22.2. İKİNCİ 7 BASAMAK – AMİLÜSSALİHATA BAŞLAMAK – MÜ’MİN OLMAK

22.2.1. 8. BASAMAK; KALBE HİDAYET KONULMASI

64/TEGÂBUN-11: Mâ esâbe min musîbetin illâ bi iznillâh(bi iznillâhi), ve men yu'min billâhi yehdi kalbeh(kalbehu), vallâhu bikulli şey'in alîm(alîmun). 
Allah'ın izni olmadıkça bir musîbet isabet etmez. Ve kim Allah'a îmân ederse (âmenû olursa), (Allah) onun kalbine ulaşır. Ve Allah, herşeyi en iyi bilendir. 

Allah âmenû olan bu kişinin kalbine sünnetullahıyla ulaşır. Bu sünnetullah sayesinde Kalpte değişikliklerolur;

22.2.2. 9. BASAMAK; KALPİN ALLAH’A DÖNMESİ

50/KAF-33: Men haşiyer rahmâne bil gaybi ve câe bi kalbin munîbin.
Gaybda Rahmân'a huşu duyanlar ve münib (Allah'a ulaşmayı dileyen) bir kalple (Allah'ın huzuruna) gelenler (için). 

Başlangıçta nefsin kalbi şeytana dönük durumdadır. Ve şeytandan gelen ilhamlara açıktır. Fakat Allahû Tealâ nefsin kalbini kendisine döndürerek, Allah’ın nurlarının girmesine ve Allah’tan ilham almasına elverişli duruma getirir.

22.2.3. 10. BASAMAK; İNSANIN GÖĞSÜNDEN KALPİNE NUR YOLUNUN AÇILMASI

6/EN'ÂM-125: Fe men yuridillâhu en yehdiyehu yeşrah sadrahu lil islâm(islâmi), ve men yurid en yudıllehu yec’al sadrahu dayyikan haracen, ke ennemâ yassa’adu fîs semâi, kezâlike yec’alûllâhur ricse alâllezîne lâ yu’minûn(yu’minûne).
Öyleyse Allah kimi Kendisine ulaştırmayı dilerse onun göğsünü yarar ve (Allah'a) teslime (İslâm'a) açar. Kimi dalâlette bırakmayı dilerse, onun göğsünü semada yükseliyormuş gibi daralmış, sıkıntılı yapar. Böylece Allah, mü'min olmayanların üzerine azap verir. 

39/ZUMER-22: E fe men şerahallâhu sadrahu lil islâmi fe huve alâ nûrin min rabbih(rabbihi), fe veylun lil kâsiyeti kulûbuhum min zikrillâh(zikrillâhi), ulâike fî dalâlin mubîn(mubînin).
Allah kimin göğsünü İslâm için (Allah'a teslim için) yarmışsa artık o, Rabbinden bir nur üzere olur, değil mi? Allah'ın zikrinden kalpleri kasiyet bağlayanların vay haline! İşte onlar, apaçık dalâlet içindedirler. 

Nur yolunun açılması Allah’ın nurlarının kalbe girmesi için gereken şartlardan birisinin yerine gelmiş olmasıdır. Ancak bu tek başına Allah’ın nurlarının (Rahmet, Salâvât, Fazl) kalbin içine girmesini sağlamaz. Bu başlangıçtır. Bundan sonraki basamaklarda adım adım bu nurların kalbi tamamen doldurması için bütün şartlar gerçekleşecektir.

22.2.4. 11. BASAMAK; ZİKİR

Allah’ın insandan yapmasını istediği bir ibadet şeklidir. Allah’ın adının sürekli iradî olarak tekrarıdır. 

87/A'LÂ-1: Sebbihısme rabbikel a’lâ.
Rabbinin “Âlâ” ismini tesbih et. 

73/MUZZEMMİL-8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).
Ve Rabbinin İsmi'ni zikret ve herşeyden kesilerek O'na ulaş. 

Üzerimize farz kılınmış bütün ibadetlerin belirli zamanları vardır.

  1. Namaz günde belirli vakitlerde kılınır
  2. Ramazanda 30 gün oruç tutulur
  3. Hac ibadeti bütün ömür içinde bir defa yerine getirilir
  4. Zekât verilir, biter. Sonra aynı zamanlarda tekrarlanır. Ancak zikir ibadetinin farziyeti aralıksızdır. Otururken, yanüstü yatarken, ayaktayken daima zikir farz kılınmıştır.

4/NİSÂ-103: Fe izâ kadaytumus salâte fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum, fe izatma’nentum fe ekîmus salât(salâte), innes salâte kânet alâl mu’minîne kitâben mevkûtâ(mevkûten).
Böylece namazı bitirdiğiniz zaman, artık ayaktayken, otururken ve yan üstü iken (yatarken), (devamlı) Allah'ı zikredin! Daha sonra güvenliğe kavuştuğunuz zaman, namazı erkânıyla kılın. Muhakkak ki namaz, mü'minlerin üzerine, “vakitleri belirlenmiş bir farz “ olmuştur. 

Nasıl ki her namaz vaktinde namaz eda edilmezse derecat kaybı oluyorsa, zikir de yapılmadığı her an derecat kaybedilir. Namazda, oruçda, zekâtta, hacda bu farzları yerine getirilmesi gereken zamanlarda yerine getirilmemişse o zamanlar için derecat kaybı vardır. Oysaki zikrin yapılmadığı her an derecat kaybedilmektedir.

22.2.5. 12. BASAMAK; HUŞÛNUN OLUŞMASI

Allah’ın zikriyle kalbe sızan rahmet %2’lik bir aydınlanmaya ve kişinin huşû duymasına sebep olur.

57/HADÎD-16: E lem ye’ni lillezîne âmenû en tahşea kulûbuhum li zikrillâhi ve mâ nezele minel hakkı ve lâ yekûnû kellezîne ûtûl kitâbe min kablu fe tâle aleyhimul emedu fe kaset kulûbuhum, ve kesîrun minhum fâsikûn(fâsikûne).
Allah'ın zikri ile ve Hakk'tan inen şeyle (Allah'ın nurları ile), âmenû olanların (Allah'a ulaşmayı dileyenlerin) kalplerinin huşû duyma zamanı gelmedi mi? Kendilerine daha önce kitap verilip de böylece üzerinden uzun zaman geçince, artık (zikri unuttukları için) kalpleri katılaşan kimseler gibi olmasınlar. Onlardan çoğu fasıklardır. 

22.2.6. 13. BASAMAK; MÜRŞİDİN ARANMASI

5/MÂİDE-16: Yehdî bihillâhu menittebea rıdvânehu subules selâmi ve yuhricuhum minez zulumâti ilân nûri bi iznihî ve yehdîhim ilâ sırâtın mustakîm(mustakîmin).
Allah (c.c.), rızasına tâbî olan kişiyi onunla (Resûlü ile) teslim yollarına hidayet eder. Kendi izniyle onları karanlıktan aydınlığa (zulmetten nura) çıkarıp Sırât-ı Mustakîm'e hidayet eder (ulaştırır). 

Allahû Teâlâ mürşidlerin, Allah’a teslim yolları olduğunu söylemektedir; Çünkü bütün mürşidler Allah’a 4 teslimle teslim olmuşlardır. Ve kim Allah’a teslim olmayı isterse mürşidini aramak mecburiyetindedir.

72/CİNN-14: Ve ennâ minnel muslimûne ve minnel kâsitûn(kâsitûne), fe men esleme fe ulâike teharrev reşedâ(reşeden).
Ve gerçekten bizden, (Allah’a) teslim olanlar da var ve bizden kasitun (kalpleri kasiyet bağlamış) olanlar da var. Artık kim (Allah’a) teslim olmuşsa işte onlar, irşad olmayı (nefsin ve iradenin teslimini) arayanlardır (dileyenlerdir). 

5/MÂİDE-35: Yâ eyyuhâllezîne âmenûttekûllâhe vebtegû ileyhil vesîlete ve câhidû fî sebîlihi leallekum tuflihûn(tuflihûne).
Ey âmenû olanlar (Allah'a ulaşmayı, teslim olmayı dileyenler); Allah'a karşı takva sahibi olun ve O'na ulaştıracak vesileyi isteyin. Ve O'nun yolunda cihad edin. Umulur ki böylece siz felâha erersiniz. 

Allah’a ulaşmayı vesile olanı, teslim yollarını, Allah’ın mürşidlerini aramak gerektir. İnsanlar mürşidlerini kimden öğrenmeliler sorusunun tek cevabı Allah’tandır. Çünkü Allah’ın tayin etmiş olduğu mürşidleri ancak Allah bilir. Sebillerin tayini yalnız Allah’a aittir. Bu yüzden o mürşidin kim olduğunu Allah’tan sormak gerekir.

16/NAHL-9: Ve alallâhi kasdus sebîli ve minhâ câir(câirun), ve lev şâe le hedâkum ecmaîn(ecmaîne). 
Ve sebîllerin (dergâhlardan Sıratı Mustakîm'e ulaşan bütün yolların yani mürşidlerin) tayini, Allah'ın üzerinedir. Ve ondan sapanlar vardır. Ve eğer O dileseydi, sizin hepinizi hidayete erdirirdi. 

1/FÂTİHA-5: İyyâke na’budu ve iyyâke nestaîn(nestaînu). 
(Allah'ım!) Yalnız Sana kul oluruz ve yalnız Senden İSTİANE (mürşidimizi) isteriz. 

2/BAKARA-45: Vesteînû bis sabri ves salât(salâti), ve innehâ le kebîratun illâ alâl hâşiîn(hâşiîne).
(Allah'tan) sabırla ve namazla istiane (özel yardım) isteyin. Ve muhakkak ki o (hacet namazı ile Allah'a ulaştıracak mürşidini sormak), huşû sahibi olanlardan başkasına elbette ağır gelir. 

Kişi 12. basamakta huşûnun sahibi olmuştur. Huşûnun sahibi olanlar bu dünya hayatında Allah’a mülaki olacaklarını, ölümden sonra ise ona döndürüleceklerini bilirler. İkisinin arasındaki farkı anlamışlardır. 

2/BAKARA-46: Ellezîne yezunnûne ennehum mulâkû rabbihim ve ennehum ileyhi râciûn(râciûne).
Onlar (o huşû sahipleri) ki, Rab'lerine (dünya hayatında) muhakkak mülâki olacaklarına ve (sonunda ölümle) O'na döneceklerine yakîn derecesinde inanırlar. 

Allah’tan mürşidin istenmesi namaza ve huşûya olduğu kadar sabra da bağlı bir olaydır. 

2/BAKARA-153: Yâ eyyuhâllezîne âmenustainû bis sabri ves salât(salâti), innallâhe meas sâbirîn(sâbirîne).
Ey îmân edenler! Sabır ve namazla istiane (özel yardım) isteyin. Muhakkak ki Allah, sabredenlerle beraberdir. 

Âmenû olmuş Allah’tan vesileyi hacet namazıyla (özel bir namaz) ve istianeyle isteyen ve bu konuda sabreden kişinin Allah sonuç olarak rüyasında mürşidini gösterecektir. 

22.2.7. 14. BASAMAK; MÜRŞİDE BAĞLANMAK (TÂBÎ OLMAK)

Allah’a ulaşmayı dilemiş ve 12 ihsan alarak mürşidini bulan kişi mürşidinin önünde tövbe eder.

2/BAKARA-256: Lâ ikrâhe fîd dîni kad tebeyyener ruşdu minel gayy(gayyi), fe men yekfur bit tâgûti ve yu’min billâhi fe kadistemseke bil urvetil vuskâ, lânfisâme lehâ, vallâhu semîun alîm(alîmun).
Dînde zorlama yoktur. irşad yolu (hidayet yolu, Allah'a ulaştıran yol), gayy yolundan (dalâlet yolundan, şeytana, cehenneme ulaştıran yoldan) açıkça (ayrılıp) ortaya çıkmıştır. Artık kim tagutu (şeytanı ve şeytana ulaştıran yolu) inkâr edip de Allah'a îmân ederse (mü'min olur, Allah'a ulaştıran yolu tercih ederse), böylece o, (Allah'tan) kopması mümkün olmayan urvetul vuskaya (sağlam bir kulba, mürşidin eline) tutunmuştur. Allah Sem'î'dir, Alîm'dir. 

7/A'RÂF-157: Ellezîne yettebiûner resûlen nebiyyel ummiyyellezî yecidûnehu mektûben indehum fît tevrâti vel incîli ye’muruhum bil ma’rûfi ve yenhâhum anil munkeri ve yuhıllu lehumut tayyibâti ve yuharrimu aleyhimul habâise ve yedau anhum ısrahum vel aglâlelletî kânet aleyhim, fellezîne âmenû bihî ve azzerûhu ve nasarûhu vettebeûn nûrellezî unzile meahu, ulâike humul muflihûn(muflihûne).
Onlar ki, yanlarındaki Tevrat'ta ve İncil'de yazılı buldukları ümmî, nebî, resûle tâbî olurlar. Onlara ma'ruf ile (irfanla) emreder, onları münkerden nehyeder ve onlara tayyib olanları (temiz ve güzel olan şeyleri), helâl kılar. Habis olanları (kötü ve pis şeyleri), onlara haram kılar. Ve onların, ağırlıklarını (günahlarını sevaba çevirip, günahlarının ağırlığını) kaldırır. Ve üzerlerindeki zincirleri, (ruhu vücuda bağlayan bağ ve fetih kapısının üzerindeki 7 baklalı altın zincir) kaldırır. Artık onlar, O'na îmân ettiler ve O'na saygı gösterdiler ve O'na yardım ettiler ve O'nunla beraber indirilen Nur'a (Kur'ân-ı Kerim'e) tâbî oldular. İşte onlar, onlar felâha (kurtuluşa, cennet mutluluğuna ve dünya mutluluğuna) erenlerdir. 

9/TEVBE-100: Ves sâbikûnel evvelûne minel muhâcirîne vel ensâri vellezînettebeûhum bi ihsânin radıyallâhu anhum ve radû anhu ve eadde lehum cennâtin tecrî tahtehâl enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), zâlikel fevzul azîm(azîmu).
O sabikûn-el evvelîn (evvelki hayırlarda yarışanlardan salâh makamında iradesini Allah'a teslim ederek irşada memur ve mezun kılınanlar): Onların bir kısmı muhacirînden (Mekke'den Medine'ye göç edenlerden) bir kısmı ensardan (Medine'deki yardımcılardan) ve bir kısmı da onlara (ensar ve muhacirîne) ihsanla tâbî olanlardandı. (Sahâbe irşad makamına sahip oldukları için onlara tâbî olundu). Allah, onlardan razı ve onlar da O'ndan (Allah'tan) razıdır. Onlara Allah, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı ve orada ebediyyen kalacaklardır. İşte bu, en büyük (azîm) mükâfattır. 

14 asır önce bütün sahâbe kâinatın en büyük MÜRŞİDİ olan Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e tâbî olmuşlardı. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den sonra ise sabikunel evvelîn (ki bunların bir kısmı Medine’ye göç etmiş olanlar, (muhacirin) diğerleri ise Medine’deki yardımcılardır, (ensar) ile tabîyet devam etmiş ensar ve muhacirine de ihsanla tabî olunmuştur. Tâbî olmak mürşidin önünde tövbe etmekle gerçekleşir. Âdem (A.S)’dan bu yana kurtuluşa eren bütün insanlar Allah’ın tayin ettiği mürşidlere, resûllere tabî olarak kurtuluşa ermişlerdir. 28 basamaktan oluşan Kur’ân’daki İslâmda 14.basamakda mürşide ulaştıktan sonra meydana gelen değişikliklerin tamamı mürşide tâbî olmaya bağlıdır.

25/FURKÂN-70: İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan fe ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât(hasenâtin), ve kânallâhu gafûran rahîmâ(rahîmen).
Ancak kim (mürşidi önünde) tövbe eder (böylece kalbine îmân yazılıp, îmânı artan) mü'min olur ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa, o taktirde işte onların, Allah seyyiatlerini (günahlarını) hasenata (sevaba) çevirir. Ve Allah, Gafur'dur (günahları sevaba çevirendir), Rahîm'dir (rahmet nuru gönderendir). 

> Bu tövbe bu dünya şartlarında mürşidin eli öpülerek mürşidin önünde yapılır. İnsanın mürşidinin önünde yaptığı tövbe huzurda yapılan bir tövbedir. Kişi şahitlerin huzurunda mürşidin sözlerini tekrarlar ve sonra elini öper. 

Tövbe merasiminin şahitleri;

  1. Allahû Tealâ
  2. Arşı tutan melekler
  3. Devrin imamının ruhu (Mu’min 15)
  4. Mürşid
  5. Mürşidin kirâmen kâtibin melekleri
  6. Tövbe eden kişi
  7. Ve kişinin kiramen kâtibin melekleri hazır bulunurlar.

Bu tövbe sadece mürşidin sözleri tekrar edilerek yapılır (Nebe 38).

Kişinin bir tek dileğine bağlı olarak Allahû Tealâ, o kişiye ard arda 12 tane ihsan vermiştir. 12 İhsanla mürşidine ulaşan, önünde diz çöküp tövbe eden kişi, 2. kat cennete hak kazanmıştır. Bu kişiye Allahû Tealâ 7 tane de ni’met verir.Mürşidine ulaşan kişide Allah’ın İhsanları ni’mete dönüşür. Kişi artık 19 ni’metin sahibidir.

1. Ni’met, O kişinin başının üzerine Devrin İmamının Ruhu gelir. (Mu’min 15 ve Mucâdele-22) (Mu’min7) (Secde 24)

2. Ni’met, O kişinin nefsinin kalbine Allahû Tealâ îmânı yazar. (Mucâdele-22) Kalbinin içine îmân yazılan kişi böylece mü’min olmuştur.

Zikir yapıldığı süre içinde Allah’tan gelen rahmet +fazl, rahmet +salâvât nurları kalbe ulaşarak, mühre baskı yapar şeytanın fücur kapısını kapatır. (Şems-8) Karanlıkların ve zûlmetin, kalbe girmesine mani olur. (Bakara-257). İmân kelimesi cazibe merkezidir. Fazıllar imânla ters manyetik alan teşkil ettiği için îmân kelimesine zikir yapıldığı sürece Allah’tan inen rahmet, fazl ve rahmet, salâvât yapışarak kalbi nurlandırır. (Bakara-257). 

3. Ni’met, O kişinin ruhu, vücudundan ayrılarak gök katlarını birer birer aşarak Allah’a doğru yola çıkar. (Nebe-39) Ruhumuz da her tezkiye kademesinde Sıratı Mustakîm üzerinde bir gök katı yükselir ve yedi gök katını (Talâk-12) birbirine bağlayan yedi tariki (Mu’minun-17) Sıratı Mustakîm’i aşarak Allah’a geri döner, ulaşır (En’am-87, 88 ve Fatır-18). Ruh hidayete erer. (Âli İmrân-73, En’am-71, Bakara-120).

4. Ni’met, O kişinin nefsi, 7 kademede tezkiyeye başlar.

  1. Emmare (Yusuf-53) ( Kişi nefsinin emrindedir.)
  2. Levvame (Kıyâme-2) (Kişi nefsini kınamaya başlar.)
  3. Mülhime (Şems-8) (Kişi şeytandan ve Allahû Tealâ’dan ilham alır.)
  4. Mutmainne (Fecr-27, Rad-28) (Kişi Allah’ın verdikleri ile doyuma ulaşır.)
  5. Radiye (Fecr-28) (Kişi Allah’tan razı olur.)
  6. Mardiyye (Fecr-28) (Allah da ondan razı olur.)
  7. Tezkiye (Fatır-18). (Kişinin nefsi tezkiye olur.)

5. Ni’met o kişinin fizik vücudu şeytana kul olmaktan kurtulup Allah’a kul olmaya başlar.

6. Ni’met, Allahû Tealâ o kişinin bütün günahlarını sevaba çevirir. Daha önce her yaptığı sevaba 1’e 10 derecat verirken, o günden itibaren 1’e100 den, 1’e700’e kadar derecat vermeye başlar. (Furkan-70-Bakara-261)

7. Ni’met o kişinin iradesi güçlenmeye başlar. Bu tövbe bozulduğu zaman kişi fıska düşer. Ama af diler, tekrar tövbe ederse kabul olunur.

3/ÂLİ İMRÂN-89: İllellezîne tâbû min ba’di zâlike ve aslehû fe innallâhe gafûrun rahîm(rahîmun). 
Bundan sonra tövbe edip, ıslâh olanlar (nefslerini tezkiye edenler) hariç. O taktirde muhakkak ki Allah, Gafur'dur, Rahîm'dir. 

Bu işlem sadece iki kez daha tekrarlanabilir. Kısaca bu tövbe iki kere bozulabilir. Üçüncüsünde bir daha geri dönüşü yoktur. Kalpten îmân sökülüp alınır ve yerine küfür yazılır. Artık o insan için ne bir hidayetci (mürşid), ne de Allah’ın yardımı vardır. Onlar için açılmamak üzere gök kapıları kapanır.

3/ÂLİ İMRÂN-90: İnnellezîne keferû ba’de îmânihim summezdâdû kufran len tukbele tevbetuhum, ve ulâike humud dâllûn(dâllûne). 
Muhakkak ki, îmân ettikten sonra inkâr edenlerin ve sonra da küfürlerini artıranların, onların (üçüncü defa fıska düşenlerin) tövbeleri asla kabul edilmez. Ve işte onlar, dalâlette olanlardır. 

4/NİSÂ-137: İnnellezîne âmenû, summe keferû, summe âmenû, summe keferû, summezdâdû kufran lem yekunillâhu li yagfira lehum ve lâ li yehdiyehum sebîlâ(sebîlen).
Muhakkak ki onlar âmenû oldular, sonra inkâr ettiler. Sonra yine âmenû oldular sonra inkâr ettiler. Daha sonra da küfürlerini artırdılar. Allah, onları mağrifet edecek değildir ve onları yola (Allah'a ulaştıran Sıratı Mustakîm'e) hidayet edecek değildir. 

14. basamakta mürşidin huzurunda bu dünya üzerinde mürşidin eli öpülerek yapılan tövbe, aslında Allah’a biattır. Çünkü ancak devrin imamı, Allah’ın bu dünyadaki vekili, kölesidir. Allah’ın tasarrufu altındadır. Kendiliğinden (Serbest iradesiyle) bir şey yapması mümkün değildir. Her ne kadar bu dünyada herkes kendi mürşidine tâbî oluyorsa da onlara devrin halifesi, diğer 6 şahitle birlikte şehadet eder. Kim mürşide ulaşır da tâbî olursa o kişi dolaylı olarak o devrin imamına tâbî olmuş demektir. 

48/FETİH-10: İnnellezîne yubâyiûneke innemâ yubâyiûnallâh(yubâyiûnallâhe), yedullâhi fevka eydîhim, fe men nekese fe innemâ yenkusu alâ nefsihî, ve men evfâ bi mâ âhede aleyhullâhe fe se yu’tîhi ecren azîmâ(azîmen).
Muhakkak ki onlar, sana tâbî oldukları zaman Allah'a tâbî olurlar. Onların ellerinin üzerinde (Allah senin bütün vücudunda tecelli ettiği için ellerinde de tecelli etmiş olduğundan) Allah'ın eli vardır. Bundan sonra kim (ahdini) bozarsa, o taktirde sadece kendi nefsi aleyhine bozar (Allah'a verdiği yeminleri, ahdleri yerine getirmediği için derecesini nakısa düşürür). Ve kim de Allah'a olan ahdlerine vefa ederse (yeminini, misakini ve ahdini yerine getirirse), o zaman ona en büyük mükâfat (ecir) verilecektir (cennet saadetine ve dünya saadetine erdirilecektir). 

78/NEBE-38: Yevme yekûmur rûhu vel melâiketu saffâ(saffen), lâ yetekellemûne illâ men ezine lehur rahmânu ve kâle sevâbâ(sevâben).
O gün, ruh (devrin imamının ruhu) ve (arşı tutan) melekler, saf saf hazır bulunurlar. Rahmân'ın kendisine izin verdiği kişiden başka kimse konuşamaz. Ve (izin verilen) sadece sevap söylemiştir. 

4/NİSÂ-64: Ve mâ erselnâ min resûlin illâ li yutâa bi iznillâh(iznillâhi). Ve lev ennehum iz zalemû enfusehum câûke festagferûllâhe vestagfera lehumur resûlu le vecedûllâhe tevvâben rahîmâ(rahîmen).
Ve Biz, (hiç) bir resûlü, Allah'ın izniyle kendilerine itaat edilmesinden başka birşey için göndermedik. Ve onlar nefslerine zulmettikleri zaman, eğer sana gelselerdi, böylece Allah'tan mağfiret dileselerdi ve Resûl de onlar için mağfiret dileseydi, mutlaka Allah'ı, (iki tarafın da) tövbelerini (onların tövbesini ve Resûl'ün mağfiret talebini) kabul eden ve rahmet edici olarak bulurlardı. 

Her devirde yaşayan devrin imamı (halife)’nın ruhu meleklerle birlikte onlar için mağfiret dilemektedir. Allah’a ulaşmayı dileyen kişinin örtülmüş olan günahları sevaba çevrilir. (Furkan-70) Günahların sevaba çevrilmesi olayının adı mağfirettir. Mağfirette mutlaka iki taraf olur. Birinci taraf günahları işleyen ve Allah’a ulaşmayı diledikten sonra 12 ihsanla mürşidine ulaşan kişidir. İkinci taraf, irşad makamıdır. Peygamber Efendimiz (S.A.V), kâinatın en büyük mürşidi idi. O’na tâbî olundu. Ve günahlar sevaba çevrildi. Sahabe ile Allah arasındaki ilişkilerde bunun adı, mağfirettir. Sahâbe ile Peygamber Efendimiz (S.A.V) arasındaki ilişkide bunun adı şefaattir.

Şefaati, Allahû Tealâ’dan devrin imamı talep edebilir. Sadece o, bir ni’met olarak o kişinin günahlarının sevaba çevrilmesi konusunda daha kişinin başının üzerine gelmeden evvel talepte bulunur. 

32/SECDE-24: Ve cealnâ minhum eimmeten yehdûne bi emrinâ lemmâ saberû ve kânû bi âyâtinâ yûkınûn(yûkınûne).
Ve onlardan, emrimizle hidayete erdiren imamlar kıldık, sabır sahibi oldukları ve âyetlerimize (Hakk’ul yakîn seviyesinde) yakîn hasıl etmiş oldukları için. 

4/NİSÂ-64: Ve mâ erselnâ min resûlin illâ li yutâa bi iznillâh(iznillâhi). Ve lev ennehum iz zalemû enfusehum câûke festagferûllâhe vestagfera lehumur resûlu le vecedûllâhe tevvâben rahîmâ(rahîmen).
Ve Biz, (hiç) bir resûlü, Allah'ın izniyle kendilerine itaat edilmesinden başka birşey için göndermedik. Ve onlar nefslerine zulmettikleri zaman, eğer sana gelselerdi, böylece Allah'tan mağfiret dileselerdi ve Resûl de onlar için mağfiret dileseydi, mutlaka Allah'ı, (iki tarafın da) tövbelerini (onların tövbesini ve Resûl'ün mağfiret talebini) kabul eden ve rahmet edici olarak bulurlardı. 

40/MU'MİN-7: Ellezîne yahmilûnel arşa ve men havlehu yusebbihûne bi hamdi rabbihim ve yu’minûne bihî ve yestagfirûne lillezîne âmenû, rabbenâ vesi’te kulle şey’in rahmeten ve ilmen fagfir lillezîne tâbû vettebeû sebîleke ve kıhim azâbel cahîm(cahîmi).
Arşı tutan melekler ve onun etrafındaki kişi (devrin imamı), Rab'lerini hamd ile tesbih ederler ve O'na îmân ederler. Ve âmenû olanlar için (Allah'tan) mağfiret dilerler: "Rabbimiz, Sen herşeyi rahmetle (rahmetinle) ve ilimle (ilminle) kuşattın. Böylece (mürşidin önünde) tövbe edenleri ve senin yoluna (Sıratı Mustakîm'e) tâbî olanları mağfiret et (günahlarını sevaba çevir). Onları cehennem azabından koru!” 

Arşı tutan melekler ve zamanın imamının ruhu mürşidlerin önünde yapılan bütün tövbelerde hazır bulunurlar ve Allah’tan o kişi için mağfiret dilerler. 

Sahâbenin talebi üzerine Allahû Tealâ sahâbenin bütün günahlarını affediyor. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in talebi üzerine o günahları bir defa daha affediyor. (sevaba çeviriyor) Furkan 70 ile Nisa-64’ün tam bir tutarlılık içinde birbirini teyit ettiği görülmektedir. Peygamber Efendimiz(SAV)’in zamanında sahâbe O’na ulaşmış ve tâbî olmuşlardır. 

48/FETİH-10: İnnellezîne yubâyiûneke innemâ yubâyiûnallâh(yubâyiûnallâhe), yedullâhi fevka eydîhim, fe men nekese fe innemâ yenkusu alâ nefsihî, ve men evfâ bi mâ âhede aleyhullâhe fe se yu’tîhi ecren azîmâ(azîmen).
Muhakkak ki onlar, sana tâbî oldukları zaman Allah'a tâbî olurlar. Onların ellerinin üzerinde (Allah senin bütün vücudunda tecelli ettiği için ellerinde de tecelli etmiş olduğundan) Allah'ın eli vardır. Bundan sonra kim (ahdini) bozarsa, o taktirde sadece kendi nefsi aleyhine bozar (Allah'a verdiği yeminleri, ahdleri yerine getirmediği için derecesini nakısa düşürür). Ve kim de Allah'a olan ahdlerine vefa ederse (yeminini, misakini ve ahdini yerine getirirse), o zaman ona en büyük mükâfat (ecir) verilecektir (cennet saadetine ve dünya saadetine erdirilecektir). 

Bugün insanoğlunun kaçtığı, kandırılmaktan korktuğu, çağ dışı gördüğü Allah’ın resûllerinin insanlar için tek muradı, onları kurtuluşa erdirmektir. Allahû Tealâ onları, insanların Kur’ân’daki İslâm’ı yaşayabilmeleri, 7 safha 4 teslimle Allah’a teslim olarak Allah’ın insan için tek dileği olan SAADETE VE MUTLULUĞA erdirmeleri için her devirde her kavimde vazifeli kılmıştır.

3/ÂLİ İMRÂN-164: Lekad mennallâhu alâl mu’minîne iz bease fîhim resûlen min enfusihim yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmete, ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn(mubînin).
Andolsun ki Allah, mü'minlerin (başlarının) üzerine (devrin imamının ruhu) bir ni'met olmak üzere (onların aralarında, kendi kavminin içinde) kendilerinden bir resûl beas eder. Onlara O'nun (Allah'ın) âyetlerini tilâvet eder, onları tezkiye eder ve onlara kitap ve hikmeti öğretir. Ondan evvel (Allah'a ulaşmayı dilemeden evvel) onlar gerçekten açık bir dalâlet içinde idiler. 

62/CUMA-2: Huvellezî bease fîl ummiyyîne resûlen minhum yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmete, ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn(mubînin).
Ümmîler arasında, kendilerinden bir resûl beas eden (görevlendiren) O'dur. Onlara, O'nun (Allah'ın) âyetlerini okur, onları tezkiye eder (nefslerini temizler), onlara Kitab'ı (Kur'ân-ı Kerim'i) ve hikmeti öğretir. Ve daha önce (Allah'a ulaşmayı dilemeden evvel) elbette onlar, sadece açık bir dalâlet içinde idiler. 

22.2.8. SONUÇ

Bir insan önce Allah’a ulaşmayı dileyerek ve daha sonra bu istikamette mürşidine ulaşarak hidayete adım atmaktadır. Allah’a ulaşmayı dilemeyen ve bu istikamette asla mürşidine de ulaşması mümkün olmayan insanlar ise dalâlette kalmaktadırlar. 

Dalâlette kalan insanlar için Allah’tan bir yardımcı, mürşid, hidayetci yoktur. Onların kalplerinde küfür yazılıdır. Onlar tarik üzere değillerdir. Allah’ın davetine icabet etmemişlerdir. 

22.2.8.1. MÜRŞİDE TÂBÎ OLMAYANLAR DALÂLETTEDİR

Allahû Tealâ çok açık bir şekilde tebliğe muhatap olduktan sonra Allah’a ulaşmayı dilemedikleri için dalâletten kurtulamayan ve kendileri için mürşid bulunmayanları tam 10 âyet-i kerimede bizlere açıklamaktadır.

28/KASAS-50: Fe in lem yestecîbû leke fa’lem ennemâ yettebiûne ehvâehum, ve men edallu mimmenittebea hevâhu bi gayri huden minallâh(minallâhi), innallâhe lâ yehdil kavmez zâlimîn(zâlimîne).
Bundan sonra eğer sana icabet etmezlerse (senin hidayete erdirme davetine uymazlarsa), bil ki onlar heveslerine tâbîdirler. Allah'tan bir hidayetçi olmaksızın (hidayetçiye değil de) kendi heveslerine tâbî olandan daha çok dalâlette kim vardır? Muhakkak ki Allah, zalimler kavmini hidayete erdirmez. 

20/TÂHÂ-123: Kâlehbitâ minhâ cemîan ba’dukum li ba’dın aduvv(aduvvun), fe immâ ye’tiyennekum minnî huden fe menittebea hudâye fe lâ yadıllu ve lâ yeşkâ.
(Allahû Tealâ şöyle) dedi: “İkiniz oradan (aşağı) inin! Hepiniz (şeytan ve siz), birbirinize düşman olarak. Bundan sonra Benden size mutlaka hidayet gelecek. O zaman kim hidayetime tâbî olursa artık o, dalâlette kalmaz ve şâkî olmaz.” 

46/AHKÂF-32: Ve men lâ yucib dâiyallâhi fe leyse bi mu’cizin fîl ardı ve leyse lehu min dûnihî evliyâu, ulâike fî dalâlin mubîn(mubînin). 
Ve Allah'ın davetçisine icabet etmeyen kimse, yeryüzünde (Allah'ı) aciz bırakacak değildir. Ve onun Allah'tan başka dostları yoktur. İşte onlar apaçık dalâlet içindedirler. 

7/A'RÂF-186: Men yudlilillâhu fe lâ hâdiye lehu, ve yezeruhum fî tugyânihim ya’mehûn(ya’mehûne).
Allah kimi dalâlette bırakırsa, artık onun için bir hidayetçi (hidayete erdiren) yoktur. Ve onları azgınlıkları (isyanları) içinde şaşkın (bir halde) terkeder (bırakır). 

18/KEHF-17: Ve terâş şemse izâ taleat tezâveru an kehfihim zâtel yemîni ve izâ garabet takrıduhum zâteş şimâli ve hum fî fecvetin minhu, zâlike min âyâtillâh(âyâtillâhi), men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşidâ(murşiden).
Ve güneşin doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafından geldiğini ve battığı zaman sol taraftan onların yanlarından geçtiğini görürsün. Ve onlar, onun (mağaranın) geniş sahası içinde bulunuyorlardı. İşte bu, Allah'ın âyetlerinden (mucizelerinden)dir. Allah, kimi Kendisine ulaştırırsa, işte o hidayete ermiştir. Ve kimi dalâlette bırakırsa (kim Allah'a ulaşmayı dilemezse) artık onun için velî mürşid (irşad eden evliya) bulunmaz. 

Allah’a hidayet ettiren velî mürşiddir. Allah’a dünya hayatını yaşarken ulaşmak isteyen insanların mürşidleri vardır. Dalâlette olanlar için ise velî mürşid yoktur. Aranmayan birşey bulunmaz. Mürşidlerini aramadıkları için dalâlette olanlar için bir mürşid bulunmaz.

45/CÂSİYE-23: E fe raeyte menittehaze ilâhehu hevâhu ve edallehullâhu alâ ilmin ve hateme alâ sem’ihî ve kalbihî ve ceale alâ basarihî gışâveten, fe men yehdîhi min ba’dillâhi, e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne).
Hevasını kendisine ilâh edinen kişiyi gördün mü? Ve Allah, onu ilim (onun faydasız ilmi) üzere dalâlette bıraktı. Ve onun işitme hassasını ve kalbini mühürledi. Ve onun basar (görme) hassasının üzerine gışavet (perde) çekti. Bu durumda Allah'tan sonra onu kim hidayete erdirir? Hâlâ tezekkür etmez misiniz? 

Allah kimi dalâlette bırakırsa, kimin kalbindeki mührü açmazsa, O kişiyi hidayetçisine de ulaştırmamaktadır.

39/ZUMER-23: Allâhu nezzele ahsenel hadîsi kitâben muteşâbihen mesâniye takşaırru minhu culûdullezîne yahşevne rabbehum, summe telînu culûduhum ve kulûbuhum ilâ zikrillâh(zikrillâhi), zâlike hudallâhi yehdî bihî men yeşâu, ve men yudlilillâhu fe mâ lehu min hâd(hâdin). 
Allah, ihdas ettiği (nurların) ahsen olanlarını (rahmet, fazl ve salâvâtı), ikişer ikişer (salâvât-rahmet ve salâvât-fazl), Kitab'a müteşabih (benzer) olarak indirdi. Rab'lerinden huşû duyanların ciltleri ondan ürperir. Sonra onların ciltleri ve kalpleri Allah'ın zikriyle yumuşar, sükûnet bulur (yatışır). İşte bu, Allah'ın hidayetidir, dilediğini onunla hidayete erdirir. Ve Allah, kimi dalâlette bırakırsa artık onun için bir hidayetçi yoktur. 

16/NAHL-36: Ve lekad beasnâ fî kulli ummetin resûlen eni’budûllâhe vectenibût tâgût(tâgûte), fe minhum men hedallâhu ve minhum men hakkat aleyhid dalâletu, fe sîrû fîl ardı fanzurû keyfe kâne âkıbetul mukezzibîn(mukezzibîne).
Ve andolsun ki Biz, bütün ümmetlerin (milletlerin, kavimlerin) içinde resûl beas ettik (hayata getirdik, vazifeli kıldık). (Allah'a ulaşmayı dileyerek) Allah'a kul olsunlar ve taguttan (insan ve cin şeytanlardan) içtinap etsinler (sakınıp kurtulsunlar) diye. Onlardan bir kısmını, (Resûlün daveti üzerine Allah'a ulaşmayı dileyenleri) Allah hidayete erdirdi ve bir kısmının (dilemeyenlerin) üzerine dalâlet hak oldu. Artık yeryüzünde gezin. Böylece yalanlayanların akıbetinin, nasıl olduğuna bakın (görün). 

Hidayete erenler be’as edilen resûller vasıtasıyla hidayete ererler. Onlara tâbî olmayanlar ise dalâlette kalmaktadırlar.

Hidayetçi varsa hidayet vardır. Hidayetçi yoksa hidayet de yoktur. Yetmez dalâlet vardır.

3/ÂLİ İMRÂN-164: Lekad mennallâhu alâl mu’minîne iz bease fîhim resûlen min enfusihim yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmete, ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn(mubînin).
Andolsun ki Allah, mü'minlerin (başlarının) üzerine (devrin imamının ruhu) bir ni'met olmak üzere (onların aralarında, kendi kavminin içinde) kendilerinden bir resûl beas eder. Onlara O'nun (Allah'ın) âyetlerini tilâvet eder, onları tezkiye eder ve onlara kitap ve hikmeti öğretir. Ondan evvel (Allah'a ulaşmayı dilemeden evvel) onlar gerçekten açık bir dalâlet içinde idiler. 

Allahû Tealâ resûllerini insanları hidayete erdirsin diye göndermesine rağmen insanların çoğu bu resûllere tâbî olmazlar. Tâbiiyet yoksa kesin olarak dalâlet vardır. Üçüncü bir alternatif yoktur.

62/CUMA-2: Huvellezî bease fîl ummiyyîne resûlen minhum yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmete, ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn(mubînin).
Ümmîler arasında, kendilerinden bir resûl beas eden (görevlendiren) O'dur. Onlara, O'nun (Allah'ın) âyetlerini okur, onları tezkiye eder (nefslerini temizler), onlara Kitab'ı (Kur'ân-ı Kerim'i) ve hikmeti öğretir. Ve daha önce (Allah'a ulaşmayı dilemeden evvel) elbette onlar, sadece açık bir dalâlet içinde idiler. 

Allahû Tealâ dalâletten hidayete geçiş noktasını mürşide bağlamıştır. Ya mürşide tâbî olmayan dalâlettedir, ya da dalâlette olanın bir mürşidi yoktur.

22.2.8.2. DALÂLETTE OLANLAR CEHENNEME GİDECEKLERDİR

Hidayetin sonucu olarak nasıl cennete girmek asılsa, dalâletin sonucunda da cehenneme gitmek kesindir. 7 grup âyet-i kerime dalâlette olanların cehenneme gideceklerini açıklamaktadırlar.

7/A'RÂF-178: Men yehdillâhu fe huvel muhtedî ve men yudlil fe ulâike humul hâsirûn(hâsirûne).
Allah kimi hidayete erdirirse (kendisine ulaştırırsa), artık o hidayete ermiştir. Ve kim dalâlette bırakılırsa, işte onlar, onlar artık hüsrana uğrayanlardır (nefslerini hüsrana düşürenlerdir). 

Hüsranda olanlar, cehenneme gideceklerdir.

23/MU'MİNÛN-103: Ve men haffet mevâzînuhu fe ulâikellezîne hasirû enfusehum fî cehenneme hâlidûn(hâlidûne).
Ve kimin mizanı (sevap tartıları) hafif gelirse, işte onlar, nefslerini hüsrana düşürenlerdir. Onlar, cehennemde ebediyyen kalacak olanlardır. 

7/A'RÂF-179: Ve lekad zere’nâ li cehenneme kesîran minel cinni vel insi, lehum kulûbun lâ yefkahûne bihâ ve lehum a’yunun lâ yubsırûne bihâ ve lehum âzânun lâ yesmeûne bihâ, ulâike kel en’âmi bel hum edallu, ulâike humul gâfilûn(gâfilûne).
Ve andolsun ki; cehennemi, insanların ve cinlerin çoğuna hazırladık (yarattık). Onların kalpleri vardır, onunla fıkıh (idrak) etmezler. Onların gözleri vardır, onunla görmezler. Onların kulakları vardır, onunla işitmezler. Onlar hayvanlar gibidir. Hatta daha çok dalâlettedirler. İşte onlar, onlar gâfillerdir. 

Hayvanlardan da daha dalâlette olan insan ve cin topluluğunun çoğu mürşide tâbî olmadıkları için cehenneme gideceklerdir. 

Çünkü dalâlet tâbiiyetle sona erer.

17/İSRÂ-97: Ve men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehum evliyâe min dûnih(dûnihî), ve nahşuruhum yevmel kıyâmeti alâ vucûhihim umyen ve bukmen ve summâ(summen), me’vâhum cehennem(cehennemu), kullemâ habet zidnâhum saîrâ(saîren).
Ve Allah, kimi (Kendisine) ulaştırırsa, artık o hidayete ermiştir. Ve kimi dalâlette bırakırsa (kim Allah'a ulaşmayı dilemezse), o taktirde onlar için O'ndan (Allah'tan) başka dostlar bulamazsın. Ve kıyâmet günü onları kör, dilsiz ve sağır olarak yüzüstü (sürünerek) haşrederiz. Onların me'vası (kalacakları yer) cehennemdir. Ve Biz, onlara (ateşin) her sönmeye yüz tutuşunda (alevli ateşi) arttırdık (arttırırız). 

4/NİSÂ-167: İnnellezîne keferû ve saddû an sebîlillâhi kad dallû dalâlen baîdâ(baîden). 
Muhakkak ki inkâr edenler ve Allah'ın yolundan alıkoyanlar (saptırmış olanlar), (mürşidlerine ulaşmadıkları için) uzak bir dalâletle sapmışlardır. 

4/NİSÂ-168: İnnellezîne keferû ve zalemû lem yekunillâhu li yagfira lehum ve lâ li yehdiyehum tarîkâ(tarîkan).
Muhakkak ki inkâr edenleri ve zulmedenleri (başkalarını da mürşide ulaşmaktan men edip saptıranları), Allah mağfiret edecek değildir ve yola (Allah'a ulaştıran Sıratı Mustakîm'e) hidayet edecek değildir. 

4/NİSÂ-169: İllâ tarîka cehenneme hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden). Ve kâne zâlike alâllâhi yesîrâ(yesîran).
Ancak cehennem yoluna (hidayet eder, ulaştırır), onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Ve bu, Allah için kolaydır. 

25/FURKÂN-34: Ellezîne yuhşerûne alâ vucûhihim ilâ cehenneme ulâike şerrun mekânen ve edallu sebîlâ(sebîlen).
Cehenneme yüzleri üstü haşredilenler (toplananlar), işte onlar, gideceği mekânı şerrli olanlar ve sebîlden sapanlar (dalâlette kalanlar)dır. 

36/YÂSÎN-62: Ve lekad edalle minkum cibillen kesîrâ(kesîran), e fe lem tekûnû ta’kılûn(ta’kılûne). 
Ve andolsun ki sizden birçoklarını dalâlette bıraktı. Hâlâ akıl etmez misiniz? 

36/YÂSÎN-63: Hâzihî cehennemulletî kuntum tûadûn(tûadûne).
Size vaadedilmiş olan cehennem (işte) budur. 

54/KAMER-47: İnnel mucrimîne fî dalâlin ve suur(suurin). 
Muhakkak ki mücrimler (suçlular), dalâlet ve çılgınlık içindedir. 

54/KAMER-48: Yevme yushabûne fîn nâri alâ vucûhihim, zûkû messe sekar(sekare).
O gün yüz üstü (sürünerek) ateşe sürüklenirler. “Sekarın (alevli ateşin) dokunuşunu tadın!” (denir). 

22.2.8.3. MÜRŞİDE ULAŞANLARIN DURUMU



Dünya üzerindeki hayatımızda bizim için iki yol vardır.

  1. İrşad Yolu
  2. Gayy Yolu

İrşad yolunu tercih edildiği zaman bu yol insanı önce mürşide sonra hidayete, ahiretteki cennete, daha sonra da irşada bu dünya hayatındaki mutluluğa götürür.

Gayy yolu ise insanı dalâlette bırakarak cehenneme götürür. 

Felaha erenler, cennete gidenlerdir

Bir insanın sadece Allah’a inanması onu hak mü’min kılmaz.

  1. Allah’a inanan
  2. Allah’a insan ruhunun ölmeden evvel ulaşmasına inanan
  3. Bunun 12 defa farz olduğuna inanan
  4. Allah’a ulaşmayı kalben dilemesi halinde Allahû Tealâ’nın verdiği söz gereğince mutlaka onun ruhunu kendisine vasıl edeceğinden emin olan hak mü’min olur.

Bir insanın îmânı artan mü’min olabilmesi 7 inanç, 7 kalp ve 4 vasıf şartına bağlıdır.

7 KALP ŞARTI:

  1.  Allah kalpteki ekinneti alır.
  2. Allah kalpte bulunan mührü açar.
  3. Allah kalbe ihbatı koyar.
  4. Allah’ın kalbe hidayetle ulaşır.
  5. Allah kalbi kendisine döndürür.
  6. Allah göğüsten kalbe bir nur yolu açar.
  7. Allah kalbin içine imânı yazar.

7 İNANÇ ŞARTI:

  1. Allah’a inanmak
  2. Allah’ın meleklerine inanmak
  3. Allah’ın kitaplarına inanmak
  4. Allah’ın resûllerine inanmak
  5. Kıyâmette be’as edileceğine inanmak
  6. Hayrın Allah’tan şerrin kendi nefsimizden olduğuna inanmak
  7. Ölmeden evvel ruhunu Allah’a ulaştıracağına inanmak.

4 VASIF ŞARTI:

  1.  Ruhu Sıratı Mustakîm’e ulaşır.
  2. Fizik vücudu güçlenmeye başlar.
  3. Nefsi tezkiye olmaya başlar.
  4. İrade güçlenmeye başlar.



Mü’min olmak, Allah’a teslim olmanın başlangıç aşamasıdır. Allah’a teslim olmak, üç vücudu ve iradeyi Allah’a teslim etmekle gerçekleşir.

Önce ruhun Allah’a teslimi (Fena makamı, velayetin birinci makamı). 

Sonra fizik vücudun Allah’a teslimi (Muhsinler makamı, velayetin dördüncü makamı) 

Nefsin Allah’a teslimi (Ulûl’elbab makamı, velayetin beşinci makamı) 

İradenin Allah’a teslimi (Salâh makamının 4. kademesi)ile İslâm olunur. 

Gösterim: 422