-17: Summe le âtiyennehum min beyni eydîhim ve min halfihim ve an eymânihim ve an şemâilihim, ve lâ tecidu ekserehum şâkirîn(şâkirîne).
Sonra, elbette onlara, önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından geleceğim ve onların çoğunu şükredenlerden bulmayacaksın.

14/İBRÂHÎM-22: Ve kâleş şeytânu lemmâ kudıyel emru innallâhe veadekum va’del hakkı ve veadtukum fe ahleftukum, ve mâ kâne liye aleykum min sultânin illâ en deavtukum festecebtum lî, fe lâ telûmûnî ve lûmû enfusekum, mâ ene bi musrihikum ve mâ entum bi musrıhıyy(musrıhıyye), innî kefertu bi mâ eşrektumûni min kabl(kablu), innaz zâlimîne lehum azâbun elîm(elîmun). 
Şeytan, emir yerine getirildiği zaman şöyle dedi: “Muhakkak ki; Allah, size “hak olan vaadini” vaadetti. Ve ben de size vaadettim. Fakat ben, vaadimden döndüm. Ve ben, sizin üzerinizde bir güce (sultanlığa, yaptırım gücüne) sahip değilim. Sadece sizi davet ettim. Böylece siz, bana icabet ettiniz. Artık beni kınamayın! Kendinizi kınayın! Ve ben, sizin yardımcınız değilim. Siz de, benim yardımcım değilsiniz. Gerçekten ben, sizin beni ortak koşmanızı daha önce de inkâr ettim. Muhakkak ki; zalimlere acı azap vardır.” 

Başlangıçta Allah Katı’ndan gönderilen Resûller, Allah Katı'ndan indirilen tüm kutsal kitaplarda Allah’ın temel davetini insanlara iletmişler, öğüt vermişler ve Allah’ın risaletlerini tebliğ etmişlerdir. Onlardan sonra, onların vârisleri bu vazifeyi bu güne kadar yürütmüşlerdir. Allah’ın temel daveti, irşâd daveti hep var olmuştur, Kıyâmet gününe kadar da hep var olacaktır. Bu da kulun Allah’tan ne istediğine bağlı olarak şekillenir. Kul Allah’tan dünyayı veya ahireti talep edebilir.

30/RÛM-44: Men kefere fe aleyhi kufruh(kufruhu), ve men amile sâlihan fe li enfusihim yemhedûn(yemhedûne).
Kim inkâr ederse küfrü (inkârı), kendi aleyhinedir. Ve kim salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa onlar, böylece kendi nefsleri için hazırlık yaparlar. 

76/İNSÂN (DEHR)-3: İnnâ hedeynâhus sebîle immâ şâkiren ve immâ kefûrâ(kefûren).
Muhakkak ki Biz, onu (Allah'a ulaştıran) yola hidayet ettik. Fakat o, ya (Allah'a ulaşmayı diler) şükreden olur, ya da (Allah'a ulaşmayı dilemez) küfreden olur. 

39/ZUMER-7: İn tekfurû fe innallâhe ganiyyun ankum, ve lâ yerdâ li ıbâdihil kufr(kufra), ve in teşkurû yerdahu lekum, ve lâ teziru vâziretun vizra uhrâ, summe ilâ rabbikum merciukum fe yunebbiukum bimâ kuntum ta’melûn(ta’melûne), innehû alîmun bi zâtis sudûr(sudûri). 
Eğer inkâr ederseniz, muhakkak ki Allah, sizden Gani'dir (size ihtiyacı yoktur). Ve O, kulları konusunda küfre razı olmaz. Ve eğer şükrederseniz sizden razı olur. (Hiç)bir günahkâr, diğerinin (başkasının) günahını yüklenmez. Sonra dönüşünüz Rabbinizedir. Böylece size yapmış olduklarınızı haber verecek. Muhakkak ki O, sinelerde olanı bilendir. 

35/FÂTIR-39: Huvellezî cealekum halâife fîl ard(ardı), fe men kefere fe aleyhi kufruh(kufruhu), ve lâ yezîdul kâfirîne kufruhum inde rabbihim illâ maktâ(makten), ve lâ yezîdul kâfirîne kufruhum illâ hasârâ(hasâren).
Sizi yeryüzünde halifeler kılan O'dur. Artık kim inkâr ederse, o zaman onun küfrü kendi aleyhinedir. Kâfirlere küfürleri, Rab'lerinin huzurunda, gazaptan başka bir şey artırmaz ve kâfirlere küfürleri, hasardan (ziyandan) başka bir şey artırmaz. 

47/MUHAMMED-3: Zâlike bi ennellezîne keferûttebeûl bâtıle ve ennellezîne âmenûttebeûl hakka min rabbihim, kezâlike yadribullâhu lin nâsi emsâlehum.
Bunlar, kâfirlerin bâtıla tâbî olması ve âmenû olanların, Rab'lerinden (inen) hakka tâbî olmaları sebebiyledir. Allah insanlara, işte böyle kendi durumlarını misâl verir. 

5.2. ALLAH’TAN DÜNYAYI TALEP EDEREK YANLIŞ SEÇİM YAPANLAR

Dünya hayatını yaşarken Allah’a ulaşmayı dilemeyip dünya hayatını dileyenler kurtuluşa eremezler. Dünya hayatını istememize sebep olan şeytandır.

15/HİCR-39: Kâle rabbi bi mâ agveytenî le uzeyyinenne lehum fil ardı ve le ugviyennehum ecmeîn(ecmeîne).
(İblis şöyle) dedi: “Rabbim, beni azdırmandan dolayı, onlara mutlaka yeryüzünde (azgınlığı) süsleyeceğim ve mutlaka onların hepsini azdıracağım. 

Dünya hayatında Allah’a ulaşmayı dileyenler ahreti talep edenlerdir. Allah’a ulaşmayı dilemek de, Allah’a 4 teslimi yaparak ulaşmak da farzdır.

42/ŞÛRÂ-20: Men kâne yurîdu harsel âhireti nezid lehu fî harsih(harsihî), ve men kâne yurîdu harsed dunyâ nû’tihî minhâ ve mâ lehu fîl âhireti min nasîb(nasîbin).
Kim ahiret hasatını (mahsulünü, kazancını) isterse, Biz onun kazancını artırırız. Kim dünya kazancını isterse, ona (da) ondan (dünya kazancından) artırırız (veririz). Ve onun ahirette nasibi yoktur. 

11/HÛD-15: Men kâne yurîdul hayâted dunyâ ve zînetehâ nuveffi ileyhim a'mâlehum fîhâ ve hum fîhâ lâ yubhasûn(yubhasûne).
Kim dünya hayatını ve onun ziynetini (süsünü) isterse (istedi ise) onların amellerini(n karşılığını) orada, onlara öderiz (veririz). Ve onlara, orada (karşılıkları) eksiltilmez. 

11/HÛD-16: Ulâikellezîne leyse lehum fil âhırati illân nâr(nâru) ve habita mâ sanaû fîhâ ve bâtılun mâ kânû ya'melûn(ya'melûne).
İşte onlar, onlar için ahirette ateşten başka bir şey yoktur. Ve orada (dünyada) yaptıkları şeyler, heba oldu (boşa gitti). Ve yapmış oldukları şeyler bâtıldır (geçersizdir). 

2/BAKARA-200: Fe izâ kadaytum menâsikekum fezkurûllâhe ke zikrikum âbâekum ev eşedde zikrâ(zikren), fe minen nâsi men yekûlu rabbenâ âtinâ fîd dunyâ ve mâ lehu fîl ahirati min halâk(halâkın).
Böylece (hacca ait) ibadetlerinizi (ve kuralları) tamamladığınız zaman, artık atalarınızı zikrettiğiniz gibi, hatta daha kuvvetli bir zikirle Allah'ızikredin. Fakat insanlardan kim: “Rabbimiz bize dünyada ver.” derse, ahirette onun bir nasibi yoktur. 

3/ÂLİ İMRÂN-145: Ve mâ kâne li nefsin en temûte illâ bi iznillâhi kitâben mueccelâ(mueccelen), ve men yurid sevâbed dunyâ nu’tihî minhâ, ve men yurid sevâbel âhirati nu’tihî minhâ, ve se neczîş şâkirîn(şâkirîne). 
Ve bir kimsenin, Allah'ın izni olmadan ölmesi olmamıştır (olamaz), o (ölüm), süresi tayin edilmiş bir yazıdır. Ve kim dünya sevabı isterse, kendisine ondan veririz, ve kim ahiret sevabı isterse, kendisine ondan veririz. Ve şâkirleri (şükredenleri) yakında mükâfatlandıracağız. 

5.3. ALLAH’IN ZAT’INI TALEP EDEREK DOĞRU SEÇİM YAPANLAR

Başlangıçta ALLAH’tan, sadece, ALLAH'ın ZAT’ı talep edilir. Allah’ın Zat’ını dilemek Allahû Tealâ’nın temel davetidir.

6/EN'ÂM-52: Ve lâ tatrudillezîne yed’ûne rabbehum bil gadâti vel aşiyyi yurîdûne vechehu, mâ aleyke min hısâbihim min şey’in ve mâ min hısâbike aleyhim min şey’in fe tatrudehum fe tekûne minez zâlimîn(zâlimîne).
Ve sabah akşam, Rab'lerinin Zat'ını dileyerek dua edenleri kovma.Onların hesabından senin üzerine, senin hesabından onların üzerine bir şey yoktur. Artık onları kovarsan, o zaman sen zalimlerden olursun. 

13/RA'D-22: Vellezîne saberûbtigâe vechi rabbihim ve ekâmûs salâte ve enfekû mimmâ rezaknâhum sirren ve alâniyeten ve yedreûne bil hasenetis seyyiete ulâike lehum ukbed dâr(dâri). 
Onlar, sabırla Rab'lerinin vechini (Zat'ını, Zat'a ulaşmayı ve Allah'ın Zat'ını görmeyi) dileyenler ve namazı ikame edenler, onları rızıklandırdığımız şeylerden gizli ve açıkça infâk edenlerdir. Ve seyyiati, hasenat ile (iyilikle) savan kimselerdir. İşte onlar için, bu dünyanın (güzel bir) akıbeti (sonucu) vardır. 

18/KEHF-28: Vasbır nefseke meallezîne yed'ûne rabbehum bil gadâti vel aşiyyi yurîdûne vechehu ve lâ ta'du aynâke anhum, turîdu zînetel hayâtid dunyâ ve lâ tutı' men agfelnâ kalbehu an zikrinâ vettebea hevâhu ve kâne emruhu furutâ(furutan).
Sabah akşam, O'nun Vechi'ni (Zat'ını) isteyerek Rabbine dua edenlerle beraber nefsini sabırlı tut. Dünya hayatının ziynetini dileyerek gözünü onlardan çevirme! Kalbini zikrimizden gâfil kıldığımız ve hevasına (heveslerine) tâbî olan kimselere isteyerek, işinde haddi aşmış olanlara itaat etme! 

29/ANKEBÛT-5: Men kâne yercû likâallâhi fe inne ecelallâhi le âtin, ve huves semîul alîm(alîmu).
Kim Allah'a mülâki olmayı (hayattayken Allah'a ulaşmayı) dilerse, o taktirde muhakkak ki Allah'ın tayin ettiği zaman mutlaka gelecektir (ruhu mutlaka hayattayken Allah'a ulaşacaktır). Ve O; en iyi işiten, en iyi bilendir. 

18/KEHF-110: Kul innemâ ene beşerun mislukum yûhâ ileyye ennemâ ilâhukum ilâhun vâhid(vâhidun), fe men kâne yercû likâe rabbihî fel ya’mel amelen sâlihan ve lâ yuşrik bi ıbâdeti rabbihî ehadâ(ehaden).
De ki: “Ben sizin gibi sadece bir beşerim. Bana sizin ilâhınızın tek bir ilâh olduğu vahyolunuyor. O taktirde kim Rabbine mülâki olmayı (ölmeden evvel Allah'a ulaşmayı) dilerse, o zaman salih amel (nefs tezkiyesi) yapsın ve Rabbinin ibadetine başka birini (bir şeyi) ortak koşmasın.” 

5.3.1. SALİH AMEL İŞLEYENLER ALLAH’IN ZAT’INI TALEP EDEREK DOĞRU SEÇİM YAPANLARDIR

40/MU'MİN-40: Men amile seyyieten fe lâ yuczâ illâ mislehâ, ve men amile sâlihan min zekerin ev unsâ ve huve mu'minun fe ulâike yedhulûnel cennete yurzekûne fîhâ bi gayri hisâb(hisâbin). 
Kim seyyiat (şerr, derecat düşürücü ameller) işlerse mislinden daha fazla cezalandırılmaz. Kadınlardan veya erkeklerden kim amilüssalihat (nefsi ıslâh edici ameller, nefs tezkiyesi) yaparsa işte onlar, (îmânı artan) mü'minlerdir. Onlar, cennete konulacak ve hesapsız rızıklandırılacaktır. 

64/TEGÂBUN-9: Yevme yecmeukum li yevmil cem’i zâlike yevmut tegâbun(tegâbuni), ve men yû’min billâhi ve ya’mel sâlihan yukeffir anhu seyyiâtihî ve yudhılhu cennâtin tecrî min tahtihel enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), zâlikel fevzul azîm(azîmu).
Sizi toplanma günü için biraraya toplayacağı gün, işte o, aldanma günüdür. Ve kim Allah'a îmân eder ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa, onun seyyiatini (günahlarını) örter. Ve orada ebediyyen kalmak üzere, altından nehirler akan cennetlere koyar. İşte bu fevz-ül azîmdir (büyük kurtuluştur). 

73/MUZZEMMİL-19: İnne hâzihî tezkirah(tezkiretun), fe men şâettehaze ilâ rabbihî sebîlâ(sebîlen). 
Muhakkak ki bu, hatırlatmadır (öğüttür). Artık kim dilerse, Rabbine (ölmeden önce ruhunu) ulaştıran bir yol ittihaz eder (yol edinir). 

5/MÂİDE-16: Yehdî bihillâhu menittebea rıdvânehu subules selâmi ve yuhricuhum minez zulumâti ilân nûri bi iznihî ve yehdîhim ilâ sırâtın mustakîm(mustakîmin).
Allah (c.c.), rızasına tâbî olan kişiyi onunla (Resûlü ile) teslim yollarına hidayet eder. Kendi izniyle onları karanlıktan aydınlığa (zulmetten nura) çıkarıp Sırât-ı Mustakîm'e hidayet eder (ulaştırır). 

78/NEBE-39: Zâlikel yevmul hakk(hakku), fe men şâettehaze ilâ rabbihî meâbâ(meâben).
İşte o gün (mürşidin eli Hakk'a ulaşmak üzere öpüldüğü ve ona tâbî olunduğu gün), Hakk günüdür. Dileyen (Allah'a ulaşmayı dileyen) kişi, kendisine Rabbine ulaştıran (yolu, Sıratı Mustakîm'i) yol ittihaz eder. (Allah'a ulaşan kişiye Allah) meab (sığınak, melce) olur. 

48/FETİH-10: İnnellezîne yubâyiûneke innemâ yubâyiûnallâh(yubâyiûnallâhe), yedullâhi fevka eydîhim, fe men nekese fe innemâ yenkusu alâ nefsihî, ve men evfâ bi mâ âhede aleyhullâhe fe se yu’tîhi ecren azîmâ(azîmen).
Muhakkak ki onlar, sana tâbî oldukları zaman Allah'a tâbî olurlar. Onların ellerinin üzerinde (Allah senin bütün vücudunda tecelli ettiği için ellerinde de tecelli etmiş olduğundan) Allah'ın eli vardır. Bundan sonra kim (ahdini) bozarsa, o taktirde sadece kendi nefsi aleyhine bozar (Allah'a verdiği yeminleri, ahdleri yerine getirmediği için derecesini nakısa düşürür). Ve kim de Allah'a olan ahdlerine vefa ederse (yeminini, misakini ve ahdini yerine getirirse), o zaman ona en büyük mükâfat (ecir) verilecektir (cennet saadetine ve dünya saadetine erdirilecektir). 

5.4. SAADET

Başlangıçta bütün insanlar Allahû Tealâ’nın indinde mutlu olamayan insanlardır. Onun verdiği bir mutluluk reçetesini uygulayamayan bu sebeple de SAADET’e hiçbir zaman ulaşması mümkün olmaz. O reçete uygulanmadığı sürece. Ama Allahû Tealâ'nın verdiği emirler yerine getirildikçe kişi nefsini TEZKİYE eder. Ruhunu Allahû Tealâ’ya teslim edecekse daha sonraki teslimleri tamamlayacaksa, bu istikamette bir gayretin içindeyse mutlaka Allahû Tealâ o insanı mutsuzluktan mutluluğa doğru yönlendirir. Böyle bir sistemde ise insan yavaş yavaş SAADETİ, mutluluğu tadacaktır. Allah herşeye kaadirdir. Unutmayın ki, Allah insan denilen bu mahlûkunu, şeytanın elinde oyuncak olsun diye yaratmamıştır. (Yâsin Suresi 60, 61.) Allah’ın insanı yaratmaktan muradı O’nun saadeti ve şeytanı yenmesidir. Ama insanlar yanlış davranışlarıyla yanlış şeyleri davet ederlerse, ne bu dünya hayatında saadete ulaşabilirler, ne de ondan sonraki hayatları için bir mutluluk ve saadet söz konusu olabilir. İşte Allah’ın verdiği emirleri dikkatle incelersek göreceğiz ki, “Allah’ın nefsinizi tezkiye edin.” demekten muradı bizim saadetimizdir. Çünkü nefsimizi o bahsettiğimiz 7 kademede tezkiye ettikçe, nefsimiz kontrol altına alındıkça karar noktasında yavaş yavaş günahlara değil, sevaplara doğru bir yaklaşım içinde olacağız ve bu yaklaşımın içinde yavaş yavaş bakacağız ki biz artık Allahû Tealâ’nın emirlerini yerine getirmeyi, emirlerini yerine getirmemekten, öne almışız. Genellikle fizik vücudumuzda hüküm verirken, artık eskisi kadar geniş spektrumlu bir kavga söz konusu değil. Kavga asgari hadde indirilmiştir. Tabiatıyla işlenen fiiller genellikle sevap ve hayır olduğu için fiillerin şûur altımızda bir stres oluşturması da söz konusu değildir. Ayrıca ruhumuzun nefsimizin üzerinde yapmakta olduğu azap da asgariye inmiş olur.

5.5. DÎNDE ZORLAMA YOKTUR



(İSLÂM’DA TAASSUB YOKTUR) Allah insana serbest irade ihsan etmiştir. İnsan iradesini dilediği gibi kullanabilme hakkına sahiptir. Sosyal bir mahlûk olan insan dünya hayatında bir toplum içinde başka insanlarla birlikte yaşamak zorundadır. Din kul ile Allah arasındaki ilişkilerle, kul ile diğer insanlar arasındaki ilişkileri Allahû Tealâ'nın emirleri çerçevesinde kapsayan, ilâhi bir sistemin bütünüdür. Allahû Tealâ kendi Kat’ından serbest irade sahibi insanları aydınlatmak üzere kitaplar ve peygamberler göndermiştir. Peygamberler Allah’ın kânunlarını içeren kutsal kitapları insanlara hep açıklamıştır. Kul ile Allah arasında emirlerin ve ilişkilerin bütününde insanın sonsuz serbest iradesinin söz sahibi olduğunu, bu iradeye hiç kimsenin dokunamayacağını, Rabbimiz gönderdiği bütün kutsal kitaplarda açıklamış ve peygamberler her idrak seviyesindeki insanlara bunları tebliğ etmişlerdir.

33/AHZÂB-45: Yâ eyyuhen nebiyyu innâ erselnâke şâhiden ve mubeşşiren ve nezîrâ(nezîren).
Ey Nebî (Peygamber)! Muhakkak ki Biz, seni şahit, müjdeleyici ve nezir (uyarıcı) olarak gönderdik. 

33/AHZÂB-46: Ve dâîyen ilâllâhi bi iznihî ve sirâcen munîrâ(munîren).
Ve O'nun (Allah'ın) izni ile Allah'a davet eden ve nurlandırıcı sirac (kandil) olarak (gönderdik). 

Âyet-i kerime’de Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in her idrak seviyesindeki insanlar için vazifeli olduğu açıklanıyor. Şehadet mertebesine ulaşan kişinin İslâm olduğunu, dört teslimiyeti gerçekleştirdiğini, başlangıçta ruhunu daha sonra fizik vücudunu, nefsini ve iradesini Allah'a teslim ettiğini Rabbimiz Kur’ân-ı Kerim’in muhtevası içinde bize açıklıyor. Ruhumuzu Allah'a vasıl edip sonra teslim ettiğimiz zaman Cennetle müjdeleniyoruz. Bütün insanları Allah'a çağıran, Allah'ın emaneti olan ruhu, Allah'a teslime çağıran Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in serbest irade sahibi insanı asla zorlamadığını, dinin bütün emirlerinde zorlamanın olmadığını, Rabbimiz en güzel biçimde Kur’ân-ı Kerim’de bize beyan ediyor. Bir uyarıcı olarak Allah’a çağıran Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e Rabbimizin verdiği öğüt şöyle;

88/GÂŞİYE-21: Fezekkir innemâ ente muzekkir(muzekkirun).
Artık zikret (hatırlat), sen sadece müzekkirsin (hatırlatıcısın). 

88/GÂŞİYE-22: Leste aleyhim bi musaytır(musaytırın).
Sen onların üzerinde bir zorlayıcı değilsin. 

88/GÂŞİYE-23: İllâ men tevellâ ve kefer(kefere).
Ancak kim (arkasını) döner ve inkâr ederse. 

88/GÂŞİYE-24: Fe yuazzibuhullâhul azâbel ekber(ekbere).
O taktirde Allah onu en büyük azap ile azaplandırır. 

88/GÂŞİYE-25: İnne ileynâ iyâbehum.
Muhakkak ki onların dönüşü Bizedir. 

88/GÂŞİYE-26: Summe inne aleynâ hisâbehum.
Sonra onların hesapları muhakkak ki Bize aittir. 

Küfürden yüz çevirmiş İslâm’a dahil olmuş kişilerin Allah’ın irşad davetine icabet edip îmân sahibi olup olmaması konusunda, insan iradesinin tamamen serbest olduğunu Rabbimiz şöyle açıklıyor;

10/YÛNUS-99: Ve lev şâe rabbuke le âmene men fîl ardı kulluhum cemîâ(cemîân), e fe ente tukrihun nâse hattâ yekûnu mu’minîn(mu’minîne).
Ve şâyet senin Rabbin dileseydi, yeryüzünde olan kimselerin hepsi elbette topluca îmân ederlerdi. Yoksa sen, insanları mü'min(ler) oluncaya kadar zorlayacak mısın? 

Rabbimiz insanın serbest iradesine karışmadığı gibi, bir başkasının karışmasını hiç istemiyor. Her noktada dinde asla zorlama yoktur.

Peygamber Efendimiz (S.A.V) tebligatından nasibini almış îmân sahibi kişilerin bile, zaman zaman nefslerinin heva ve hevesine uyduklarını Rabbimiz açıklıyor ve onların üzerinde emirlerinin yerine getirilmesi konusunda asla bir cebbar (zorlayıcı) olmadığını beyan ediyor.

50/KAF-45: Nahnu a’lemu bi mâ yekûlûne ve mâ ente aleyhim bi cebbârin fe zekkir bil kur’âni men yehâfu vaîdi.
Onların ne söylediklerini, en iyi Biz biliriz. Ve sen onların üzerine, cabbar (zorlayıcı) değilsin. Öyleyse Benim vaadimden (vaadettiğim cezadan, azaptan) korkanları Kur'ân ile ikaz et. 

Herkesin teslim emirlerinin yerine getirip getirmemeleri konusunda tamamen serbest olduklarını Rabbimiz Bakara Suresinin 256. âyet-i kerimesinde açıklıyor.

2/BAKARA-256: Lâ ikrâhe fîd dîni kad tebeyyener ruşdu minel gayy(gayyi), fe men yekfur bit tâgûti ve yu’min billâhi fe kadistemseke bil urvetil vuskâ, lânfisâme lehâ, vallâhu semîun alîm(alîmun).
Dînde zorlama yoktur. irşad yolu (hidayet yolu, Allah'a ulaştıran yol), gayy yolundan (dalâlet yolundan, şeytana, cehenneme ulaştıran yoldan) açıkça (ayrılıp) ortaya çıkmıştır. Artık kim tagutu (şeytanı ve şeytana ulaştıran yolu) inkâr edip de Allah'a îmân ederse (mü'min olur, Allah'a ulaştıran yolu tercih ederse), böylece o, (Allah'tan) kopması mümkün olmayan urvetul vuskaya (sağlam bir kulba, mürşidin eline) tutunmuştur. Allah Sem'î'dir, Alîm'dir. 

İşte Rabbimizin açıklamalarından anlıyoruz ki, en alt seviyeden başlayıp kişinin irşâda ulaştığımız seviyeye kadar her noktada, insan daima serbest iradesinin gereği ile amel edebilir durumdadır. Bir başkasının onun iradesini hiçbir yönde zorlayamayacağını, zorlamak yetkisine sahip olmadığını, Rabbimiz bir kanun olarak vazetmiştir.

Bunu yanlış idrak edenler sadece din seçiminde zorlamanın olmadığı sonucuna ulaşmışlar. Kâfir olan bir insan İslâm dinine geçmesi için zorlanamaz. Fakat “İslâm camiasının bir ferdi Allah’a karşı sorumluluklarını yerine getirmiyor ve bunları henüz idrak edemiyorsa ona zorla Allah’ın emirlerini yaptırmak gerekir.” şeklinde düşünüyorlar.

Hallbuki âyetlerde İslâm’a dahil olmuş her idrak seviyesindeki kişinin serbest iradesini daima koruduğunu, buna kimsenin el uzatamayacağını, kimsenin bu irade üzerinde tesir icra edemeyeceğini Rabbimiz bize açıklıyor. Kendi zannını bir başkasına din adına zorla kabul ettirmeye çalışan kişi mutaassıbtır. Dinde ise taassubun yeri yoktur.

5.5.1. HAKKIN ÇİĞNENMESİNE MÜSAADE YOK

Rabbimiz bize serbest irade ihsan etmiş fakat ihsan ettiği bu cüz’i iradeyi, kulu, başkasına zarar vermede kullanırsa cezaya çarptırılacağını emir buyuruyor. Cezanın tatbikinde, cezanın misliyle karşılık verilmesini öngörmüştür. Kısas emri tatbik edilir. Fakat kul ile Allah arasındaki ilişkilerde mükâfat ve mücazat verilmesi Allah’a ait olduğu için Rabbimiz bunu dilediği an yapar. Zamanı kendisi tayin eder. Fakat sosyal hayatta bir kişi başkasına yaptığı zulümden dolayı adalet onu suçlu görmüş ise suçunun cezasını misliyle ödemekle sorumludur. 

Hak sahibi üç hâl üzere davranabilir.

Birinci hâl kısasın tatbik edilmesidir.

5/MÂİDE-45: Ve ketebnâ aleyhim fîhâ ennen nefse bin nefsi vel ayne bil ayni vel enfe bil enfi vel uzune bil uzuni ves sinne bis sinni vel curûha kısâs(kısâsun) fe men tesaddeka bihî fe huve keffâratun lehu ve men lem yahkum bimâ enzelallâhu fe ulâike humuz zâlimûn(zâlimûne).
Onun içinde (Tevrat'ta) onlara, cana can ile, göze göz ile, buruna burun ile, kulağa kulak ile, dişe diş ile ve yaralamalara karşı kısas olduğunu yazıp farz kıldık. Kim onu bağışlar da (kısas hakkından vazgeçerse) artık o kendisi için (günahlarına) kefâret olur. Ve kim, Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, o taktirde işte onlar, onlar zalimlerdir. 

42/ŞÛRÂ-40: Ve cezâu seyyietin, seyyietun misluhâ, fe men afâ ve asleha fe ecruhu alâllâh(alâllâhi), innehu lâ yuhıbbuz zâlimîn(zâlimîne).
Bir kötülüğün cezası onun misli kadar kötülüktür. Fakat kim affeder ve ıslâh ederse artık onun ecri (mükâfatı) Allah'a aittir. Muhakkak ki O (Allah), zalimleri sevmez. 

Allah insanlara kısası uygun görüyor. Size bir kötülük yapıldığı zaman kötülükle cevap verme hakkına sahipsiniz. Ama affederseniz bu daha hayırlıdır diyor. 

İkinci hâl,

3/ÂLİ İMRÂN-134: Ellezîne yunfikûne fîs serrâi ved darrâi vel kâzımînel gayza vel âfîne anin nâs(nâsi), vallâhu yuhibbul muhsinîn(muhsinîne). 
Onlar (muttekîler), bollukta ve darlıkta (Allah için) infâk ederler (verirler) ve onlar öfkelerini yutanlardır (tutanlardır) ve insanları affedenlerdir. Ve Allah, muhsinleri sever. 

Bu ikinci halde insan fizik vücudunun teslimini yapmıştır. İnsanları affediyor. Ancak iç dünyasında hâlâ öfke, kin var. Bu afetlerini, komutlarını dinlemiyor.

Üçüncü hâl de ise.

2/BAKARA-179: Ve lekum fîl kısâsı hayâtun yâ ulîl elbâbi leallekum tettekûn(tettekûne).
Ey ulûl elbab! Kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki böylece siz, takva sahibi olursunuz. 

Buradaki kısas şeytana karşı kısastır. O güne kadar şeytanın ilkalarına kulak verip günah işleyen kişi o günden sonra (Ulûl’elbab olduktan sonra) iblisin her söylediğinin tersini yaparak kısas uygular ve hep hayır işler. 

Hayra ulaşmış olanların davranışlarıdır. Bu davranışta olanlara Rabbimizin öğüdü şudur; 41/FUSSİLET-34: Ve lâ testevîl hasenetu ve lâs seyyieh(seyyietu), idfa’ billetî hiye ahsenu fe izâllezî beyneke ve beynehu adâvetun ke ennehu veliyyun hamîm(hamîmun).
Hasene (iyilik) ve seyyie (kötülük), müsavi (eşit) değildir. (Kötülüğü) en güzel şekilde karşıla. O zaman seninle arasında düşmanlık olan kişi, samimi bir dost gibi olur. 

41/FUSSİLET-35: Ve mâ yulakkâhâ illâllezîne saberû, ve mâ yulakkâhâ illâ zû hazzın azîm(azîmin).
Ona (kötülüğü iyilikle karşılama hasletine), sabredenlerden ve hazzul azîm (en büyük haz) sahiplerinden başkası ulaştırılmaz. 

Davranış biçimleri açısından insanların üç grupta olduğunu görüyoruz.

Birinci grup henüz velâyeti kazanmamış olanlar, 

İkinci grup velâyete nasip olunmuşlar, 

Üçüncü grup ise, hayra ulaşmış kişilerdir. 

Davranış biçimleri ile kişinin içinde bulunduğu hal birbirine paralellik arz etmektedir. Kişinin seviyesi ne ise davranışı da o olacaktır. Allah irşâdı emrettiğine göre zamanla üst idrak seviyesine, hayra ulaşmamızı istiyor. Hayra ulaşmış olan insan çevresiyle mutlak uyum haline gelen insandır. Çevreden ona ulaşan her etki hayırdır. Onun tepkisi ise hayra mutlaka daha güzel bir hayırla mukabele etmek olacaktır. Bu insanlar sosyal yaşamında saadet ve huzur içinde bir toplum oluşturacaklardır. Rabbimizin de kesin emri, bizden istediği budur.

5.6. KAZA VE KADER

5.6.1. KAZA

Cüz’i irademizle vücuda getirdiğimiz her olay bizim için kazadır. Bu olaydan ya derecat kazanıyoruz, Allah’a yaklaşıyoruz veya derecat kaybediyoruz. Bu kez de Allah’tan uzaklaşıyoruz, İblise yaklaşıyoruz. Peygamber Efendimiz (S.A.V) Allah’a inanmış mü’mini tarif ederken “İki günü birbirine eşit olan hüsrandadır, ziyandadır.” buyurmaktadır.

Bu konu hep yanlış anlaşılmaktadır. Bu hadis-i şeriften murad şudur: 2 gün evvelki toplam derecemiz X olsun. Dün kaybettiğimiz derecelerden 1 derece fazla kazanmış isek, dünkü toplam derecemiz (X + 1) olacaktır. Bu gün 200 derece kaybedelim, ama 201 derece kazanalım. Sonuç + 1 derecedir. Öyleyse bugünkü toplamımız (X + 1) + 1 = X + 2 dir. Eğer, 2 gün evvelki derecatımız X olduğuna göre, dün de toplam derecatımız X olsaydı, bugün de X olsaydı, hüsranda olacaktık. Çünkü son 2 gün derecatımıza hiçbir müspet puan katamamış olacaktık ve 2 günümüz kazançsız olarak birbirine eşit olacaktı.

Demek ki, derecat itibariyle daima bir şeyler kazanmamız lazımdır. O halde serbest irademizle oluşturduğumuz olaylarda kazandığımız pozitif (hayır) veya negatif (şerr) dereceleri bizim Allah indindeki gerçek durumumuzu belirler.

Kendi irademizle vücuda getirdiğimiz her olay bize derecat kazandırabilir veya kaybettirebilir. Hayır işlersek kazanırız, şerr işlersek kaybederiz.

5.6.2. KADER

Bizim irademizin dışında bir olay bize tesir ederse bu bizim için kaderdir. Kader 2 şekilde oluşur.

5.6.2.1. ALLAH'IN TAKDİRİ İLE OLUŞAN KADER

Doğumumuz Allah’ın takdiri ile oluşan kadere güzel bir misâldir. Bizim irademizin hiçbir rolü olmadan doğuyoruz. Bu takdiri ilâhidir. Burada bizim kaybımız veya kazancımız yoktur.

5.6.2.2. ALLAH’IN MÜSAADESİ İLE OLUŞAN KADER

Eğer yüce Rabbimiz bir başkasının, serbest iradesini, bize tesir eden bir şekilde kullanmasına müsaade ederse, bu da bizim için kaderdir. Ama bu kaderin oluşmasında başka bir kulun derecat kaybetmesi veya kazanması da söz konusudur. Çünkü o kişi kendi iradesini bize bir hayır veya fayda sağlayacak şekilde kullanmıştır. Yani olay o kişi için kaza, bizim için ise kaderdir. Böyle bir olayda bize ulaşan sadece fayda veya hayırdır. Çünkü diğer taraf kendi iradesiyle bize zulm etmiş ise, o zulme ait olan derecat ondan alınır ve bize kaydedilir. Derecat kazanmak hayır olduğuna göre biz bu olaydan hayır kazanırız. Eğer karşı taraf iradesiyle bize bir iyilikte bulunmuşsa, biz bundan fayda kazanmış oluruz.

Görülüyor ki, kader oluşurken ve kaza oluşurken en azından Allah’ın müsaadesi gereklidir. Hiçbir olay Allah’ın müsaadesi olmadan cereyan edemez.

İlâhi irade Allah’ın iradesidir. Allahû Tealâ herşeyi bir kaderle yarattığını Kur’ân-ı Kerim’in Kamer Suresinin 49. âyet-i kerimesinde açıklıyor. 

54/KAMER-49: İnnâ kulle şey’in halaknâhu bi kader(kaderin).
Muhakkak ki Biz, herşeyi, bir kaderle (takdir edilmiş olarak) yarattık. 

Buradan anlıyoruz ki, Allah’ın izni olmadan olayın oluşması mümkün değildir. O olay Allah’ın takdiri ile vücuda gelmişse sadece irade-i ilâhiye hakimdir ve bu bir kaderdir. Olay Allah’ın müsaadesi ile başka bir irade tarafından meydana gelmiş fakat bizim cüz-i irademizin hiçbir müdahalesi yoksa, bu da bizim için kader hükmündedir. Fakat Allah’ın iradesi burada müsaade etme şeklinde tecelli etmiştir. Eğer bir olayda 2 taraf varsa, her olay bir taraf için mutlaka kaderdir. Fakat kişi tek başına bir şeye niyet etmişse hedefine ulaşsa da, ulaşmasa da sonuç nasip adını verdiğimiz özel bir kader şeklidir. Bu olayda Allah’ın iradesi nasip olarak tecelli etmektedir. O olayı biz cüz-i irademizle oluşturuyoruz. Fakat sonuç Allah'ın bize nasip ettiği biçimde tecelli ediyor. Allah’ın takdiri ile bir olay oluşmuş ve bize tesir etmişse bu olayda bizim kaybımız veya kazancımız söz konusu değildir. Eğer olay başka birisinin cüz-i iradesiyle oluşmuş ve bize negatif yönde tesir etmişse bize ulaşan sadece hayırdır. Çünkü bize yaptığı zulmün karşılığı olan pozitif puan ne kadar ise ondan alınıyor ve bizim amel defterimize kaydediliyor. Bu olayda biz sadece hayır kazanıyoruz. Eğer bir olayı tek başımıza cüz-i irademizle meydana getirmiş ve Rabbimizin iradesiyle nasibimize ulaşmışsak, olayın bütününden yani cüz-i irademizle meydana getirdiğimizden ve artı Rabbimizin bize nasib ettiğinden yani olayın tamamından, ya pozitif derecat veya negatif derecat kazanıyoruz. Sınıf geçmeye niyet etmek ve çalışmak niyettir. Sonuç sınıfı geçmekse bu nasiptir. Sınıfta kalmaksa gene nasiptir. 

Gösterim: 497