21. İSLÂM NEDİR?

21.1. TESLİM

Allahû Tealâ peygamberlerine kitaplar ve sahifeler indirmistir. Dört peygambere indirilen dört tane semavi kitap vardır. Hz. Musa'ya Tevrat, Hz. Davut'a Zebur, Hz. İsa'ya İncil ve nihâyet Peygamber Efendimiz (S.A.V).'e Kur’ân-ı Kerim indirilmiştir. 

Kur’ân-ı Kerim bütün kutsal kitap ve sahifelerin en ekmelidir, tamamıdır.

5/MÂİDE-3: Hurrimet aleykumul meytetu ved demu ve lahmul hınzîri ve mâ uhılle li gayrillâhi bihî vel munhanikatu vel mevkûzetu vel mutereddiyetu ven natîhatu ve mâ ekeles sebuu illâ mâ zekkeytum ve mâ zubiha alân nusubi ve en testaksimû bil ezlâm(ezlâmi), zâlikum fisk(fiskun), el yevme yeisellezîne keferû min dînikum fe lâ tahşevhum vahşevni, el yevme ekmeltu lekum dînekum ve etmemtu aleykum ni’metî ve radîtu lekumul islâme dînâ(dînen) fe menidturra fî mahmasatin gayra mutecânifin li ismin fe innallâhe gafûrun rahîm(rahîmun).
Ölmüş hayvan, kan, domuz eti ve Allah'tan başkasının adına boğazlanan (kesilen), boğularak, vurularak, yüksek bir yerden yuvarlanarak veya boynuzlanarak ölen ve de yırtıcı hayvan tarafından parçalanıp yenen hayvan (ölmeden kesilmesi hariç) ve putlar adına boğazlanan hayvanlar ve fal okları ile kısmet aramanız size haram kılındı. İşte bunlar fısktır. Bugün kâfirler sizi dîninizden döndüremedikleri için yeise kapıldılar. Artık onlardan korkmayın, benden korkun. Bugün sizin dîninizi kemâle erdirdim. Ve üzerinizdeki ni'metimi tamamladım. Sizin için dîn olarak İslâm'dan razı oldum. Artık kim açlık tehlikesiyle, günaha meyl etmeksizin zarurette (yemek zorunda) kalırsa, muhakkak ki Allah gafûrdur, rahîmdir 

Allahû Tealâ diğer kutsal kitaplarda ve Kur’ân-ı Kerim'de anlatılan 7 safha 4 teslimi içeren 28 basamaktan müteşekkil dinin adına İSLÂM demektedir.

22/HACC-78: Ve câhidû fillâhi hakka cihâdih(cihâdihî), huvectebâkum ve mâ ceale aleykum fid dîni min harac(haracin), millete ebîkum ibrâhîm(ibrâhîme), huve semmakumul muslimîne min kablu ve fî hâzâ li yekûner resûlu şehîden aleykum ve tekûnû şuhedâe alen nâs(nâsi), fe ekîmûs salâte ve âtuz zekâte va’tesımû billâh(billâhi), huve mevlâkum, fe ni’mel mevlâ ve ni’men nasîr(nasîru).
Ve Allah'da hakkıyla cihad edin. O, sizi seçti. Dînde sizin için bir zorluk kılmadı ki; o, babanız İbrâhîm (A.S)'ın dînidir. O, sizi daha önce de “müslümanlar” (Allah'a teslim olanlar) olarak isimlendirdi. Bunda da (Kur'ân-ı Kerim'de de), resûl size şahit olsun ve siz de insanlara şahitler olasınız diye. Öyleyse namazı ikame edin (kılın), zekâtı verin, Allah'a sarılın (Allah'ın Zat'ında yok olun). O, sizin Mevlâ'nız. (O), ne güzel Mevlâ (dost) ve ne güzel yardımcı. 

Şuhut mertebesine salâh da erişilir. Allahû Tealâ tüm insanları en son mertebeye ersinler, saadet ve mutluluğu yaşasınlar diye yaratmıştır. Bütün mukaddes kitaplar, Tevrat, Zebur, İncil, Kur’ân-ı Kerim ve diğer sahifeler hep insanın mutluluğu ve saadeti için indirilmiştir. Mutluluğa ulaşabilmek ancak kişi tarafından Allahû Tealâ’nın Kur’ân-ı Kerim'de emrettiği bütün emirlerin harfiyen yerine getirilmesi ve yasak ettiği herşeyden kaçınılması ile mümkündür.

İslâm “silm” kökünden gelen bir kelimedir. Silm kökünün üç tane anlamı vardır. Birincisi tek Allah’a inanmak, ikincisi Allah’a teslim olmak, üçüncüsu ise sulh, sükûn ve barıştır. Allahû Tealâ asırlar boyunca bütün insanlığa aynı açıdan seslenmiştir. Bütün kutsal kitaplarda Allahû Tealâ'nın emri, tek Allah’a inanmak, teslim ve arkasından sulh ve sükûna kavuşmaktır.

3/ÂLİ İMRÂN-84: Kul âmennâ billâhi ve mâ unzile aleynâ ve mâ unzile alâ ibrâhîme ve ismâîle ve ishâka ve ya’kûbe vel esbâtı ve mâ ûtiye mûsâ ve îsâ ven nebiyyûne min rabbihim, lâ nuferriku beyne ehadin minhum, ve nahnu lehu muslimûn(muslimûne). 
"Allah'a ve bize indirilene ve İbrâhîm (A.S)'a, İsmâil (A.S)'a, İshâk (A.S)'a, Yâkub (A.S)'a ve Yâkub oğulları'na indirilenlere, Hz. Mûsâ'ya ve Hz. Îsâ'ya ve nebilere Rab'leri tarafından verilenlere îmân ettik. Onların arasından birini (diğerlerinden) ayırdetmeyiz. Ve biz O'na (Allah'a) teslim olanlarız." de. 

3/ÂLİ İMRÂN-85: Ve men yebtegi gayral islâmi dînen fe len yukbele minhu, ve huve fîl âhirati minel hâsirîn(hâsirîne).
Ve kim İslâm'dan başka bir dîn ararsa, o taktirde kendisinden asla kabul edilmez ve o, ahirette "hüsranda olanlar"dan olur. 

6/EN'ÂM-71: Kul e ned’û min dûnillâhi mâ lâ yenfeunâ ve lâ yadurrunâ ve nureddu alâ a’kâbinâ ba’de iz hedânâllâhu kellezîstehvethuş şeyâtînu fîl ardı hayrâne lehû ashâbun yed’ûnehû ilâl hude’tinâ, kul inne hudâllâhi huvel hudâ, ve umirnâ li nuslime li rabbil âlemîn(âlemîne).
De ki: “Bize fayda ve zarar vermeyen Allah'tan başka şeylere mi dua edelim? Bizi Allah'ın hidayete erdirmesinden sonra, yeryüzünde şeytanların kandırıp, şaşkın bıraktığı, arkadaşlarının da “bize hidayete gel” diye çağırdığı kimse gibi topuklarımızın üzerinde geriye mi döndürülelim?” De ki: “Muhakkak ki, Allah'a ulaşmak, o, hidayettir ve biz âlemlerin Rabbine teslim olmakla emrolunduk.” 

40/MU'MİN-66: Kul innî nuhîtu en a’budellezîne ted’ûne min dûnillâhi lemmâ câeniyel beyyinâtu min rabbî ve umirtu en uslime li rabbil âlemîn(âlemîne). 
De ki: "Muhakkak ki ben sizin, Allah'tan başka taptıklarınıza kul olmaktan men edildim, bana Rabbimden beyyineler (deliller) geldiği için. Ve âlemlerin Rabbine teslim olmakla (ruhumu, vechimi, nefsimi ve irademi Allah'a teslim etmekle) emrolundum." 

Nerede harb, kavga var ise orada insanların mutluluğundan bahsetmek mümkün değildir. Kavga olan her yerde mutsuzluk ve sıkıntı vardır. Harb, bir sürü yoksulluk ve sıkıntıları beraberinde getiren bir faktördür. 

Saadet bir sükûnet halidir.

48/FETİH-26: İz cealellezîne keferû fî kulûbihimul hamiyyete hamiyyetel câhiliyyeti fe enzelallâhu sekînetehu alâ resûlihî ve alel mû’minîne ve elzemehum kelimetet takvâ ve kânû e hakka bihâ ve ehlehâ ve kânallâhu bi kulli şey’in alîmâ(alîmen).
Kâfirler hamiyeti, cahiliye taassubunu kalplerine yerleştirince, Allah da Resûl'ünün ve mü'minlerin üzerine sekînetini indirdi. Ve takva sözü onlara elzem oldu (hakettiler). Ve onu (takva sahibi olmayı), en çok onlar hakettiler. Ve ona ehil (lâyık) oldular. Ve Allah, herşeyi en iyi bilendir. 

Böyle bir sükûnet uyuşukluk demek değildir. 

Aksine çalışmanın tam olarak var olduğu, ama kişinin hem iç dünyasında hem de dış dünyasında, çevresiyle tam bir uyuşma halinin mevcut olduğu bir sulh ve sükûn halidir. Saadet, herşeyden evvel bir uyum halini ifade eder. Bu sulhun tam karşılığıdır. Bir insanın iç ve dış dünyasında sülhun temellerinin atılması ve tahakkuk etmesi insanın teslimlerinin tamamlanmasıyla mümkün ve geçerlidir. 

Allahû Tealâ’nın İslâm dinini buyurmaktan muradı açık ve kesindir;

Allahû Tealâ insanın DÜNYA’DA VE AHİRET’TE MUTLU olmasını istemektedir.

21.2. İSLÂM VE SAADET

21.2.1. İSLÂM NEDİR?

Allahû Tealâ insanı üç ayrı vücuttan yaratmıştır.

15/HİCR-26: Ve le kad halaknel insâne min salsâlin min hamein mesnûn(mesnûnin).
Andolsun ki; Biz insanı, “hamein mesnûn olan salsalinden” (standart insan şekli verilmiş ve organik dönüşüme uğramış salsalinden) yarattık. 



6/EN'ÂM-98: Ve huvellezî enşeekum min nefsin vâhıdetin fe mustekarrun ve mustevdaun, kad fassalnâl âyâti li kavmin yefkahûn(yefkahûne).
Sizi bir tek nefsten (Âdem (A.S)'dan) yaratan ve böylece (sizin için) kararlı bir kalma yeri (fizik vücudumuz için yeryüzü: dünya), bir de emanet kalma yeri (nefsimiz için cennet ve cehenneme gitmeden önce geçici olarak beklenilen yer; berzah âlemi) dizayn eden O'dur. Fıkıh eden bir toplum için, âyetleri ayrı ayrı detayları ile açıkladık. 

32/SECDE-9: Summe sevvâhu ve nefeha fîhi min rûhihî ve ceale lekumus sem’a vel ebsâre vel efidete, kalîlen mâ teşkurûn(teşkurûne).
Sonra (Allah), onu dizayn etti ve onun içine (vechin, fizik vücudun içine) ruhundan üfürdü ve sizler için sem'î (işitme hassası), basar (görme hassası) ve fuad (idrak etme hassası) kıldı. Ne kadar az şükrediyorsunuz. 

4/NİSÂ-58: İnnallâhe ye’murukum en tueddûl emânâti ilâ ehlihâ ve izâ hakemtum beynen nâsi en tahkumû bil adl(adli). İnnallâhe niımmâ yeızukum bihî. İnnallâhe kâne semîan basîrâ(basîran).
Muhakkak ki Allah, emanetleri sahibine teslim etmenizi ve insanlar arasında hakemlik yaptığınız zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Muhakkak ki Allah, onunla (bununla) size ne güzel öğüt veriyor. Ve muhakkak ki Allah, en iyi işiten ve en iyi görendir. 

...Ve İslâm bu 3 vücudun ve iradenin Allah'a teslimidir. 

Eşref-i mahlûkat olarak yaratılan insan, ruh, nefs ve fizik vücut üçlüsüne sahip tek varlıktır. Bu o güne kadar mevcut olmayan değişik bir dizayndır. 

Çünkü insanlardan evvel yaratılan gayb âleminin varlıkları olan cinlerde fizik vücut ve nefs vardır.

Gene insanlardan önce dünyada yaratılan hayvanlarda da fizik vücut ve nefs bulunmaktadır. 

Emr âleminin varlıkları olan meleklerde ise sadece ruh bulunur.

İnsan bu varlıklardan hiçbirisine benzemeyen bir üçlü ile yaratılmıştır. 

Bir nefs, 

Bir ruh, 

Bir fizik vücut 

Allahû Tealâ böyle bir sistemde vücuda getirdiği insan için İSLÂM denilen dini (teslim, sulh ve sükûnu) seçmiştir. Teslim, sulh ve sükûn lâyıkı vechile incelendiği zaman temelde bir tek faktör görülür;. İnsanların mutlu olması, saadet içinde bulunması.. 

Semavi kitaplara ve nihâyet Kur’ân-ı Kerîm'e bakılırsa görülen, Allahû Tealâ’nın bu semavi işaretlerle insanları saadete davet ediyor olmasıdır. Kur’ân’ı Kerîm “İnsanlara bir saadet davetiyesi”dir. 

10/YÛNUS-25: Vallâhu yed'û ilâ dâris selâm(selâmi), ve yehdî men yeşâu ilâ sırâtin mustekîm(mustekîmin).
Ve Allah, teslim (selâm) yurduna davet eder ve (teslim yurduna, Zat'ına ulaştırmayı) dilediği kimseyi, Sıratı Mustakîm'e ulaştırır. 

İSLÂM dendiği zaman bu kelimenin muhtevası içinde bu davetiyenin temellerini ve esaslarını görülür. Evvelâ şunu bilmek gerekir ki teslim ve sulh, sükûn açısından hareket edildiğinde kâinat üzerinde İSLÂM'dan başka bir dinin hiç mevcut olmadığı görülür. 

3/ÂLİ İMRÂN-19: İnned dîne indâllâhil islâm(islâmu), ve mâhtelefellezîne ûtûl kitâbe illâ min ba’di mâ câehumul ilmu bagyen beynehum, ve men yekfur bi âyâtillâhi fe innallâhe serîul hısâb(hısâbı).
Muhakkak ki Allah'ın indinde dîn, İslâm'dır (teslim dînidir). Kendilerine kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki hased sebebiyle ihtilâfa düştüler. Ve kim Allah'ın âyetlerini örterse (inkâr ederse), o taktirde, muhakkak ki Allah, hesabı çabuk görendir. 



Allahû Tealâ insana ihsan ettiği üç vücuda da ayrı ayrı emirler vermiştir. Fizik vücuda Allah'a kul olmayı, nefse tezkiyeyi ve ruha hanif olarak Allah'a vasıl olmayı emretmektedir. Bunlar İslâm’ın birincil, temel emirlerini oluşturur. İkincil emirler ise (üst seviye emirler) ruhun, vechin nefsin ve iradenin Allah'a teslimidir. 

Ruha vuslat ve teslim emri 

Nefse kendisinde mevcut 19 afeti temizlemek tasfiye etmek sûretiyle Allah'a teslim olma emri 

Fizik vücuda dünya ve ahiret için çalışarak ve muhsin olarak Allah'a teslim olma emri

İradenin teslimi de Allah ile olan ahdin yerine getirilmesidir. (En’am 152). 

21.2.2. SAADET

Nefsi yedi kademede terbiye ederek, ruhun Allah’a vasıl olması ,fizik vücudun Allah’a kul olmaya başlaması ile İslâm’ın birincil temel emirleri yerine getirilir. Fizik vücudun tesliminden sonra nefs ihlâsta Allah’a teslim edilir. Daimî zikirde 7 mertebe müzeyyen olan kalp ihlâsta 7 mertebe daha müzeyyen olacak, salâh makamında 5 mertebe daha müzeyyen olarak irade de Allah’a teslim edilecektir. 

Bu varılan yer nefsin ruhun bütün hasletlerine sahip olduğu yerdir.

Bu varılan yer Kur’ân’daki İslâm’ın bütünüyle yaşandığı 7 safhanın yaşanıp 4 teslimin gerçekleştiği yerdir.

Bu varılan yer saadetin bütün boyutlarıyla yaşandığı yerdir. 

49/HUCURÂT-7: Va’lemû enne fîkum resûlallâh(resûlallâhi), lev yutîukum fî kesîrin minel emri le anittum ve lâkinnallâhe habbebe ileykumul îmâne ve zeyyenehu fî kulûbikum, ve kerrehe ileykumul kufre vel fusûka vel isyân(isyâne), ulâike humur râşidûn(râşidûne). 
Ve aranızda Allah'ın Resûlü olduğunu biliniz. Eğer işlerin çoğunda size itaat etseydi, mutlaka sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah, size îmânı sevdirdi ve onu kalplerinizde müzeyyen kıldı. Küfrü, fıskı ve isyanı size kerih gösterdi. İşte onlar, onlar irşad olanlardır. 

Nefsin müzeyyen olması, tamamen nurlanarak ruhun bütün hasletlerine sahip olması demektir. Bu ise karar aşamasında artık ruh ile nefs arasında hiç kavganın olmaması demektir. Çünkü afetlerden kurtulduğu için nefs de ruh gibi düşünmektedir. Nefsin talebi ruhun talebi ile çakışmaktadır. Arada bir farklı görüş olmadığı için kavga da olmayacaktır. Karar mekanizması hep hayrı kararlaştırdığı için artık hep hayır işleyen bir hüviyet kazanacaktır. Hayır işlediği için de hep huzur ve ferahlık duyacaktır. Fizik vücut hep hayırda kullanıldığı, kısaca hayır işlediği için de nefs, ruh tarafından artık hiç cezalandırılmayacaktır. Cezalandırılmama işlemi de dahil olmak üzere her safhada kişi artık iç huzura ulaşmıştır. Kısaca bir kişinin iç dünyasında dahili harp sona ermiştir. Kavga, çatışma sona ermiştir. İşte bu iç dünyadaki kavganın sona ermesi dış dünyada da kavgayı bitirir.

41/FUSSİLET-34: Ve lâ testevîl hasenetu ve lâs seyyieh(seyyietu), idfa’ billetî hiye ahsenu fe izâllezî beyneke ve beynehu adâvetun ke ennehu veliyyun hamîm(hamîmun).
Hasene (iyilik) ve seyyie (kötülük), müsavi (eşit) değildir. (Kötülüğü) en güzel şekilde karşıla. O zaman seninle arasında düşmanlık olan kişi, samimi bir dost gibi olur. 

41/FUSSİLET-35: Ve mâ yulakkâhâ illâllezîne saberû, ve mâ yulakkâhâ illâ zû hazzın azîm(azîmin).
Ona (kötülüğü iyilikle karşılama hasletine), sabredenlerden ve hazzul azîm (en büyük haz) sahiplerinden başkası ulaştırılmaz. 

Böyle bir insan hayra ulaşmış bir insandır. Çevresinden kendisine gelen olayın mahiyeti ne olursa olsun o olayı negatif olarak yorumlamaz, yorumu daima pozitif yorumdur. Karşısındaki kişi ne yaparsa yapsın bilir ki kendisine ulaşan şey faydadır veya hayırdır. Hayır sahibi kişi bilir ki, karşısındaki kendisine hangi seviyede bir zulüm yapmışsa, aynı anda zulmedenin amel defterine o kadar günah, kendi amel defterineyse o zulüm kadar sevab işlenecekir. Durum buysa kendisine yapılan 

zulmün mutlak bir hayır olduğunu yani kendisine derecat kazandıran bir olay olduğunu idrak etmiştir.Zulmü yapan kişiye düşman olmaz öfke, kin, intikam afetleri harekete geçmez. Zulmü yapan kişiye, reaksiyon dediğimiz karşı cevap vermiş ise, hiçbir zaman bir zulüm hüviyetinde olmaz. Sadece fayda hüviyetinde olur. Hayra ulaşan bir kişi, çevreden kendisine ulaşan her türlü olayı hayır ve fayda olarak yorumlar.

21.2.2.1. İNSANLAR SAADETE ULAŞACAK FITRATTA YARATILMIŞTIR

Allahû Tealâ insanları sonsuz bir saadete ulaşmaları için hanif fitratıyla yani İslâm fıtratıyla yaratmıştır.

Hanif Fıtratı

  1. Tek Allah'a inanmak,
  2. Allah’a 4 teslim teslim olmak
  3. Sulh ve sükûna ulaşabilmektir.

30/RÛM-30: Fe ekim vecheke lid dîni hanîfâ(hanîfen), fıtratallâhilletî fataran nâse aleyhâ, lâ tebdîle li halkıllâh(halkıllâhi), zâliked dînul kayyimu ve lâkinne ekseran nâsi lâ ya’lemûn(ya’lemûne).
Artık hanif olarak kendini (vechini) dîn için ikame et, Allah'ın hanif fıtratıyla ki; Allah, insanları onun üzerine (hanif fıtratıyla) yaratmıştır. Allah'ın yaratmasında değişme olmaz. Kayyum olan (kaim olacak, ezelden ebede kadar yaşayacak) dîn budur. Fakat insanların çoğu bilmez. 

Bütün insanlar (hanif fıtratıyla) İslâm fitratıyla yaratılmıştır. İslâm fıtratıyla yaratılan herkes o hedefe ulaşmadıysa, kendi hataları sebebiyle, Allah’ın kendine verdiği fıtratın yetkilerini kullanmamaları sebebiyle, o hedefe ulaşamamışlardır.

Ulaşmaya calışsa mutlaka ulaşacaktır.

21.2.2.2. İNSANIN İÇ DÜNYASINDAKİ DURUM

Bütün insanlar Allah’ın yoluna girmeden evvel NEFS-İ EMMARE'dedir. Bir insanın gerçekten mutlu olup olmadığı incelenirse Nefs-i Emmare’deki kişinin mutsuz, huzursuz, ve sıkıntılı olduğu görülür. 

21.2.2.2.1. İÇ SAVAŞ NEDENİYLE HUZURSUZLUK



Nefs-i Emmare’deki kişinin iç dünyasında kavga olması sebebiyle huzursuzdur, sıkıntılıdır. Onun nefsi şerre davet eder, ruhu hayra davet eder. Nefsin her şerre davetinde ruh mutlaka ona karşı çıkıp hayra davet edeceğine göre, mutlaka aralarında kavga olacaktır. Bu kavga iç savaş demektir. Savaş varsa sulh ve sükûn yoktur. 

Nefs-i Emmare’deki kişinin iç dünyasında savaş vardır, huzursuzluk vardır, sıkıntı vardır. İç dünyasında bu kişi evvelâ bu sebeple huzursuz ve sıkıntılıdır.

21.2.2.2.2. ŞERR İŞLEMEK SEBEBİYLE HUZURSUZLUK



Bu kişinin nefsi sadece şerre davet etmekle kalmaz, aklı ikna ederek şerri güzel, yaldızlı göstererek, şerr işletir, günah işletir. Fizik vücut ne zaman günah işlerse, nefs o günahın işlenmesi sırasında günahı işlemenin huzursuzluğunu, sıkıntısını yaşar. 

21.2.2.2.3. RUHUN NEFSE AZABIYLA HUZURSUZLUK



Arkasından da nefs üzerine ruh azap tatbik eder. Hangi kademede, hangi değerde bir günah işlediyse o günaha paralel bir azap mutlaka, ruh tarafından o kişinin nefsine tatbik edilir. Kişi sadece o günahı işlerken huzursuzluk sıkıntı duymaz, arkadan ruhun ona azap etmesiyle yeniden sıkıntıya düşecektir. Bunun arkası zaten bir pişmanlığa ulaşmaktır. Kişi vicdan azabı dediğimiz ruhun tatbik ettigi azap ile azaplanır ve yaptığından pişmanlık duyar. 

Nefs-i Emmare’deki bir kişi, nefsiyle ruhu arasındaki kavga sebebiyle sulh ve sükûnda değil, kendi içinde harp halinde olduğu için huzursuzdur. 

Nefsinin şerr işlemesiyle ve de şerr işletmesiyle, şerri işlerken huzursuzdur. 

Ruhun nefse azap etmesiyle yine huzursuzdur. 

Bu kişinin iç dünyasında bir huzurdan, bir mutluluktan bahsetmek mümkün değildir.

21.2.2.3. İNSANIN DIŞ DÜNYASINDAKİ DURUM
21.2.2.3.1. ZULÜM YAPMAK SEBEBİYLE HUZURSUZLUK



Dış dünyasında bu kişi yine huzursuzdur, sıkıntılıdır. Çünkü nefsindeki haset afeti sebebiyle insanların başarıları onu kıskandırır, hoşuna gitmez. Başkalarının sağladığı başarılara öfkelenir, herhangi bir konuda kendinden üstünse onu çekemez. Diğer taraftan nefsinde bulunan afetler sebebiyle saldırgandır ve her an yanlış davranışlarda bulunur. Herkese nefsindeki afetler dolayısıyle zulmeder, ama her zulüm mutlaka karşı zulmü davet eder. Bu kişinin yaptığı zulüm, mutlaka etraftan başkalarının da ona zulmetmesine sebebiyet verecektir.

Ona zulüm yapıldığı zaman bu kişi gene huzursuz olacaktır. Evvelâ başkasına zulmettiği zaman bu kişi huzursuzdur, sıkıntılıdır. Çünkü zulmeden kişi bir şerr işlemiştir, şerr işleyen kişi de şerr işlemenin huzursuzluğunu, sıkıntısını duyacaktır. Tıpkı hayır işleyen kişinin hayır işlediği zaman o huzuru, mutluluğu duyması gibi, şerr işleyen, günah işleyen kişi de günah işlerken huzursuzluğu ve sıkıntıyı duyacaktır. Bu kişi başkalarına nefsi sebebiyle zulmediyorsa her zulümde bu huzursuzluğu mutlaka duyacaktır. Arkadan da ruhu nefse azap edecektir. Bu kişi hep huzursuz ve sıkıntılıdır.

21.2.2.3.2. ZULÜM GÖRMEK SEBEBİYLE HUZURSUZLUK



Her zulüm karşı zulmü davet edeceğine göre başkaları da ona zulmedecektir ve başkalarının ona zulmetmesi sebebiyle bu kişi gene huzursuzluğa düşecektir. Çünkü nefsindeki öfke afeti hemen kabaracaktır. Arkasından intikam afeti kabaracak ve bu kişiyi intikam almaya doğru itecektir.

21.2.2.3.2.1. İNTİKAM ALMAK SEBEBİYLE HUZURSUZLUK

Şiddetle intikam almayı isteyen bu kişi, iki alternatifle karşı karşıyadır. İntikamını alabilecek bir ortamdaysa o intikamı almak sebebiyle huzursuz olacaktır. Çünkü başkası, kendisine zulmettiği zaman zulum yapıldığı için huzursuz olmuştur. Aynı olayı karşısındakine intikal ettirdiği intikam aldığı için ona zulmedecektir, şerr işlediği için yine huzursuz olacaktır.

21.2.2.3.2.2. RUHUN AZABI SEBEBİYLE HUZURSUZLUK

Eğer kendisine zulmedildiği zaman karşısındakinden intikamını alıyorsa insan hiçbir zaman dış dünyasında huzurlu olamaz. Arkadan da ruhu nefsine azap edecektir. 

21.2.2.3.2.3. İNTİKAM ALAMAMAK SEBEBİYLE STRESS

Şiddetle intikam almayı isteyen bu kişi karşısındaki kişi çok güçlü olduğu için intikamını alamıyorsa o zaman da şuur altı birikimi başlar. Şuur altı birikimi çoğalır da stress oluşturursa o kişi zaten sinir hastalıkları mütehassıslarına doğru yollanacaktır. Nefs-i Emmare’de bulunan bir kişinin diğer insanlarla ilişkilerinde huzurdan bahsetmek mümkün değildir. Aksine huzursuzdur, mutsuzdur ve sıkıntılıdır. İntikamını alsa da huzursuz olur, almasa da huzursuz olur. Dış çevresiyle uyum halinde değildir.

21.2.2.4. ALLAH İLE OLAN İLİŞKİLERDEKİ DURUM

Kişinin Allah ile olan ilişkilerinde de mutluluktan eser yoktur. Çünkü Allah emirlerini kişi emirleri yerine getirsin de mutlu olsun diye vermiştir. Emirler yerine gelmediği için iç dünyasında kişi o emirlerin yerine getirilmemesi dolayısıyla huzursuzdur. Bu kişi yasakları işlemekte de hiçbir sakınca görmez. Bu sebeple her yasağı işledikçe o yasak şerr olduğu için, günah olduğu için, günahın huzursuzluğunu yaşamaktadır. 

Bu kişi Allah ile olan ilişkilerinde de huzursuz, sıkıntılı ve streslidir.

21.2.2.5. MUTLULUĞA ULAŞMAK (İSLÂM OLMAK)

Mutluluk kişinin iç dünyasında uyum hali, kişinin dış dünyasında başkalarıyla olan ilişkilerinde uyum hali, huzur hali, daha ötede Allah ile olan ilişkilerinde uyum hali, huzur halidir. Bunlardan üçünün de Nefs-i Emmare’de bulunan insanlarda olmadığını görürüz. Ülkemiz bunun çok açık bir misalini yaşıyor; Türkiye de davalı ve davacıdan oluşan dosya sayısı 15 Milyondur. Bir dosya ortalama üç kişiden teşekkül etmektedir. Demek ki 45 Milyon birbiriyle davalı ve davacı durumundadır. Nefs ne kadar insanlara hakîm ki insanlar tam anlaşmazlık içindeler.İslâm olma hedefine, İslâm olma standartlarına ulaşılırsa o zaman söz konusu olan şey saadete, mutluluğa ulaşmaktır. 

Mutluluk, nefsin bütün afetlerini yok etmesiyle ruhun bütün hasletlerinin nefse ulaşmasıyla elde edilir. Allahû Tealâ, nefsin bütün afetlerini yok edebilmek ve ruhun hasletlerini nefse monte edebilmek, kısaca İslâm olabilmek şerefini ne zaman ihsan ederse o zaman mutluluk da beraberinde gelir.Çünkü nefsin bu hedefe ulaşması yani afetlerini yok etmesi hasletlerin ona gelip yerleşmesi bir büyük hedefe götürür. 

21.2.2.5.1. İÇ DÜNYADA MUTLULUK



Bu hedefe ulaşan kişi iç dünyasında mutluluğa ulaşmıştır ;

21.2.2.5.1.1. İÇ SAVAŞIN SONA ERMESİ

Çünkü nefsinde hiçbir afet kalmamıştır, nefsin bütün afetleri yok olup, nefs ruhun hasletleriyle bezenmiştir. Ruh hüviyetine ulaşmıştır. Ve yalnız hayrı talep etmektedir. Ruh zaten ezelden beri hayrı talep etmekteydi. Artık nefs de hayrı talep etmeye başladığına göre artık nefs ve ruh arasında bir anlaşmazılığın meydana gelmesi mümkün değildir. Aksine birbirine karşı çıkıp birbirini durdurmak yerine ikisi de aynı hedefe yönelik bir gayretin içinde olacaktır.

Mesela bir uçak düşünün, uçağın önünde uçağı uçurmak için bir tane pervane vardır. Ama arkasında bir tane daha pervane vardır ki ters istikamete çekiyor. Nefsle ruh birbiriyle kavga halindeyken insanın durumu budur. Hiç ileri gidemez. Nefs geriye çeker, ruh da ileri çeker. Ama ikisi birden çalıştığı için uçak yerinden kımıldamaz. Nefs ruh hüviyetine ulaşmışsa, ileri götürecek olan bir pervane daha vardır artık. Pervanenin birini sağa birini sola aldığımız zaman hem ruh hem de nefs uçağı iki kat hızla götürebilecek durumdadır. O zaman iki kat hızla harekete geçeriz. Nefs de ruh gibi artık uçağı uçuracak bir hüviyettedir. Uçak yerinde durmaz, aksine iki kat hızla harekete geçer. Nefsle ruh aynı istikamette ise, ruh hep hayrı ister, artık ruh haline gelen nefs de hayrı istemektedir, o zaman nefsle ruh arasındaki savaş sona ermiştir. Savaşın yerini sulh ve sükûn almıştır.

Allah’ın İslâm'dan beklediği şey de sulh ve sükûndur. 1. anlamda sulh ve sükûnun iç dünyamızda oluşması budur.

21.2.2.5.1.2. ŞERR İŞLEMEMEK SEBEBİYLE HUZUR

2. anlamda sulh ve sükûnun oluşması ise Nefs-i Emmare’de olan nefs aklı kandıracak ve şerr işletecekti. Bunun huzursuzluğu duyulacak, arkasından da ruhu nefse azap edecekti. Nefs ruh hüviyetine girdiğine göre, artık şerr talebinde bulunamaz, aklı şerre davet etmez. Şerre davet etmediğine göre ondan gelen bütün davetler, talepler hayır istikametindedir. Nefs de aklı hayra davet eder. Ruh zaten hep hayra davet eder. Aklın iki tane müşaviri vardır biri nefs, biri ruhtur. Her iki müşavirden de aldığı cevap hayır istikametinde olduğuna göre, akıl için sadece hayrı işlemek söz konusudur. Bu sebeple akıl devamlı hayrı işleyen bir hüviyete ulaşır. Hep hayır işleniyorsa o kişinin huzursuzluk duyması, sıkıntı duyması söz konusu değildir. Hep mutluluk duyacaktır, hep huzur içinde olacaktır.

21.2.2.5.1.3. RUHUN NEFSE AZAP ETMEMESİ SEBEBİ İLE HUZUR

Ruhun nefse azap etmesi de asla mümkün olmayacaktır. Bu kişinin iç dünyasında Nefs-i Emmare’deki bir kişiyi huzursuz kılan üç açıdan da huzursuzluk söz konusu olamaz. 

Aksine huzur ve mutluluk söz konusudur.

21.2.2.5.2. DIŞ DÜNYADAKİ MUTLULUK



21.2.2.5.2.1. ZULÜM YAPMAMAK SEBEBİYLE HUZUR

Kişinin dış dünyasında da aynı şeyi görülür. Bu kişi nefsinin afetlerini temizleyebildiğine göre evvelâ bu kişiden bir başkasına bir zulüm asla ulaşmaz. Zulüm vücut bulmadığına göre karşı zulmü çekmesi de söz konusu değildir. Bir zulüm ika edilmediğine göre o zulmün vücuda getireceği huzursuzluğu da bu kişi yaşamaz.

21.2.2.5.2.2. BAŞKALARININ ZULMÜNE RAĞMEN HUZUR

Bu kişi başkalarına zulmetmiyor diye başkalarından da ona zulüm başlangıçtaki kadar çok gelmeyecektir. Tesir açık ve kesindir. Bir kere bu kişi öfkelenmez, bu kişi kin duymaz, bu kişi intikam almayı istemez. Çünkü nefsinde bu afetlerin hiçbirisi artık kalmamıştır. Öyle bir duruma gelmiştir ki başkası ona ne yaparsa yapsın ondan intikamını almak söz konusu değildir. Bunun birinci ve en önemli sebebi, nefsinde afetlerin mevcut olmamasıdır. Bu sebeple intikama yeltenmez, tevessül etmez. Ama en az onun kadar önemli bir diğer sebep daha vardr; Bu kişi bir büyük gerçeğin farkına varmıştır. Bu gerçek Nefs-i Emmare’de olan bir kişi için kıymet ifade etmediği halde bu kişi için çok kıymetlidir. Başkasının kendisine yaptığı zulmün o kişiye derecat kaybettireceğini kendisine de o zulüm sebebiyle derecat kazandıracağını bilir. Kendisine zulmeden kişi derecat kaybetmiştir. Kendisi de o gördüğü zulüm sebebiyle derecat kazanmıştır. Bu kişi için insanlar arasındaki durum hiç önemli değildir. Bu kişi için Allah’ın huzurundaki durum önemlidir. Ve Allah’ın huzurunda, başka birisinin kendine yaptığı zulüm, kendisine sadece ve sadece derecat kazandıran yani onu hayra götüren, hayra ulaştıran bir olaydır. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm derecat kazanmayı hayır olarak, derecat kaybetmeyi de şerr olarak ifade buyurmaktadır. Bu kişi başkalarının kendisine yaptığı zulmün kendisine hayır getireceğini bilmektedir. O kişiye zulüm yapan kişi kendisi için sadece hayra vesile teşkil eden bir kapıdır. O zaman bu sebeple zulmedene kin beslemez, öfke beslemez. Zaten afetlerin olmaması sebebiyle kin besleyemez, öfke besleyemez. Zaten besleyemez ama bu sebeple hiç besleyemez.

21.2.2.5.2.3. İNTİKAM ALMAMAK SEBEBİ İLE HUZUR

Böyle olan bir kişi başkasından hiçbir zaman intikamını almayacağına göre, intikam almayı istemediği cihetle, intikam almaktan mütevellit bir huzursuzluğun bu kişi tarafından hissedilmesi mümkün değildir. Aynı sebeple intikamını almayacağı için, ruhun nefse intikam denen şerr olayını işlemekten dolayı, zulmetmesi de söz konusu değil, mümkün değildir. Ve diğer taraftan bu kişi intikam almayı hiç düşünmediği için intikam almadı diye şuur altında bir stress oluşması da asla mümkün değil. Bu kademeye ulaşmış, İslâm şerefine ulaşabilmiş olan kişi başkalarıyla olan bütün alışverişlerinde, bütün münasebetlerinde, ilişkilerinde hiçbir zaman o insanlarla bir huzursuzluk haline düşmez, hep bir uyum içindedir. Bu kişi dış dünyasında da saadeti bulmuştur.

21.2.2.5.3. ALLAH İLE OLAN İLİŞKİLERDE MUTLULUK



21.2.2.5.3.1. ALLAH’IN EMİRLERİNE İTAATIN HUZURU

Nefsi ruhunun hasletleriyle bezenmiş olan İslâm şerefiyle şereflenen kişi Allah’ın emirlerine üst seviyede itaat eden kişidir. 5 vakit namaz yerine kuşluk ve teheccüd namazları ile 7 vakit namaz kılar. Bütün ramazan oruç tutmanın ötesinde, her perşembe, kandil günlerinde hatta pazartesi günleri de uruç tutar. Daimî zikrin sahibi olmuştur. Allah’ın bütün ibadetlerini en üst boyutta yerine getiren bir kişi sadece zekât vermekle kalmaz, birr de verir, mutlaka onun ötesine de taşırır. Emirlerin uygulanması açısından da Allah ile tam bir uyumun içindedir.

21.2.2.5.3.2. YASAKLARA UYMANIN HUZURU

Yasakların bu kişi tarafından işlenmesi mümkün değildir. Allah’ın yasak ettiği hiçbir fill bu kişi tarafından tatbik sahasına geçirilemez, işlenemez. Nefsinde yasaklara çağıran hiçbir şerr odağı kalmamıştır. Nefsin afetleri bütünüyle yok olmuştur. İçinden şerre doğru bir davet, asla vücut bulmayacaktır. Aksine ruhun hasletlerini kazandığına göre içindeki bütün davetler şerrin işlenmemesi, hayrın işlenmesi istikametindedir. Bu kişinin şerr işlemesi asla mümkün değildir. Bu insanın şerr işlemediği için şerr işlemekten dolayı, bir huzursuzluğa düşmesi mümkün değildir olmadığı için, Allah ile olan ilişkilerinde yasak edilen fiiller istikametinde de gene mutludur, gene huzurludur.

21.2.2.6. SONUÇ

Bu kişideki uyum hali iç dünyasında da, dış dünyasında da bütün boyutlarıyla mevcuttur. Allah ile olan ilişkilerinde gene bütün boyutlarıyla mevcuttur. Saadetin tanımlanması olan bir kişinin iç dünyasındaki uyum, saadet hali; bir kişinin dış dünyasında, başka insanlarla olan ilişkilerinde olan uyum, saadet hali ve bir kişinin Allah ile olan ilişkilerindeki uyum, saadet hali bu kişide üç boyutlu olarak tahakkuk etmiştir. Herşey yerli yerine oturmuştur. 

Bu kişi göre “Hazzul Azîm” in sahibi olmuştur. Sonsuz haz, sonsuz mutluluk, sonsuz saadet. (Fussilet Suresi 35). 

41/FUSSİLET-35: Ve mâ yulakkâhâ illâllezîne saberû, ve mâ yulakkâhâ illâ zû hazzın azîm(azîmin).
Ona (kötülüğü iyilikle karşılama hasletine), sabredenlerden ve hazzul azîm (en büyük haz) sahiplerinden başkası ulaştırılmaz. 

Bu kişi “Fevzul Azîm” in sonsuz fevz, en üst seviyede kurtuluş sahibi olmuştur. (Yunus Suresi 64.) 

10/YÛNUS-64: Lehumul buşrâ fîl hayâtid dunyâ ve fîl âhırati, lâ tebdîle li kelimâtillâh(kelimâtillâhi), zâlike huvel fevzul azîm(azîmu).
Onlara, dünya hayatında ve ahirette müjdeler (mutluluklar) vardır. Allah'ın sözü değişmez. İşte O, fevz-ül azîmdir. 

Bu kişi “Ecrül Azîm” in Allah’ın sonsuz ücretinin sahibi olmuştur. (Maide Suresinin 9) 

5/MÂİDE-9: Vaadellâhullezîne âmenû ve amilûs sâlihâti lehum magfiratun ve ecrun azîm(azîmun).
Allah, âmenû olup, ıslah edici ameller (nefs tezkiyesi ve tasfiyesi) yapanlara vaad etti, onlar için mağfiret ve “Ecrun Âzim (en büyük mükâfat)” vardır. 

Bu insan Allahû Tealâ’nın hedef gösterdiği dünya mutluluğuna da ulaşmış olan bir insandır, bu velâyetin 6. kademesidir.

21.2.3. ASRI SAADET

Böyle insanlardan müteşekkil bir câmia vaktiyle Peygamber Efendimiz (S.A.V) zamanında ASR-I SAADET'i yaşadılar.

9/TEVBE-100: Ves sâbikûnel evvelûne minel muhâcirîne vel ensâri vellezînettebeûhum bi ihsânin radıyallâhu anhum ve radû anhu ve eadde lehum cennâtin tecrî tahtehâl enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), zâlikel fevzul azîm(azîmu).
O sabikûn-el evvelîn (evvelki hayırlarda yarışanlardan salâh makamında iradesini Allah'a teslim ederek irşada memur ve mezun kılınanlar): Onların bir kısmı muhacirînden (Mekke'den Medine'ye göç edenlerden) bir kısmı ensardan (Medine'deki yardımcılardan) ve bir kısmı da onlara (ensar ve muhacirîne) ihsanla tâbî olanlardandı. (Sahâbe irşad makamına sahip oldukları için onlara tâbî olundu). Allah, onlardan razı ve onlar da O'ndan (Allah'tan) razıdır. Onlara Allah, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı ve orada ebediyyen kalacaklardır. İşte bu, en büyük (azîm) mükâfattır. 

3/ÂLİ İMRÂN-19: İnned dîne indâllâhil islâm(islâmu), ve mâhtelefellezîne ûtûl kitâbe illâ min ba’di mâ câehumul ilmu bagyen beynehum, ve men yekfur bi âyâtillâhi fe innallâhe serîul hısâb(hısâbı).
Muhakkak ki Allah'ın indinde dîn, İslâm'dır (teslim dînidir). Kendilerine kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki hased sebebiyle ihtilâfa düştüler. Ve kim Allah'ın âyetlerini örterse (inkâr ederse), o taktirde, muhakkak ki Allah, hesabı çabuk görendir. 

Teslimin en büyük göstergesi, en üst seviyeli göstergesi “Hubb” kökünden gelen muhabbettir, SEVGİ’dir. Peygamber Efendimiz (S.A.V) ile bütün sahâbe, kendilerine kin duyanlara karşı da muhabbet besleyen, 4 teslimini de tamamlayarak hayra ulaşmış olan ve bu sebeple saadeti tam olarak yaşayanlardı. Bu devre “ASR-l SAADET” denmektedir. Herbiri için başkası kendisinden daha azizdi. Başkalarına herbirinin yardımı Allahû Tealâ'nın ihsanı şeklinde tecelli ediyordu. Başkaları o kişinin kendisinden daha azîz olduğu için olağan üstü fedâkarlıklar yapılıyordu.

Hz. Ömer (RA) elinde su matarası ile bir savaştan sonra şehid olmak üzere olan kişilerin arasında dolaşmaktadır. Bir yaralı “su!” der. Hz. Ömer, hemen yaklaşır fakat ona ulaştığı zaman bir başkası “su!” ister O zaman birinci yaralı “Ya Ömer! O kişinin benden daha fazla suya ihtiyacı var, ona ver.” der. Hz. Ömer ikinci kişiye suyu uzatırken bir üçüncü kişi su ister. İkinci yaralı da : “Ya Ömer! Onun benden fazla ihtiyacı var, ona ver.” der. Hz. Ömer üçüncü kişiye vardığı zaman bakar ki üçüncü kişi şehid olmuştur. Koşarak ikinciye gider. O da şehid olmuştur. Koşarak birinciye gider O da şehid olmuştur.

Bırakınız küçücük menfaatleri, ben şu parayı kazanayım da öteki kazanmasın gibi ters olayları; ASR-l SAADET'teki insanlar ölüm karşısında bile başkalarını kendilerinden daha azîz görüyorlardı.

O devre ASR-I SAADET denmesin mi?

Gösterim: 499