19.10. NEFS NASIL TEZKİYE EDİLİR?

Nefsi ancak Allah tezkiye edebilir, Allah rahmetini ve fazlını taşıyıcı olan salâvâtla ikişer ikişer kalbe gönderir. Allah’ın nurlarının kalbe ulaşması ile nefs tezkiyesi gerçekleşebilir.

24/NÛR-21: Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ tettebiû hutuvâtiş şeytân(şeytâni), ve men yettebi’ hutuvâtiş şeytâni fe innehu ye’muru bil fahşâi vel munker(munkeri) ve lev lâ fadlullâhi aleykum ve rahmetuhu mâ zekâ minkum min ehadin ebeden ve lâkinnallâhe yuzekkî men yeşâu, vallâhu semî’un alîm(alîmun).
Ey âmenû olanlar, şeytanın adımlarına tâbî olmayın! Ve kim şeytanın adımlarına tâbî olursa o taktirde (şeytanın adımlarına uyduğu taktirde) muhakkak ki o (şeytan), fuhşu (her çeşit kötülüğü) ve münkeri (inkârı ve Allah'ın yasak ettiklerini) emreder. Ve eğer Allah'ın rahmeti ve fazlı sizin üzerinize olmasaydı (nefsinizin kalbine yerleşmeseydi), içinizden hiçbiri ebediyyen nefsini tezkiye edemezdi. Lâkin Allah, dilediğinin nefsini tezkiye eder. Ve Allah, Sem'î'dir (en iyi işitendir) Alîm'dir (en iyi bilendir). 

2/BAKARA-157: Ulâike aleyhim salâvâtun min rabbihim ve rahmetun ve ulâike humul muhtedûn(muhtedûne).
İşte onlar (dünya hayatında Allah'a mutlaka döneceklerinden emin olanlar) ki Rab'lerinden salâvât ve rahmet onların üzerinedir. İşte onlar, onlar hidayete ermiş olanlardır. 

33/AHZÂB-43: Huvellezî yusallî aleykum ve melâiketuhu li yuhricekum minez zulumâti ilen nûr, ve kâne bil mu’minîne rahîmâ(rahîmen).
Sizi (nefsinizin kalbini), karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için, üzerinize salâvât (vasıtasıyla nur) gönderen, O ve O'nun melekleridir ki O, mü'minlere Rahîm(dir). (Rahîm esmasıyla tecelli eden). 

Allahû Tealâ nefsleri tezkiye etmekle peygamberleri vazifeli kılmıştır. 

2/BAKARA-151: Kemâ erselnâ fîkum resûlen minkum yetlû aleykum âyâtinâ ve yuzekkîkum ve yuallimukumul kitâbe vel hikmete ve yuallimukum mâ lem tekûnû ta’lemûn(ta’lemûne).
Nitekim size, aranızda (görev yapmak üzere), sizden (kendinizden) bir Resûl (Peygamber) gönderdik ki, âyetlerimizi size tilâvet etsin (okuyup açıklasın) ve sizi (nefsinizi)tezkiye (ve tasfiye) etsin, size Kitap'ı(Kurânı Kerim'i) ve hikmeti öğretsin ve (hikmetin de ötesinde) bilmediğiniz şeyleri öğretsin.. 

Peygamber Efendimiz (S.A.V) sahâbenin nefslerini tezkiye etmiştir. Bütün peygamberler nefsleri tezkiye etmişlerdir. Anlaşılmaktadır ki Allahû Tealâ insanların nefslerinin tezkiyesinde peygamberleri vasıta kılmaktadır. Fakat peygamberler belli devrelerde yaşamışlardır. Peygamber Efendimiz (S.A.V) ile Hz. İsa arasında 6 asır, Peygamber Efendimiz (S.A.V)den sonra da 14 asır peygambersiz geçmiştir. Allah sadece peygamberlerle aynı devrede yaşayanlardan değil, bütün insanlardan nefslerini tezkiye edeceklerine dair ahd almış ve nefs tezkiyesini her devirde yaşayan insanlara farz kılmıştır. 

Peygamber bulunmayan devrelerde de insanlar nefslerini tezkiye etmeye mecburdurlar. Peygamberler artık mevcut olmadığına göre, insanlar da kendi kendilerine nefslerini tezkiye edemeyeceklerine göre, peygambersiz devrelerde nefs tezkiyesine yetkili kılınmış peygamber olmayan hidâyetçilerin mevcut olması zarurettir (zorunludur). Bunlar peygamber olmadıkları halde Allah’ın emriyle Allah'a ulaştırmaya yetkili kılınmışlardır.

32/SECDE-24: Ve cealnâ minhum eimmeten yehdûne bi emrinâ lemmâ saberû ve kânû bi âyâtinâ yûkınûn(yûkınûne).
Ve onlardan, emrimizle hidayete erdiren imamlar kıldık, sabır sahibi oldukları ve âyetlerimize (Hakk’ul yakîn seviyesinde) yakîn hasıl etmiş oldukları için. 

3/ÂLİ İMRÂN-164: Lekad mennallâhu alâl mu’minîne iz bease fîhim resûlen min enfusihim yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmete, ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn(mubînin).
Andolsun ki Allah, mü'minlerin (başlarının) üzerine (devrin imamının ruhu) bir ni'met olmak üzere (onların aralarında, kendi kavminin içinde) kendilerinden bir resûl beas eder. Onlara O'nun (Allah'ın) âyetlerini tilâvet eder, onları tezkiye eder ve onlara kitap ve hikmeti öğretir. Ondan evvel (Allah'a ulaşmayı dilemeden evvel) onlar gerçekten açık bir dalâlet içinde idiler. 

62/CUMA-2: Huvellezî bease fîl ummiyyîne resûlen minhum yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmete, ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn(mubînin).
Ümmîler arasında, kendilerinden bir resûl beas eden (görevlendiren) O'dur. Onlara, O'nun (Allah'ın) âyetlerini okur, onları tezkiye eder (nefslerini temizler), onlara Kitab'ı (Kur'ân-ı Kerim'i) ve hikmeti öğretir. Ve daha önce (Allah'a ulaşmayı dilemeden evvel) elbette onlar, sadece açık bir dalâlet içinde idiler. 

18/KEHF-17: Ve terâş şemse izâ taleat tezâveru an kehfihim zâtel yemîni ve izâ garabet takrıduhum zâteş şimâli ve hum fî fecvetin minhu, zâlike min âyâtillâh(âyâtillâhi), men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşidâ(murşiden).
Ve güneşin doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafından geldiğini ve battığı zaman sol taraftan onların yanlarından geçtiğini görürsün. Ve onlar, onun (mağaranın) geniş sahası içinde bulunuyorlardı. İşte bu, Allah'ın âyetlerinden (mucizelerinden)dir. Allah, kimi Kendisine ulaştırırsa, işte o hidayete ermiştir. Ve kimi dalâlette bırakırsa (kim Allah'a ulaşmayı dilemezse) artık onun için velî mürşid (irşad eden evliya) bulunmaz. 

6/EN'ÂM-130: Yâ ma’şerel cinni vel insi e lem ye’tikum rusulun minkum yakussûne aleykum âyâtî ve yunzirûnekum likâe yevmikum hâzâ, kâlû şehidnâ alâ enfusinâ ve garrathumul hayâtud dunyâ ve şehidû alâ enfusihim ennehum kânû kâfirîn(kâfirîne).
Ey insan ve cin topluluğu! Size âyetlerimi anlatan ve bugününüze ulaşacağınız konusunda sizi uyaran içinizden resûller (elçiler) gelmedi mi? “Kendi nefslerimize şahit olduk.” dediler. Dünya hayatı onları aldattı. Ve kendilerinin kâfir olduğuna, kendileri şahit oldular. 

Ey Rabbimiz, kendi nefsimizin üzerine biz şahidiz dediler.

10/YÛNUS-47: Ve li kulli ummetin resûlun, feizâ câe resûluhum kudıye beynehum bil kıstı ve hum lâ yuzlamûn(yuzlamûne).
Her ümmetin bir resûlü vardır. Onlara, resûlleri geldiği zaman onların aralarında adaletle hükmolundu. Onlara zulmedilmez. 

Allah’ın rahmetinin kalbe ulaşmasi için mutlaka Allah’ın bizim için tayin ettiği hidâyetçiye ulaşıp, önce dalâlet'den kurtulmak gerekir.

20/TÂHÂ-123: Kâlehbitâ minhâ cemîan ba’dukum li ba’dın aduvv(aduvvun), fe immâ ye’tiyennekum minnî huden fe menittebea hudâye fe lâ yadıllu ve lâ yeşkâ.
(Allahû Tealâ şöyle) dedi: “İkiniz oradan (aşağı) inin! Hepiniz (şeytan ve siz), birbirinize düşman olarak. Bundan sonra Benden size mutlaka hidayet gelecek. O zaman kim hidayetime tâbî olursa artık o, dalâlette kalmaz ve şâkî olmaz.” 

28/KASAS-50: Fe in lem yestecîbû leke fa’lem ennemâ yettebiûne ehvâehum, ve men edallu mimmenittebea hevâhu bi gayri huden minallâh(minallâhi), innallâhe lâ yehdil kavmez zâlimîn(zâlimîne).
Bundan sonra eğer sana icabet etmezlerse (senin hidayete erdirme davetine uymazlarsa), bil ki onlar heveslerine tâbîdirler. Allah'tan bir hidayetçi olmaksızın (hidayetçiye değil de) kendi heveslerine tâbî olandan daha çok dalâlette kim vardır? Muhakkak ki Allah, zalimler kavmini hidayete erdirmez. 

Dalâletten kurtulan kişi hidâyete ayak basmıştır.

Bir kişinin dalâletten kurtulabilmesi için önce “âmenû” (Allah’a ulaşmayı dilemesi) olması gerekmektedir. Çünkü Allah'a ulaşmak için ön şart budur.

11/HÛD-29: Ve yâ kavmi lâ es’elukum aleyhi mâlâ(mâlen), in ecriye illâ alâllâhi ve mâ ene bi târidillezîne âmenû, innehum mulâkû rabbihim ve lâkinnî erâkum kavmen techelûn(techelûne).
Ve ey kavmim! Buna (tebliğ ettiğim şeylere) karşılık sizden mal olarak (bir şey) istemiyorum. Eğer ücretim (ecrim) varsa ancak Allah'a aittir. Ve ben âmenû olanları (Allah'a ulaşmayı dileyenleri) tardedecek (uzaklaştıracak, kovacak) değilim. Muhakkak ki onlar, Rab'lerine mülâki olacaklar (ulaşacaklar). Ve lâkin ben, sizi cahillik eden bir kavim olarak görüyorum. 

Kur’ân-ı Kerim'e, âmenû olan kişi için “mutlak” (kesin) bir sonuç konulmuştur. Kim “âmenû” olursa mutlaka Allah’ın Zat’ına ulaşır. 

İslâm 7 safha 4 teslimdir.

1. basamak: Olaylar

2. basamak: Olayları doğru değerlendirenler seçilirler. Allah’a yönelenler, 3. basamağa geçerler. Allah’a yönelmeyenler için âmenû olmak söz konusu değildir. (Yunus 7-8) 

10/YÛNUS-7: İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatmeennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).
Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah'a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır. 

10/YÛNUS-8: Ulâike me'vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).
İşte onların kazandıkları (dereceler) gereğince varacakları yer ateştir (cehennemdir). 

13/RA'D-20: Ellezîne yûfûne bi ahdillâhi ve lâ yenkudûnel misâk(misâka).
Onlar, Allah'ın ahdini ifa ederler (ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini Allah'a teslim ederler). Ve misaklerini (diğer teslimlerle birlikte iradelerini de Allah'a teslim edeceklerine dair misaklerini) bozmazlar. 

13/RA'D-21: Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi).
Ve onlar Allah'ın (ölümden evvel), Allah'a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını), O'na (Allah'a) ulaştırırlar. Ve Rab'lerine karşı huşû duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar. 

13/RA'D-22: Vellezîne saberûbtigâe vechi rabbihim ve ekâmûs salâte ve enfekû mimmâ rezaknâhum sirren ve alâniyeten ve yedreûne bil hasenetis seyyiete ulâike lehum ukbed dâr(dâri). 
Onlar, sabırla Rab'lerinin vechini (Zat'ını, Zat'a ulaşmayı ve Allah'ın Zat'ını görmeyi) dileyenler ve namazı ikame edenler, onları rızıklandırdığımız şeylerden gizli ve açıkça infâk edenlerdir. Ve seyyiati, hasenat ile (iyilikle) savan kimselerdir. İşte onlar için, bu dünyanın (güzel bir) akıbeti (sonucu) vardır. 



3. basamak: Allah’a ulaşmayı dilemek

Ruhun Allah’a ölmeden evvel ulaşmasının farz olduğu 12 defa emredilmiştir.

39/ZUMER-54: Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu summe lâ tunsarûn(tunsarûne). 
Ve Rabbinize (Allah'a) yönelin (ruhunuzu Allah'a ulaştırmayı dileyin)! Ve size azap gelmeden önce O'na (Allah'a) teslim olun (ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi, iradenizi Allah'a teslim edin). (Yoksa) sonra yardım olunmazsınız. 

30/RÛM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne). 
O'na (Allah'a) yönelin (Allah'a ulaşmayı dileyin) ve O'na karşı takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın. 

89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeten.
Rabbine dön (Allah'tan) razı olarak ve Allah'ın rızasını kazanmış olarak! 

51/ZÂRİYÂT-50: Fe firrû ilâllâh(ilâllâhi), innî lekum minhu nezîrun mubîn(mubînun).
Öyleyse Allah'a firar edin (kaçın ve sığının). Muhakkak ki ben, sizin için O'ndan (Allah tarafından gönderilmiş) apaçık bir nezirim. 

31/LOKMÂN-15: Ve in câhedâke alâ en tuşrike bî mâ leyse leke bihî ilmun fe lâ tutı’humâ ve sâhibhumâ fîd dunyâ magrûfen vettebi’ sebîle men enâbe ileyy(ileyye), summe ileyye merciukum fe unebbiukum bi mâ kuntum ta’melûn(ta’melûne).
Ve bilgin olmayan bir şey hakkında, şirk koşman için seninle mücâdele ederlerse, ikisine de itaat etme! Ve dünyada onlara güzellikle sahip ol. Bana yönelenlerin (ruhunu Allah'a ulaştırmayı dileyenlerin) yoluna tâbî ol. Sonra dönüşünüz Banadır. O zaman yaptığınız şeyleri size haber vereceğim. 

42/ŞÛRÂ-47: İstecîbû li rabbikum min kabli en ye’tiye yevmun lâ meredde lehu minallâh(minallâhi), mâ lekum min melcein yevme izin ve mâ lekum min nekîr(nekîrin).
Rabbinize icabet edin (Allah'a ulaşmayı dileyin), Allah tarafından geri döndürülmeyecek olan günün gelmesinden önce. İzin günü, sizin için bir sığınak yoktur. Ve sizin için bir inkâr yoktur (yaptıklarınızı inkâr edemezsiniz). 

73/MUZZEMMİL-8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).
Ve Rabbinin İsmi'ni zikret ve herşeyden kesilerek O'na ulaş. 

10/YÛNUS-25: Vallâhu yed'û ilâ dâris selâm(selâmi), ve yehdî men yeşâu ilâ sırâtin mustekîm(mustekîmin).
Ve Allah, teslim (selâm) yurduna davet eder ve (teslim yurduna, Zat'ına ulaştırmayı) dilediği kimseyi, Sıratı Mustakîm'e ulaştırır. 

Kim bu 3 basamağı tamamlamışsa âmenû olmuştur. 

Bu kişinin iç dünyasında, önce nefs ve akıl aynı paralelde hareket eder ve devamlı günah işlerken ve de nefs akla dünya hayatında Allah’a ulaşmak diye bir şeyin olmadığını kabul ettirirken, yukarıdaki âyet-i kerimeleri inceleyen akıl, sadece Allah’a dünya hayatında ulaşmayı değil, bu ulaşma için kendisinin yemin ettiğini ve Allah’ın bunu farz kıldığını idrak eder. Bu idrake varan kişi için artık nefsin iddiaları geçersiz olur ve kişi kesin şekilde dünya hayatında Allah'a ulaşmanın üzerine farz olduğuna inanır.

Başlangıçta nefs ve akıl aynı paralelde iken Allah'a ulaşmak hedefi ile programlanmış olan ruh nefse karşı çıkmakta ve büyük çoğunlukla yenilmekteydi. Fakat artık akıl Allah’a ulaşmanın farziyetine kesin inandığı için ruh ile aynı paralele girmiş ve her ikisi nefse karşı cephe almışlardır. Bu Allah’a ruhun ulaşması için kurulan bir “Mukaddes İttifak” (Kutlu antlaşma) dır. Ve bu ekip Allah’tan yardım alır. Çünkü Allah, ruhun Allah’a ulaşmasını farz kıldığına göre bunu istediği kesindir. Bu ittifak ruhun Allah'a ulaşması için kurulduğuna göre Allah mutlaka yardım edecektir. Sadece bu yardımın mutlaka oluşacağını değil, bu yardımın ruhu mutlaka Allah’a kavuşturacağı da kesindir.

Bu hedefi sağlamak üzere Allah “irade” adı verilen manevî gücü nefsin karşısına diker. Çünkü ruh mutlaka Allah'a kavuşacağına göre, nefsin yenilmesi ve 7 kademede tezkiye (terbiye, aklanma, arınma) olması şarttır. Nefsi ancak Allah'tan yardım alan bir “irade” yenebilir. Bu durumda “mukaddes ittifak” artık 3 unsurdan oluşmaktadır: Ruh, akıl ve irade. Ve asıl önemlisi bu üçlüye yardım edecek olan Allah'tır. Oysa ki bu cephe karşısında yalnız kalan nefs'e ancak sadece Allah’ın bir mahlûku olan şeytan yardım edebilir. Bir tarafta Allah olduğuna göre galibiyetin Allah’ın tarafında olması kesindir. Bu yüzden Allah, âmenû olanların mutlaka Allah'a ulaşacaklarını buyurmaktadır. 

11/HÛD-29: Ve yâ kavmi lâ es’elukum aleyhi mâlâ(mâlen), in ecriye illâ alâllâhi ve mâ ene bi târidillezîne âmenû, innehum mulâkû rabbihim ve lâkinnî erâkum kavmen techelûn(techelûne).
Ve ey kavmim! Buna (tebliğ ettiğim şeylere) karşılık sizden mal olarak (bir şey) istemiyorum. Eğer ücretim (ecrim) varsa ancak Allah'a aittir. Ve ben âmenû olanları (Allah'a ulaşmayı dileyenleri) tardedecek (uzaklaştıracak, kovacak) değilim. Muhakkak ki onlar, Rab'lerine mülâki olacaklar (ulaşacaklar). Ve lâkin ben, sizi cahillik eden bir kavim olarak görüyorum. 



4. basamak: Allah Rahmân esmasıyla tecelli eder. Rahmân esmâsının tecellisi ile kişi Allah’tan 7 tane furkan (doğruyu yanlıştan ayıran özellik) alacaktır. Allah furkanlarını sadece Allah’a ulaşmayı dilemiş ve de âmenû olmuş kimselere vermektedir. 

8/ENFÂL-29: Yâ eyyuhâllezîne âmenû in tettekullâhe yec’al lekum furkânen ve yukeffir ankum seyyiâtikum ve yagfir lekum, vallâhu zul fadlil azîm(azîmi).
Ey âmenû olanlar! Allah'a karşı takva sahibi olursanız sizi furkan (hak ve bâtılı ayırma özelliği) sahibi kılar! Ve sizden (sizin) günahlarınızı örter ve size mağfiret eder (günahlarınızı sevaba çevirir). Ve Allah, büyük fazl sahibidir. 

2/BAKARA-105: Mâ yeveddullezîne keferû min ehlil kitâbi ve lel muşrikîne en yunezzele aleykum min hayrin min rabbikum vallâhu yahtassu bi rahmetihî men yeşâu, vallâhu zul fadlil azîm(azîmi).
Ehli kitaptan kâfir olanlar ve müşrikler, Rabbinizden sizin üzerinize hayırdan (rahmet ve fazl) indirilmesini istemezler. Ve Allah, rahmetini dilediği kimseye tahsis eder. Ve Allah, “büyük fazıl” sahibidir. 

5. basamak: Gözlerdeki basar hassasının üzerindeki gışavet alınır. (1. Furkan) Gözlerdeki hicab-ı mesture kaldırılır. (İkinci Furkan) 

17/İSRÂ-45: Ve izâ kara’tel kur’âne cealnâ beyneke ve beynellezîne lâ yu’minûne bil âhirati hicâben mestûrâ(mestûren).
Sen Kur'ân'ı kıraat ettiğin (okuduğun) zaman, seninle ahirete (ölmeden evvel Allah'a ulaşmaya ve kıyâmet gününe) inanmayanlar arasına hicab-ı mesture kıldık (gözlerinin üzerine, seni peygamber olarak görmelerini engelleyen bir perde koyduk). 

6. basamak: Kulaklardaki sem’î hassasının üzerindeki mühür açılır. (Üçüncü Furkan) Kulaklardaki vakra alınır. (Dördüncü Furkan)

7. basamak: Kalbin mührü açılır. (Beşinci Furkan) Kalpteki ekinnet alınır. (Altıncı Furkan) kalbe ihbat konur. (Yedinci Furkan) Kalpteki idrak etmeyi engelleyen ekinnet alınır. 

22/HACC-54: Ve li ya’lemellezîne ûtûl ilme ennehul hakku min rabbike fe yu’minû bihî fe tuhbite lehu kulûbuhum, ve innallâhe le hâdillezîne âmenû ilâ sırâtın mustakîm(mustakîmin).
Ve kendilerine ilim verilenlerin, onun (irşad makamının, Velî Resûl'ün, Nebî Resûl'ün) söylediklerinin Rabbinden bir hak olduğunu bilmeleri, O'na îmân etmeleri, onların kalplerinin O'nu (Allah'ı) idrak etmesi (kalplerinden ekinnetin alınıp yerine ihbat sistemi konarak kalplerin mutmain olması) içindir. Muhakkak ki Allah, âmenû olanları (Allah'a ulaşmayı dileyenleri) mutlaka Sıratı Mustakîm'e hidayet edendir. 

17/İSRÂ-46: Ve cealnâ alâ kulûbihim ekinneten en yefkahûhu ve fî âzânihim vakrâ(vakran), ve izâ zekerte rabbeke fîl kur’âni vahdehu vellev alâ edbârihim nufûrâ(nufûren).
O'nu (Kur'ân'ı), fıkıh (idrak) etmelerine karşı, (fıkıh edemesinler diye) kalplerinin üzerine ekinnet ve onların kulaklarına vakra (işitme engeli) kıldık. Ve sen, Kur'ân'da Rabbinin tekliğini zikrettiğin zaman nefretle arkalarına döndüler. 

8. basamak: Kalbe Allah ulaşır (kalbe hidayet konur). 

64/TEGÂBUN-11: Mâ esâbe min musîbetin illâ bi iznillâh(bi iznillâhi), ve men yu'min billâhi yehdi kalbeh(kalbehu), vallâhu bikulli şey'in alîm(alîmun). 
Allah'ın izni olmadıkça bir musîbet isabet etmez. Ve kim Allah'a îmân ederse (âmenû olursa), (Allah) onun kalbine ulaşır. Ve Allah, herşeyi en iyi bilendir. 

9. basamak: Allah kişinin kalbini kendisine döndürür.

50/KAF-33: Men haşiyer rahmâne bil gaybi ve câe bi kalbin munîbin.
Gaybda Rahmân'a huşu duyanlar ve münib (Allah'a ulaşmayı dileyen) bir kalple (Allah'ın huzuruna) gelenler (için). 

Kalbin Allah'a dönük olması, açık bir şekilde kalpte Allah'a ulaşma arzusunun yerleştiğini ifade eder. Yani artık Allah'a ulaşmayı sadece ruh değil, akıl da, nefsin kalbi de istemektedir.

10. basamak: Allah kimi kendi Zat’ına ulaştırmayı dilerse o kişinin göğsünü şerheder (yarar, özel bir ameliyata tâbî tutar) ve teslimlere açar. Yani o kişinin göğsünden nefsinin kalbine bir yol açar, bir tünel açar.

6/EN'ÂM-125: Fe men yuridillâhu en yehdiyehu yeşrah sadrahu lil islâm(islâmi), ve men yurid en yudıllehu yec’al sadrahu dayyikan haracen, ke ennemâ yassa’adu fîs semâi, kezâlike yec’alûllâhur ricse alâllezîne lâ yu’minûn(yu’minûne).
Öyleyse Allah kimi Kendisine ulaştırmayı dilerse onun göğsünü yarar ve (Allah'a) teslime (İslâm'a) açar. Kimi dalâlette bırakmayı dilerse, onun göğsünü semada yükseliyormuş gibi daralmış, sıkıntılı yapar. Böylece Allah, mü'min olmayanların üzerine azap verir. 

11. basamak: Zikir yaptıkça kalbe rahmet+fazl gelir. Kalbe îmân yazılmadığı için %2 rahmet nuru kalbe girer, fazl giremez (Muzemmil 8 )

73/MUZZEMMİL-8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).
Ve Rabbinin İsmi'ni zikret ve herşeyden kesilerek O'na ulaş. 

12. basamak: Kalbe gelen bu %2 rahmet nuruyla kişi huşû sahibi olur. 

57/HADÎD-16: E lem ye’ni lillezîne âmenû en tahşea kulûbuhum li zikrillâhi ve mâ nezele minel hakkı ve lâ yekûnû kellezîne ûtûl kitâbe min kablu fe tâle aleyhimul emedu fe kaset kulûbuhum, ve kesîrun minhum fâsikûn(fâsikûne).
Allah'ın zikri ile ve Hakk'tan inen şeyle (Allah'ın nurları ile), âmenû olanların (Allah'a ulaşmayı dileyenlerin) kalplerinin huşû duyma zamanı gelmedi mi? Kendilerine daha önce kitap verilip de böylece üzerinden uzun zaman geçince, artık (zikri unuttukları için) kalpleri katılaşan kimseler gibi olmasınlar. Onlardan çoğu fasıklardır. 

39/ZUMER-22: E fe men şerahallâhu sadrahu lil islâmi fe huve alâ nûrin min rabbih(rabbihi), fe veylun lil kâsiyeti kulûbuhum min zikrillâh(zikrillâhi), ulâike fî dalâlin mubîn(mubînin).
Allah kimin göğsünü İslâm için (Allah'a teslim için) yarmışsa artık o, Rabbinden bir nur üzere olur, değil mi? Allah'ın zikrinden kalpleri kasiyet bağlayanların vay haline! İşte onlar, apaçık dalâlet içindedirler. 

Zikir yaptıkları zaman Allah’ın nuru (rahmeti) o kişinin önce göğsüne gelir ve kalbe yol açıldığı için oradan nefsin kalbine ulaşır.

13. basamak: Hacet namazıyla kişiye Allah mürşidini gösterir. 

2/BAKARA-45: Vesteînû bis sabri ves salât(salâti), ve innehâ le kebîratun illâ alâl hâşiîn(hâşiîne).
(Allah'tan) sabırla ve namazla istiane (özel yardım) isteyin. Ve muhakkak ki o (hacet namazı ile Allah'a ulaştıracak mürşidini sormak), huşû sahibi olanlardan başkasına elbette ağır gelir. 

Hacet namazını kılarak Allah’tan hidâyetçisini isteyenlerden, sadece Allah’a ulaşmayı dileyerek âmenû olmuş, göğüslerinden nefslerinin kalplerine yol açılmış kişilere Allah kendilerine ezelde tayin edilen hidâyetçiyi gösterir.

14. basamak: kişi Allah’ın gösterdiği mürşide 12 ihsanla ulaşıp önünde tövbe eder. Allah’ın kendisi için tayin ettiği hidâyetçiyi gösterdiği kişi, o hidâyetçiyi bulur ve önünde tövbe eder.

25/FURKÂN-69: Yudâaf lehul azâbu yevmel kıyâmeti ve yahlud fîhî muhânâ(muhânen).
Kıyâmet günü onun azabı kat kat artar. Ve orada alçaltılmış olarak ebediyyen kalır. 

25/FURKÂN-70: İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan fe ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât(hasenâtin), ve kânallâhu gafûran rahîmâ(rahîmen).
Ancak kim (mürşidi önünde) tövbe eder (böylece kalbine îmân yazılıp, îmânı artan) mü'min olur ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa, o taktirde işte onların, Allah seyyiatlerini (günahlarını) hasenata (sevaba) çevirir. Ve Allah, Gafur'dur (günahları sevaba çevirendir), Rahîm'dir (rahmet nuru gönderendir). 

25/FURKÂN-71: Ve men tâbe ve amile sâlihan fe innehu yetûbu ilâllâhi metâbâ(metâben).
Ve kim (mürşidi önünde) tövbe eder ve salih amel (nefs tezkiyesi) işlerse, o taktirde muhakkak ki o, tövbesi kabul edilmiş olarak Allah'a ulaşır (hayattayken ruhu Allah'a ulaşır). 

Âmenû olan mürşidine 12 ihsanla ulaşan kişiye Allah Rahîm esmasıyla tecelli edip, 7 tane de ni’met verecektir;

1. ni’met, o kişinin başının üzerine devrin imamının ruhu gelir. (Mu’min-15) 

2. ni’met, o kişinin nefsinin kalbine Allahû Tealâ îmânı yazar. (Mucâdele-22) 

3. ni’met, o kişinin ruhu, vücudundan ayrılarak gök katlarını birer birer aşarak Allah’a doğru yola çıkar. (Nebe-39)

4. ni’met, o kişinin nefsi, 7 kademede tezkiyeye başlar. (Fatır-18)

5. ni’met o kişinin fizik vücudu şeytana kul olmaktan kurtulup Allah’a kul olmaya başlar. (Yasin 60-61)

6. ni’met, Allahû Tealâ o kişinin bütün günahlarını sevaba çevirir. (Furkan 70-Bakara 261)

7. ni’met o kişinin iradesi güçlenmeye başlar.

19.10.1. ÎMÂNI ARTAN MÜ’MİN OLMAK NE DEMEKTİR?

Bir kişinin îmânı artan mü’min olması Allah’a inanmakla tahakkuk etmez;

1. Allah’a inanan

2. Allah’a insan ruhunun ölmeden evvel ulaşmasına inanan

3. Bunun 12 defa farz olduğuna inanan

4. Allah’a ulaşmayı dilemesi halinde Allahû Tealâ’nın onun ruhunu Kendisine ulaştıracağından emin olan kişi 

- 7 inanç şartını

- 7 kalp şartını 

- 4 vasıf şartını yerine getirerek îmânı artan mü’min olacaktır.

7 KALP ŞARTI:

1. Allah kalpteki ekinneti alır.

2. Allah kalpte bulunan mührü açar.

3. Allah kalbe ihbatı koyar.

4. Allah’ın kalbe hidayetle ulaşır.

5. Allah kalbi kendisine döndürür.

6.Allah göğüsten kalbe bir nur yolu açar.

7.Allah kalbin içine imânı yazar.

7 İNANÇ ŞARTI:

1. Allah’a inanmak

2. Allah’ın meleklerine inanmak

3. Allah’ın kitaplarına inanmak

4.Allah’ın resûllerine inanmak

5.Kıyâmette be’as edileceğine inanmak

6.Hayrın Allah’tan şerrin kendi nefsimizden olduğuna inanmak

7.Ölmeden evvel ruhunu Allah’a ulaştıracağına inanmak.

4 VASIF ŞARTI:

1. Ruhu Sıratı Mustakîm’e ulaşır.

2. Fizik vücudu güçlenmeye başlar.

3. Nefsi tezkiye olmaya başlar.

4. İrade güçlenmeye başlar.

58/MUCÂDELE-22: Lâ tecidu kavmen yu’minûne billâhi vel yevmil âhiri yuvâddûne men hâddallâhe ve resûlehu ve lev kânû âbâehum ve ebnâehum ve ihvânehum ev aşîratehum, ulâike ketebe fî kulûbihimul îmâne ve eyyedehum bi rûhin minhu, ve yudhıluhum cennâtin tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ, radıyallâhu anhum ve radû anhu, ulâike hizbullâh(hizbullâhi), e lâ inne hizballâhi humul muflihûn(muflihûne).
Allah'a ve ahiret gününe (ölmeden önce Allah'a ulaşmaya) îmân eden bir kavmi, Allah'a ve O'nun Resûl'üne karşı gelenlere muhabbet duyar bulamazsın. Ve onların babaları, oğulları, kardeşleri veya kendi aşiretleri olsa bile. İşte onlar ki, (Allah) onların kalplerinin içine îmânı yazdı. Ve onları, Kendinden bir ruh ile destekledi (orada eğitilmiş olan, devrin imamının ruhu onların başlarının üzerine yerleşir). Ve onları, altından nehirler akan cennetlere dahil edecek. Onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Allah, onlardan razı oldu. Ve onlar da O'ndan (Allah'tan) razı oldular. İşte onlar, Allah'ın taraftarlarıdır. Gerçekten Allah'ın taraftarları, onlar, felâha erenler değil mi? 

25/FURKÂN-70: İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan fe ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât(hasenâtin), ve kânallâhu gafûran rahîmâ(rahîmen).
Ancak kim (mürşidi önünde) tövbe eder (böylece kalbine îmân yazılıp, îmânı artan) mü'min olur ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa, o taktirde işte onların, Allah seyyiatlerini (günahlarını) hasenata (sevaba) çevirir. Ve Allah, Gafur'dur (günahları sevaba çevirendir), Rahîm'dir (rahmet nuru gönderendir). 



Genel kanaat o dur ki Allah'a inanan herkes mü’mindir. Ancak ne var ki, Kur’ân-ı Kerim’de Allahû Tealâ;

49/HUCURÂT-7: Va’lemû enne fîkum resûlallâh(resûlallâhi), lev yutîukum fî kesîrin minel emri le anittum ve lâkinnallâhe habbebe ileykumul îmâne ve zeyyenehu fî kulûbikum, ve kerrehe ileykumul kufre vel fusûka vel isyân(isyâne), ulâike humur râşidûn(râşidûne). 
Ve aranızda Allah'ın Resûlü olduğunu biliniz. Eğer işlerin çoğunda size itaat etseydi, mutlaka sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah, size îmânı sevdirdi ve onu kalplerinizde müzeyyen kıldı. Küfrü, fıskı ve isyanı size kerih gösterdi. İşte onlar, onlar irşad olanlardır. 

19.10.2. NEFS TEZKİYESİNİN BAŞLAMASI

Kalbe îmân yazılması nefs tezkiyesini başlatır.Nefs tezkiyesinin yegane vasıtası zikirdir. Zikir, nefsin kalbinin Allah’a açılan kapısı üzerindeki Hatem’in (mührün, perdenin) o kapıdan ayrılmasını ve şeytana açılan kapıyı kapatmasını sağlar. Zikirden önce şeytanın kapısı açık, Allahû Tealâ’nın kapısı kapalı olduğu için kalbimize sadece zulmet girerken ve kalbimizi daha karanlık yaparken zikirle birlikte Allah’ın kapısı (takva kapısı) açılmakta, şeytanın kapısı (füccur kapısı) kapanmaktadır.

Takva kapısı açık kaldıkça oradan sadece Allah’ın rahmet adını verdiği nuru, kalbe girecek ve onu dolduracaktır. Kalbe, zikir yaptığımız sürece devamlı rahmet (nur) ulaşacaktır. Kişi %2 lik rahmet nuruyla huşûya ulaşır. Aşağıdaki âyet-i kerime bu gerçeği açıklamaktadır. Huşû müessesesi zikirle artar ve aynı oranda artar.

Zikirden vazgeçmek, şeytana ait kapıyı açacağından onun bize musallat olmasını mümkün kılar. 

43/ZUHRÛF-36: Ve men ya’şu an zikrir rahmâni nukayyıd lehu şeytânen fe huve lehu karîn(karînun).
Ve kim Rahmân'ın zikrinden yüz çevirirse, şeytanı ona musallat ederiz. Böylece o (şeytan), onun yakın arkadaşı olur. 

Kalbe îmân yazılmasıyla rahmetle birlikte artık fazıllar da kalbe girmeye başlar ve nefsin kalbindeki kasiyeti (zulmeti, karanlıkları, pislikleri) temizlemeye başlar.

Nefsin kalbindeki karanlıkların temizlenmeye başladığı bu nokta nefs tezkiyesinin başladığı noktadır. Artık nefs tezkiyesi başlamıştır.

39/ZUMER-23: Allâhu nezzele ahsenel hadîsi kitâben muteşâbihen mesâniye takşaırru minhu culûdullezîne yahşevne rabbehum, summe telînu culûduhum ve kulûbuhum ilâ zikrillâh(zikrillâhi), zâlike hudallâhi yehdî bihî men yeşâu, ve men yudlilillâhu fe mâ lehu min hâd(hâdin). 
Allah, ihdas ettiği (nurların) ahsen olanlarını (rahmet, fazl ve salâvâtı), ikişer ikişer (salâvât-rahmet ve salâvât-fazl), Kitab'a müteşabih (benzer) olarak indirdi. Rab'lerinden huşû duyanların ciltleri ondan ürperir. Sonra onların ciltleri ve kalpleri Allah'ın zikriyle yumuşar, sükûnet bulur (yatışır). İşte bu, Allah'ın hidayetidir, dilediğini onunla hidayete erdirir. Ve Allah, kimi dalâlette bırakırsa artık onun için bir hidayetçi yoktur. 



Allah’ın katından inen nurlar ikişer ikişer iner ve kalbi temizler. 

24/NÛR-21: Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ tettebiû hutuvâtiş şeytân(şeytâni), ve men yettebi’ hutuvâtiş şeytâni fe innehu ye’muru bil fahşâi vel munker(munkeri) ve lev lâ fadlullâhi aleykum ve rahmetuhu mâ zekâ minkum min ehadin ebeden ve lâkinnallâhe yuzekkî men yeşâu, vallâhu semî’un alîm(alîmun).
Ey âmenû olanlar, şeytanın adımlarına tâbî olmayın! Ve kim şeytanın adımlarına tâbî olursa o taktirde (şeytanın adımlarına uyduğu taktirde) muhakkak ki o (şeytan), fuhşu (her çeşit kötülüğü) ve münkeri (inkârı ve Allah'ın yasak ettiklerini) emreder. Ve eğer Allah'ın rahmeti ve fazlı sizin üzerinize olmasaydı (nefsinizin kalbine yerleşmeseydi), içinizden hiçbiri ebediyyen nefsini tezkiye edemezdi. Lâkin Allah, dilediğinin nefsini tezkiye eder. Ve Allah, Sem'î'dir (en iyi işitendir) Alîm'dir (en iyi bilendir). 

33/AHZÂB-43: Huvellezî yusallî aleykum ve melâiketuhu li yuhricekum minez zulumâti ilen nûr, ve kâne bil mu’minîne rahîmâ(rahîmen).
Sizi (nefsinizin kalbini), karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için, üzerinize salâvât (vasıtasıyla nur) gönderen, O ve O'nun melekleridir ki O, mü'minlere Rahîm(dir). (Rahîm esmasıyla tecelli eden). 

2/BAKARA-157: Ulâike aleyhim salâvâtun min rabbihim ve rahmetun ve ulâike humul muhtedûn(muhtedûne).
İşte onlar (dünya hayatında Allah'a mutlaka döneceklerinden emin olanlar) ki Rab'lerinden salâvât ve rahmet onların üzerinedir. İşte onlar, onlar hidayete ermiş olanlardır. 

Kalbe Allah’ın rahmet+salâvât ve fazl+salâvâtının ulaşması mutlaka gereklidir. Aksi halde nefs tezkiye olmaz.

Her nur farklı görevlerin sahibidir: 

Rahmet; aydınlatıcı, huşû oluşturan,

Fazl; îmân kelimesinin etrafında kalıcı olarak yerleşip ruhtaki hasletleri temsil eden 

Salâvât; Allahû Tealâ’nın katından rahmet ve fazılları göğsümüze, oradan açılan yola kalbimize getiren bir taşıyıcıdır.

Peygamberlerden ve mürşidlerden oluşan hidâyetçilerin “nefsleri tezkiye etme” görevleri de böylece tahakkuk etmiştir. Çünkü hidâyetçiye ulaşılmasa kalbe îmân yazılamayacak, kalpteki mühür açılmayacak, bu mühür kalpten içeri girerek “zulmet” kapısını kapatmayacak ve “rahmet” kapısından bu kapı genişliğince nefsin kalbine ulaşan “nurlar” nefsi tezkiye edemeyecekti. 

Nefs zulmetten nura kavuşamayacaktı.

2/BAKARA-257: Allâhu velîyyullezîne âmenû, yuhricuhum minez zulumâti ilân nûr(nûri), vellezîne keferû evliyâuhumut tâgûtu yuhricûnehum minen nûri ilâz zulumât(zulumâti), ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
Allah, âmenû olanların (Allah'a ulaşmayı dileyenlerin) dostudur, onları (onların nefslerinin kalplerini) zulmetten nura çıkarır. Ve kâfirlerin dostları taguttur (onlar, şeytanı dost edinirler, şeytan kimseye dost olmaz), onları (onların nefslerinin kalplerini) nurdan zulmete çıkarırlar. İşte onlar, ateş ehlidir. Onlar, orada ebedî kalacak olanlardır. 

Nefsin 7 tane tezkiye kademesi vardır.

  1. Nefs-i Emmare (Yusuf-53)
  2. Nefs-i Levvame (Kıyame-2)
  3. Nefs-i Mülhime (Şems-8)
  4. Nefs-i Mutmainne (Hicr-27, Rad-28)
  5. Nefs-i Radiye (Hicr-28)
  6. Nefs-i Mardiyye (Hicr-28)
  7. Nefs-i Tezkiye (Fatır-18)

Bütün bu tezkiye kademelerini tamamlayıp, nefsin tezkiye olması, ancak “Hidâyetçi”nin (mürşidin) her kademe için Allah'tan alarak mürşide ulaştırdığı emirleri yerine getirmek suretiyle gerçekleşebilir.

Nefs tezkiyesi mürşide ulaşmakla başlamaktadır. Ancak bizim için tayin edilen mürşidi bulabilirsek, kalbimize îmân yazılmakta bu sebeple Allah'ın nurları zikir yaptığımız sürece nefsimizin kalbine girebilmektedir. Allah biz lâyık olduğumuz için bizi mürşidimize ulaştırır. Allah dilediğinin nefsini tezkiye eder. Sadece buna lâyık olanlar Allah’ın dilediği kişilerdir. Allah’a ulaşmayı dilemeyenleri, Allah’ın dilemesi mümkün değildir. Allah nefsimizi, mürşidimize ulaşıp kalbimize îmân yazıldıktan fazl nurunu kalbimize ulaştırarak tezkiye eder. Fazl nurlarının kalbimize ulaşması ise mürşidimize ulaşmamıza bağlıdır.

Mürşid Allah’ın fazl nurlarının kalbimize girebilmesi için şarttır. Nefsimizin tezkiyesi ise Allah’ın fazlının kalbe girmesiyle mümkün olur. Allah’ da, mürşidler de nefsleri tezkiye ederler. Nefsi asıl tezkiye eden Allah’ın rahmet ve fazlıdır. Mürşid ise buna sebep olan, anahtar olan Allah'ın yetkilisidir. 

Gösterim: 502