19.11. MÜRŞİDİN MÜRİDİ TEZKİYE ETMESİ

Allahû Tealâ Âdemoğullarının zahrından ruhları ve nefsleri yaratıp ruhları ve fizik vücutları nefslere şahit tutarak “elestü birabbukum” günü “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye sorduğunda, bütün nefsler, ruhlar ve fizik vücutlar Allah’ı Rabb olarak kabul ettiklerini ikrar etmişlerdir. Bu olayla Allahû Tealâ ruhlardan Allah'a vasıl olacaklarına dair ve nefslerden de tezkiye olacaklarına dair misak (yemin) almış olmaktadır.

7/A'RÂF-172: Ve iz ehaze rabbuke min benî âdeme min zuhûrihim zurriyyetehum ve eşhedehum alâ enfusihim, e lestu birabbikum, kâlû belâ, şehidnâ, en tekûlû yevmel kıyâmeti innâ kunnâ an hâzâ gâfilîn(gâfilîne).
Ve kıyâmet günü, gerçekten biz bundan gâfildik (gâfilleriz) dersiniz diye (dememeniz için), senin Rabbin, Âdemoğullarının sırtlarından onların zürriyetlerini aldığı zaman onları, nefsleri üzerine şahit tuttu. (Allahû Tealâ şöyle buyurdu): “Ben, sizin Rabbiniz değil miyim?” Dediler ki: “Evet, (Sen, bizim Rabbimizsin), biz şahit olduk.” 

Burada görüldüğü gibi Allah’ı Rabb olarak, terbiyeci olarak kabul eden nefslerdir. Ruhlar ve fizik vücutlar ise nefslere şahit olmuştur. Burada Allah’ı Rabb (Terbiyeci) olarak kabul eden nefs dünya hayatını yaşarken “ben kendi kendimi terbiye ederim” diyemez. Allahû Tealâ’ya vermiş olduğu yemine (misaka) ters düşer. Nitekim Yusuf A.S. nefsin başlangıç kademesini olan Emmare kademesini açıklarken şöyle buyuruyor;

12/YÛSUF-53: Ve mâ uberriu nefsî, innen nefse le emmâretun bis sûi illâ mâ rahime rabbî, inne rabbî gafûrun rahîm(rahîmun).
Ve ben, nefsimi ibra edemem (temize çıkaramam). Muhakkak ki nefs, mutlaka sui olanı (şerri, kötülüğü) emreder. Rabbimin Rahîm esmasıyla tecelli ettiği (nefsler) hariç. Muhakkak ki Rabbim, mağfiret edendir (günahları sevaba çevirendir). Rahîm'dir (rahmet nurunu gönderen ve merhamet edendir). 

Mürşidler nefsini tezkiye ve terbiye etmek isteyen her insan için Allah’ın yardımının bir tecellisidir. Mürşitler Allah’ın yardımını kullara ileten bir ayna durumundadırlar. Yoksa bazı bilmeyenlerin uydurdukları gibi, kul ile Allah’ın arasını kesen değil, aksine kul ile Allah’ı birleştiren, kulu Allah'a vasıl eden teslim eden, Allah’ın vazifelileridir. Allah’ın yardımını nefsini tezkiye etmek isteyen kullara iletirler. İlâhi mesajı, yardımı nasıl Melekler, Resûllere, Resûller de talep eden kullara iletiyorsa Peygamberlerin varisleri olan Mürşidler de Allah’ın yardımını kullara iletirler. 

Nefsi tezkiye etmek, sonra da tasfiye etmek ancak Allah’ın fazlı ve rahmetiyle mümkündür. 

24/NÛR-21: Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ tettebiû hutuvâtiş şeytân(şeytâni), ve men yettebi’ hutuvâtiş şeytâni fe innehu ye’muru bil fahşâi vel munker(munkeri) ve lev lâ fadlullâhi aleykum ve rahmetuhu mâ zekâ minkum min ehadin ebeden ve lâkinnallâhe yuzekkî men yeşâu, vallâhu semî’un alîm(alîmun).
Ey âmenû olanlar, şeytanın adımlarına tâbî olmayın! Ve kim şeytanın adımlarına tâbî olursa o taktirde (şeytanın adımlarına uyduğu taktirde) muhakkak ki o (şeytan), fuhşu (her çeşit kötülüğü) ve münkeri (inkârı ve Allah'ın yasak ettiklerini) emreder. Ve eğer Allah'ın rahmeti ve fazlı sizin üzerinize olmasaydı (nefsinizin kalbine yerleşmeseydi), içinizden hiçbiri ebediyyen nefsini tezkiye edemezdi. Lâkin Allah, dilediğinin nefsini tezkiye eder. Ve Allah, Sem'î'dir (en iyi işitendir) Alîm'dir (en iyi bilendir). 

Kişi kendi kendine nefsini asla tezkiye edemez. Allah dilediğini tezkiye eder. O halde nefsini tezkiye etmek isteyen her kişi kendisini ruhen Allah'a vasıl edecek, ulaştıracak kişinin tayinini Allah’tan talep etmek zorundadır. Allah’ın o kişi için tayin ettiği mürşiddir ki, onun nefsini 7 tezkiye kademesinde tezkiye ettirerek, ruhunu Allah’a vasıl olmasını sağlayacaktır. 

62/CUMA-2: Huvellezî bease fîl ummiyyîne resûlen minhum yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmete, ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn(mubînin).
Ümmîler arasında, kendilerinden bir resûl beas eden (görevlendiren) O'dur. Onlara, O'nun (Allah'ın) âyetlerini okur, onları tezkiye eder (nefslerini temizler), onlara Kitab'ı (Kur'ân-ı Kerim'i) ve hikmeti öğretir. Ve daha önce (Allah'a ulaşmayı dilemeden evvel) elbette onlar, sadece açık bir dalâlet içinde idiler. 

3/ÂLİ İMRÂN-164: Lekad mennallâhu alâl mu’minîne iz bease fîhim resûlen min enfusihim yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmete, ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn(mubînin).
Andolsun ki Allah, mü'minlerin (başlarının) üzerine (devrin imamının ruhu) bir ni'met olmak üzere (onların aralarında, kendi kavminin içinde) kendilerinden bir resûl beas eder. Onlara O'nun (Allah'ın) âyetlerini tilâvet eder, onları tezkiye eder ve onlara kitap ve hikmeti öğretir. Ondan evvel (Allah'a ulaşmayı dilemeden evvel) onlar gerçekten açık bir dalâlet içinde idiler. 

Kişinin dalâletten kurtulabilmesi, ancak “elestu birabbukum” günü Allah’a vermiş olduğu tezkiye yeminini dünya hayatı yaşanırken yerine getirmesine bağlıdır. İnsandan başka hiçbir varlığın ruhu olmadığı için Allah'a vasıl olmak yetkisi de hiçbir varlıkta yoktur. Sadece insana has olan bu olayın (Allahû Tealâ`ya dönüşün) yukarıda Cuma Suresinin 2. âyet-i kerimesinde açıklanan bir mürşidin yardımı olmadan yalnız başına gerçekleştirilmesi asla mümkün değildir. Peygamber Efendimiz (S.A.V) bir peygamber olmasına rağmen üstelik de kâinatta şimdiye kadar yaratılmış peygamberlerin en üst seviyesinde olduğu halde, ona Allahû Tealâ'ya kadar olan vuslat yolculuğunda Cebrail (A.S) rehberlik etmiştir. Oralardan gelen ve oraları iyi bilen Cebrail (A.S)'dır. 

Ölümden sonraki Allah'a vasıl olmada ruha rehberlik eden bir vazifeli vardır. Bu defa mürşidle değil, Allah’ın vazifeli meleği Azrail (A.S) ve ona bağlı melekler vasıtasıyla ruh Allah’a ulaştırılır. İki vuslat arasında fark vardır; 

1. Zahirî âlem hayatı yaşanırken insanın kendi kendi iradesiyle Allah’a vasıl olmasında mutlak elzem olan, Allah tarafından tayin edilen mürşidin talep edilerek, bunun gereği olan hacet namazının kılınmasıyla talep sahibi kul mürşidine ulaştıktan sonra ruhen Allah’a vasıl olabilir. 

2. Ölümle tahakkuk eden vuslatta insanın serbest iradesinin bir rolü yoktur. Ruha refakat eden Azrail (A.S) ve ona bağlı melekler kişinin serbest iradesinin talebiyle değil, doğrudan Allah’ın İlâhi iradesiyle ruhu Allah’a ulaştırırlar. Çünkü serbest irade ölümle yok olur. Allah’ın ölüm emrini infaz ederek emânet olan ruhu sahibi olan Allahû Tealâ’ya bu melekler teslim ederler. 

“Ben ibadetlerimi yerine getirdikten sonra nefsimi tezkiye ederim sonra ruhen Allah’a vasıl olurum, tezkiye ve vuslat için mürşide ne gerek var.” diyen felsefeyi Allahû Tealâ şu âyet-i kerimeyle reddetmektedir.

4/NİSÂ-49: E lem tera ilâllezîne yuzekkûne enfusehum. Belillâhu yuzekkî men yeşâu ve lâ yuzlemûne fetîlâ(fetîlen).
Kendi nefslerini temize çıkaranları (tezkiye ettiklerini söyleyenleri) görmedin mi? Hayır (öyle değil). Ancak Allah, dilediği kişinin nefsini tezkiye eder. Ve onlar, hurma çekirdeğinin ince ipliği kadar (bile) zulüm olunmazlar. 

Allahû Tealâ “Hayır, sadece Allah dilediğinin nefsini tezkiye eder.” demekle, hiç kimsenin nefsini kendi kendine tezkiye edemeyeceğini, sadece Allah’ın yardımıyla nefsini tezkiye edebileceğini, “ben nefsimi tezkiye ettim” diyenlerin yalan söylediklerini beyan etmektedir. Bu âyet-i kerime ile şu gerçek açığa çıkmaktadır; 

Hiç kimse kendi nefsini tezkiye edemez.

53/NECM-32: Ellezîne yectenibûne kebâirel ismi vel fevâhışe illâl lemem(lememe), inne rabbeke vâsiul magfireh(magfireti), huve a'lemu bikum iz enşeekum minel ardı ve iz entum e cinnetun fî butûni ummehâtikum, fe lâ tuzekkû enfusekum, huve a'lemu bi menittekâ.
Onlar ki, küçük günahlar hariç, büyük günahlardan ve fuhuştan içtinap ederler (sakınırlar). Muhakkak ki Rabbin, mağfireti geniş olandır. O, sizi daha iyi bilendir. O, sizi topraktan yaratmıştı. Ve siz, annelerinizin karnında cenin idiniz. Öyleyse nefslerinizi temize çıkarmayın (nefslerinizi tezkiye ettiğinizi iddia etmeyin). O (Allah), kimin takva sahibi olduğunu daha iyi bilendir. 

Nefs sahibi olan herkes nefsini tezkiye etmekle görevli kılınmıştır. Tezkiye vazifesini yerine getirmeyen kişi nefsini rehinelikten kurtaramayacaktır.

74/MUDDESSİR-38: Kullu nefsin bimâ kesebet rehîneh(rehînetun).
Bütün nefsler, iktisap ettikleri (kazandıkları) dereceler sebebiyle (karşılığı olarak) rehinedirler (bağlıdırlar). 

74/MUDDESSİR-39: İllâ ashâbel yemîn(yemîni).
Yemin sahipleri (yeminlerini yerine getiren nefsler) hariç. 

74/MUDDESSİR-40: Fî cennât(cennâtin), yetesâelûn(yetesâelûne).
Onlar cennetlerdedir. (Diğerlerine) sorarlar. 

Tezkiye Allah’ın yardımıyla gerçekleştiği zaman mümkün olur. Nefsin rehinelikten kurtulabilmesine bedel olarak, nefsini tezkiye edemeyenin nefsi, kazandıklarına karşılık cehennemde rehin tutulmaktadır. 

Gösterim: 484