17. MÜRŞİDE BAĞLANMAK FARZDIR

17.1. TEK DİN İSLÂM

İnsanlık var olalı kainatta tek bir din var olmuştur. Bütün devirlerde bütün insanlar kendilerine Allahû Tealâ tarafından gönderilen peygamberleri ile tek din olan İslâm’ı yaşadılar. Allahû Tealâ bütün insanlara İslâm olmayı emretmektedir. Çünkü Allah katındaki tek din İslâm’dır ve özelliği;

  1. Tek Allah’a inanmak (VAHDET)
  2. Allah’a ulaşmayı dileyen insanların vücuda getireceği tek cemaati (toplumu) oluşturmak (TEVHİD)
  3. Allah’a ruhu, vechi, nefsi ve iradeyi teslim etmektir (TESLİM)

İslâmı oluşturan 7 safha ve 4 teslimdir, 28 basamak içerir. 

7 Safha

  1. Allah’a ulaşmayı dilemek (3. basamak)
  2. Mürşide ulaşmak (14. basamak)
1. TESLIM 3. Ruhun Allah’a teslimi (22.basamak)
2. TESLIM 4. Fizik vücudun Allah’a teslimi (25. basamak)
3. TESLIM 5. Nefsin Allah’a teslimi (26. basamak)
  6. İrşada ulaşmak (27. basamak)
4. TESLIM 7. İradenin Allah’a teslimi (28.basamağın 4. kademesi)



3/ÂLİ İMRÂN-19: İnned dîne indâllâhil islâm(islâmu), ve mâhtelefellezîne ûtûl kitâbe illâ min ba’di mâ câehumul ilmu bagyen beynehum, ve men yekfur bi âyâtillâhi fe innallâhe serîul hısâb(hısâbı).
Muhakkak ki Allah'ın indinde dîn, İslâm'dır (teslim dînidir). Kendilerine kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki hased sebebiyle ihtilâfa düştüler. Ve kim Allah'ın âyetlerini örterse (inkâr ederse), o taktirde, muhakkak ki Allah, hesabı çabuk görendir. 

5/MÂİDE-3: Hurrimet aleykumul meytetu ved demu ve lahmul hınzîri ve mâ uhılle li gayrillâhi bihî vel munhanikatu vel mevkûzetu vel mutereddiyetu ven natîhatu ve mâ ekeles sebuu illâ mâ zekkeytum ve mâ zubiha alân nusubi ve en testaksimû bil ezlâm(ezlâmi), zâlikum fisk(fiskun), el yevme yeisellezîne keferû min dînikum fe lâ tahşevhum vahşevni, el yevme ekmeltu lekum dînekum ve etmemtu aleykum ni’metî ve radîtu lekumul islâme dînâ(dînen) fe menidturra fî mahmasatin gayra mutecânifin li ismin fe innallâhe gafûrun rahîm(rahîmun).
Ölmüş hayvan, kan, domuz eti ve Allah'tan başkasının adına boğazlanan (kesilen), boğularak, vurularak, yüksek bir yerden yuvarlanarak veya boynuzlanarak ölen ve de yırtıcı hayvan tarafından parçalanıp yenen hayvan (ölmeden kesilmesi hariç) ve putlar adına boğazlanan hayvanlar ve fal okları ile kısmet aramanız size haram kılındı. İşte bunlar fısktır. Bugün kâfirler sizi dîninizden döndüremedikleri için yeise kapıldılar. Artık onlardan korkmayın, benden korkun. Bugün sizin dîninizi kemâle erdirdim. Ve üzerinizdeki ni'metimi tamamladım. Sizin için dîn olarak İslâm'dan razı oldum. Artık kim açlık tehlikesiyle, günaha meyl etmeksizin zarurette (yemek zorunda) kalırsa, muhakkak ki Allah gafûrdur, rahîmdir 

48/FETİH-28: Huvellezî ersele resûlehu bil hudâ ve dînil hakkı li yuzhirehu aled dîni kullih(kullihî), ve kefâ billâhi şehîdâ(şehîden).
O'dur ki, Resûl'ünü hidayetle ve hak dîn ile bütün dînlere izhar etmesi (açıklaması) için gönderdi ve şahit olarak Allah yeter. 

61/SAFF-8: Yurîdûne li yutfiû nûrallâhi bi efvâhihim vallâhu mutimmu nûrihî ve lev kerihel kâfirûn(kâfirûne).
Onlar, ağızları ile Allah'ın nurunu söndürmeyi istiyorlar. Ve Allah, kâfirler kerih görseler bile nurunu tamamlayacak olandır. 

61/SAFF-9: Huvellezî ersele resûlehu bil hudâ ve dînil hakkı li yuzhirehu aled dîni kullihî ve lev kerihel muşrikû(muşrikûne).
Resûl'ünü hidayet ile ve (esasları unutulmuş olan) dînlerin hepsinin üzerine, izhar etmek (açıklayıp doğrusunu ispat etmek) için, Hakk dîn (Allah'ın ezelî ve ebedî olan dîni) ile gönderen O'dur. Ve müşrikler, kerih görseler bile. 

Allah Katı'ndaki tek din İslâm’dır. Allah bütün insanlara İslâm olmayı emretmektedir. Allah’a ölmeden evvel ulaşmayı dileyerek Allah’ın rızasını kazanabilenler, Allah'a ulaşabilirler. Allah’ın rızasını kazanmadan Allah'a teslim olmak mümkün değildir. İslâm olabilmenin iki temel şartını oluşturan kutsal kitaplar ve bu kitapları bizlere açıklayan resûller, bütün detayları ile Kur’ân’ı Kerîm’de açıklanmıştır. İslâm’dan gayrı bir din arayan, kitap ve resûlden herhangi birini veya ikisini birden istemeyen kişinin dini asla kabul olunmaz.

3/ÂLİ İMRÂN-85: Ve men yebtegi gayral islâmi dînen fe len yukbele minhu, ve huve fîl âhirati minel hâsirîn(hâsirîne).
Ve kim İslâm'dan başka bir dîn ararsa, o taktirde kendisinden asla kabul edilmez ve o, ahirette "hüsranda olanlar"dan olur. 

17.2. ALLAH HERKESİ İSLÂM (HANİF) FITRATI İLE YARATMlŞTIR

Allahû Tealâ, herkesi hanif fıtratı ile yaratmıştır. 

Hanifliğin 3 temel özeliği vardır.

  1. Tek Allah’a inanmak veya Allah’a şirk koşmamak (VAHDET)
  2. Dünyada Allah’a ulaşmayı dileyenlerin oluşturduğu tek cemaati (toplumu, ümmeti) oluşturmak (TEVHİD)
  3. Dünya hayatını yaşarken 4 teslimle Allah'a teslim olabilmek (TESLİM).

Hanif ile İslâm kelimelerinin arasında temelde hiçbir farklılık yoktur. İslâm dini hanifliğin gerektirdiği üç şartı birden sağlayan Allah Katın'daki tek dindir. Bütün insanlar, Allah’ın kendilerine emanet olarak verdiği üç vücudu da iradelerini de Allah'a teslim ederek İslâm olabilecek ve sonsuz saadet ve huzuru dünya ve ahiret hayatında yaşayabilecek varlıklar olarak yaratılmışlardır.

Herşey insan için yaratılmıştır. Allah herşeyi uğruna yarattığı bu mahlûkunu en fazla sevmektedir. Allah’ın en fazla sevdiği bu mahlûkunun mutluluğunu, dünya ve ahiret hayatında saadet ve huzur içinde yaşamasını dilemesi kadar tabii birşey olamaz. Sonsuz saadet ve huzur içinde yaşamasını dilediği bu mahlûku için İslâm dinini seçmesi ve onu İslâm olabilecek evsafta yaratması boşuna değildir. Çünkü Allah’ın kendisine üç vücut ve cüz’i irade ihsân ederek yarattığı insanın İslâm'ın dışında sonsuz saadet ve huzur haline ulaşması hiç mümkün değildir.

İnsanlar hanif fıtratı ile yaratılmıştır.

17.3. HANİF (İSLÂM) FITRATI

Allahû Tealâ, Kur’ân’ı Kerîm'de insanın “hanif fıtratı ile yaratıldığını ifade buyurmaktadır.

30/RÛM-30: Fe ekim vecheke lid dîni hanîfâ(hanîfen), fıtratallâhilletî fataran nâse aleyhâ, lâ tebdîle li halkıllâh(halkıllâhi), zâliked dînul kayyimu ve lâkinne ekseran nâsi lâ ya’lemûn(ya’lemûne).
Artık hanif olarak kendini (vechini) dîn için ikame et, Allah'ın hanif fıtratıyla ki; Allah, insanları onun üzerine (hanif fıtratıyla) yaratmıştır. Allah'ın yaratmasında değişme olmaz. Kayyum olan (kaim olacak, ezelden ebede kadar yaşayacak) dîn budur. Fakat insanların çoğu bilmez. 

"Hanif" kelimesi İslâm kelimesi ile eşdeğer bir kelimedir ve içiçe 3 anlamı ihtiva eder (içerir).

  1. Tek Allah’a inanmak (VAHDET)
  2. Allah’a 4 teslimle teslim olmak (TESLİM)
  3. Ruhu, vechi, nefsi ve iradeyi teslim edenlerin oluşturduğu tek ümmet (TEVHİD)

Allahû Tealâ, Peygamber Efendimiz (S.A.V)e hanif olarak vechini dine doğrultmasını emrettikten sonra, bütün insanların hanif fıtratıyla yaratıldığını vurgulamaktadır. Hanif fıtratıyla yaratılan bütün insanları Allah Zat'ına dönmeye (ulaşmaya) davet etmektedir.

30/RÛM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne). 
O'na (Allah'a) yönelin (Allah'a ulaşmayı dileyin) ve O'na karşı takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın. 

Bu âyet-i kerimedeki "müniybine" kelimesi dönmek, varmak anlamına gelir. Yüzünü Allah'a çevirmek değil, kâfirken İslâm’a dönmek değil, bu ölmeden evvel Allah'a ulaşmaktır.

Hanif fıtratıyla yaratılan insan ruhunun, hanif olarak AlIah'a ulaşması emredilmektedir. Ruhumuzun 

Allah’a Hanif olarak teslimi, ilk teslimdir.

İnsanda mevcut olan 4 vücudun Allah’a teslim oluş sırası aşağıdaki gibidir.

  1. Ruhun Allah’a teslimi
  2. Vechin (fizik vücudun) Allah’a teslimi
  3. Nefsin Allah’a teslimi
  4. İradenin Allah’a teslimi

1. Ruhun Allah’a Teslimi:

Dünya hayatını yaşarken Allah'a ruhen ulaşmak ve Allah'a teslim olmak söz konusudur.

39/ZUMER-54: Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu summe lâ tunsarûn(tunsarûne). 
Ve Rabbinize (Allah'a) yönelin (ruhunuzu Allah'a ulaştırmayı dileyin)! Ve size azap gelmeden önce O'na (Allah'a) teslim olun (ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi, iradenizi Allah'a teslim edin). (Yoksa) sonra yardım olunmazsınız. 

Ulaşmak “eniybu” kelimesiyle ifade edilmiştir, “dönmek, ulaşmak” anlamındadır. Önce üzerimize 12 defa farz kılınan Allah'a ulaşmak gerçekleşecek (vuslat) ve ulaştıktan sonra Allah, ruh için bir sığınak olacaktır.

78/NEBE-39: Zâlikel yevmul hakk(hakku), fe men şâettehaze ilâ rabbihî meâbâ(meâben).
İşte o gün (mürşidin eli Hakk'a ulaşmak üzere öpüldüğü ve ona tâbî olunduğu gün), Hakk günüdür. Dileyen (Allah'a ulaşmayı dileyen) kişi, kendisine Rabbine ulaştıran (yolu, Sıratı Mustakîm'i) yol ittihaz eder. (Allah'a ulaşan kişiye Allah) meab (sığınak, melce) olur. 

Bu işlem "Hanif" fıtratıyla yapılacak. Sadece Allah'a ruhun teslimi değil, daha sonraki teslimler de "Hanif" fıtratıyla yapılacaktır.

2. Vechin (Fizik Vücudun) Allah'a Teslimi:

Bir gün, daha üst zikir kademelerinde, fizik vücudun bize Allah’ın bir emaneti olduğunun farkına varırız. Vücudumuzun sahibi biz değiliz. O vücudu kullananız sadece. O vücudun sahibi, ona ölüm emrini verendir ve emrini tayin ettiği saniyede mutlaka ifa ettirendir. Yani Allahû Tealâ’dır. Hangi vücut Allah’tan ölüm emrini alır da ölmez? Kâinatta hiçbir kuvvet bu emrin yerine getirilmesine mâni olamaz. Fizik vücudun gerçek sahibi onu yaratan Allah'tır.

Fizik vücudu sahibinin emirlerine uygun olarak kullanmak mecburiyetindeyiz. Fizik vücut Allah’ın emrettiği herşeyi, emrolduğu gibi yapmak, Allah’ın nehyettigi (yasakladığı) şeyleri ise yapmamakla yükümlüdür. Bu istikamette karara varmak yetmez. Bu kararı bütünüyle uygulayabilmek önemlidir. Ne zaman uygulayabilirsek, ancak o zaman vechimizi (fizik vücudumuzu) Allah'a teslim etmiş oluruz. Ve bunu hanif fıtratıyla yaparız ve muhsinlerden oluruz.

4/NİSÂ-125: Ve men ahsenu dînen mimmen esleme vechehu lillâhi ve huve muhsinun vettebea millete ibrâhîme hanîfâ(hanîfen). Vettehazallâhu ibrâhîme halîlâ(halîlen).
Ve hanif olarak Hz. İbrâhîm'in dînine tâbî olmuş ve vechini (fizik vücudunu) Allah'a teslim ederek muhsin olan kimseden, dînen daha ahsen kim vardır. Ve Allah, Hz. İbrâhîm'i dost edindi. 

İkinci teslim olan vechin (fizik vücudun) teslimi de hanif fıtratı ile tahakkuk etmektedir.

3. Nefsin Allah’a Teslimi:

Fizik vücudun tesliminde nefste 19 afet hali mevcuttur. Fakat çok ciddi kontrol mekanizması afetlerin taleplerini atlayarak, hiç talep yokmuş gibi vücudumuzu Allah’ın emirlerini tam uygular hale getirmektedir.

Nefsin Allah’a teslimi noktasında nefste hiçbir afet kalmamıştır. Nefs afetlerden temizlenmiştir.Muhtevayı bozacak herşeyden nefs arınmıştır. Bu daimî zikrin oluşturduğu bir sonuçtur. Daimî zikirle nefsin kalbindeki mühür kalbin içindeki şeytana açılan kapıyı daimî kapalı tutmaktadır. Buradan şeytanın karanlıklarının kalbimize girerek, orada "kasiyet" (karanlıklar, zulmet, sertleşme) meydana getirmesi bu sebeple artık mümkün değildir. Rabbâni kapı ise daima açıktır ve daimî zikir sebebiyle Allah'tan gelen rahmet, fazl ve salâvât da devamlıdır. Bu nurlar çok kısa bir zamanda nefsimizin kalbindeki bütün karanlıkları temizler. Karanlıklar nefsimizin afetlerinin temsilcileridir. Eğer nefsimizde afetler olmasaydı, şeytandan gelen karanlıklar orada yuvalanamazdı.

Allah’tan gelen daimî rahmet, fazl ve salâvâtın, kalpteki bütün zulmeti yok etmesi hali, kalbin her noktasının Allah'tan gelen nurlarla dolmasıdır. Yalnız nurdan oluşan, hiç zulmet kalmamış olan bir nefs kalbi vücuda gelmiştir. Bu ise bütün nefs afetlerinin yok olduğunu, yerlerine Allah’ın rahmeti ile ruhumuzun bütün hasletlerinin yerleştiğini gösterir. Allah’tan gelen nurların sebebiyet verdiği, ruhun hasletlerinin nefsin afetlerinin yerini alması, Kur'ân’ı Kerîm'de nefse ulaşan Allah’ın fazılları olarak geçmektedir. Ruhta iken haslet adını alan 19 tane unsur, nefste oluştuğu zaman fazıllar “fazilet” adını almaktadır.

Ruh ezelde Allah’a teslim olmuş bir mahlûktur. Bünyesindeki 19 haslet, hep Allah’ın emrettiği şeyleri yapmaya ve Allah’ın yasak ettiği şeyleri yapmamaya dönüktür. Hiçbir ruhun Allah’ın emirlerine itaatsizliği veya yasak ettiklerine isyanı mümkün değildir. Bünyesine verilen hasletlerle programlanan ruh bu sebeple Allah'a teslim olmuştur.

Nefs ise ruhun bütün hasletlerine fazıllar adı altında sahip olduğu andan itibaren aynı sebeple Allah'a teslim olur.

Artık nefs muhtevayı bozacak olan bütün afetlerden temizlenmiş, saf ve halis (katışıksız) olmuştur. 

Üçüncü teslim olan nefsin teslimi de daimî zikir ile tahakkuk etmektedir.

3/ÂLİ İMRÂN-190: İnne fî halkıs semâvâti vel ardı vahtilâfil leyli ven nehâri le âyâtin li ulîl elbâb(ulîl elbâbı). 
Muhakkak ki, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ardarda gelişinde, ulûl elbab için elbette âyetler (deliller) vardır. 

3/ÂLİ İMRÂN-191: Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim ve yetefekkerûne fî halkıs semâvâti vel ard(ardı), rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ(bâtılan), subhâneke fekınâ azâben nâr(nârı). 
Onlar (ulûl elbab, lüblerin, Allah'ın sır hazinelerinin sahipleri), ayaktayken, otururken, yan üstü yatarken (daima) Allah'ı zikrederler. Ve göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler (ve derler ki): "Ey Rabbimiz! Sen bunları bâtıl olarak (boşuna) yaratmadın. Sen Subhan'sın, artık bizi ateşin azabından koru. 

39/ZUMER-18: Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahsenehu, ulâikellezîne hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi).
Onlar, sözü işitirler, böylece onun ahsen olanına tâbî olurlar. İşte onlar, Allah'ın hidayete erdirdikleridir. Ve işte onlar; onlar ulûl'elbabtır (daimî zikrin sahipleri). 

Kim bu emri yerine getirir de daimî zikre ulaşırsa, Allah’ın rahmeti o kişiyi mutlaka ulûl’elbab olma noktasına getirir ki bu noktaya ulaşan herkes ulûl’elbab olmuştur.Böyle olan kullar ise Allah’ın "Ulûl’elbab" kulları olur.

4. İradenin Allah’a Teslimi:

İradenin de Allah’a teslim edilmesi, Allahû Tealâ tarafından emredilmiştir. Hanif fıtratı ile yaratılan insan 4. teslim olan iradesini de Allah’a teslim edecek fıtratta yaratılmıştır. Teslimi külli ile Allah’a teslim olan yâni iradesini de Allah’a teslim eden kişi bihakkın teslimin, hakka tukatihi teslimin sahibi olmuştur. (Bakara 136- Âli İmrân 102)

2/BAKARA-136: Kûlû âmennâ billâhi ve mâ unzile ileynâ ve mâ unzile ilâ ibrâhîme ve ismâîle ve ishâka ve ya’kûbe vel esbâtı ve mâ ûtiye mûsâ ve îsâ ve mâ ûtiyen nebiyyûne min rabbihim, lâ nuferriku beyne ehadin minhum ve nahnu lehu muslimûn(muslimûne).
Deyin ki: “Biz Allah'a, bize indirilenlere, İbrâhîm (as.)'a, İsmail (as.)'a, İshak (as.)'a, Yâkub (as.) ve torunlarına indirilenlere, Musa (as.) ve İsa (as.)'ya verilenlere ve (diğer) nebîlere, Rab'leri tarafından verilenlere (sahife, kitap ve vahiylere) îmân ettik. Onların arasından hiçbirini ayırmayız (fark gözetmeyiz). Ve biz, O'na teslim olanlarız.” 



3/ÂLİ İMRÂN-102: Yâ eyyuhâllezîne âmenûttekullâhe hakka tukâtihî ve lâ temûtunne illâ ve entum muslimûn(muslimûne). 
Ey âmenû olanlar, Allah'a karşı “O'nun hak takvası” ile (bi hakkın takva, en üst derece takva ile) takva sahibi olun! Ve sakın siz, (Allah'a) teslim olmadan ölmeyin! 

Allahû Tealâ’nın, akıl ve baliğ olan (normal bir akla sahip ve büluğa ermiş olan) insanlara ihsan ettigi "Hanif Fıtratı", insanı son teslim de dahil bütün teslimlere ulaştırır. Allahû Tealâ insanların irşada ulaşmasını emrettiği zaman, insanlardan onların iktidarlarının ötesinde bir şey istememiştir. 

2/BAKARA-186: Ve izâ seeleke ıbâdî annî fe innî karîb(karîbun) ucîbu da’veted dâi izâ deâni, fel yestecîbû lî vel yu’minû bî leallehum yerşudûn(yerşudûne).
Ve kullarım sana, Benden sorduğu zaman, muhakkak ki Ben, (onlara) yakınım. Bana dua edilince, dua edenin duasına (davetine) icabet ederim. O halde onlar da Bana (Benim davetime) icabet etsinler ve Bana âmenû olsunlar (Bana ulaşmayı dilesinler). Umulur ki böylece onlar irşada ulaşırlar (irşad olurlar). 

42/ŞÛRÂ-47: İstecîbû li rabbikum min kabli en ye’tiye yevmun lâ meredde lehu minallâh(minallâhi), mâ lekum min melcein yevme izin ve mâ lekum min nekîr(nekîrin).
Rabbinize icabet edin (Allah'a ulaşmayı dileyin), Allah tarafından geri döndürülmeyecek olan günün gelmesinden önce. İzin günü, sizin için bir sığınak yoktur. Ve sizin için bir inkâr yoktur (yaptıklarınızı inkâr edemezsiniz). 

Bizleri "Hanif" fıtratı ile yarattığı için Allahû Tealâ’ya sonsuz hamd ve şükürler olsun. Hanif fıtratıyla yaratılmış olmak, insanı hanif kılmaz. İnsan hanif fıtratını kullanarak hanif olur. Hanif fıtratı kapının önünde duran bir araba gibidir. Kim ehliyet alır da bu arabayı kullanırsa o hanif olmak şerefine erer. Bu ehliyeti o kişiye verecek olan mürşittir.

17.4. SAADETE ULAŞMAK

Sonsuz saadet hali ancak dört teslimin sonucunda elde edilir. O halde bütün insanlar yaratılışın bir gereği olarak sonsuz saadete ulaşabilmenin talebi ile mücehhezdirler. Fakat çoğu insan bu hedefe nasıl ulaşacağını bilmemektedir. Birçok insan da bu hedefe İslâm’ın dışında bir yolla ulaşabilmenin zannı ve gayreti içindedir. Allahû Tealâ saadeti talep eden bu kullarının hedeflerine nasıl ulaşabileceklerine dair tüm gerçekleri İslâm dininin standartları içinde toplamış ve bize miras bıraktığı son kitap olan Kur’ân-ı Kerim'de hepsini açıklamıştır. İslâm'dan başka yollarda ve sistemlerde bu saadet ve huzur halini arayanların asla hedeflerine ulaşamayacakları kesindir. Allahû Tealâ bizlerin saadeti ve huzuru için gerekli gördüğü kutsal kitap Kur’ân-ı Kerim ile bu kitabı yaşayabilmemiz için farz olan mürşidlerini doğrudan doğruya kendi koruması altına almıştır. Allah’ın koruması altında olduğu için İslâmî sisteme bağlanan ve Allah’ın emrettiği biçimde tüm gerekleri yerine getiren bir insanın saadet ve huzura ulaşmaması düşünülemez. 

Allahû Tealâ nasıl biz insanlar için sonsuz saadet ve huzur halini diliyorsa, İblis de tam aksine bizi mutsuz ve huzursuz kılmak istemektedir. İblis Allah'tan aldığı yetkiyi insanların dünyada ve ahirette mutsuz ve huzursuz olabilmeleri yönünde kullanacağına dair and içmiştir.

17.5. ALLAH'A KUL OLMAK

17/İSRÂ-61: Ve iz kulnâ lil melâiketiscudû li âdeme fe secedû illâ iblîs(iblîse), kâle e escudu li men halakte tînâ(tînen).
Ve meleklere: “Âdem (A.S)'a secde edin!” dediğimiz zaman iblis hariç hemen secde ettiler. (İblis): “Ben, senin topraktan yarattığın kimseye mi secde edeyim?” dedi. 

17/İSRÂ-62: Kâle e raeyteke hâzellezî kerremte aley(aleyye), le in ahharteni ilâ yevmil kıyâmeti le ahtenikenne zurriyyetehû illâ kalîlâ(kalîlen). 
(İblis) dedi ki: “Senin görüşüne göre, benim üzerime (benden daha) mükerrem (ikram edilmiş, şerefli) kıldığın kimse bu mu? Eğer beni kıyâmet gününe (kadar) tehir edersen (ertelersen), onun zürriyetinden (neslinden) pek azı hariç, mutlaka bana (kendime) tâbî kılacağım.” 

17/İSRÂ-63: Kâlezheb fe men tebiake minhum fe inne cehenneme cezâukum cezâen mevfûrâ(mevfûren).
(Allahû Tealâ şöyle buyurdu): “Git! Artık onlardan kim sana tâbî olursa, o zaman muhakkak ki sizin cezanız, eksiksiz bir ceza olarak cehennemdir.” 

17/İSRÂ-64: Vestefziz menisteta’te minhum bi savtike ve eclib aleyhim bi haylike ve recilike ve şârikhum fîl emvâli vel evlâdi vaıdhum, ve mâ yaiduhumuş şeytânu illâ gurûrâ(gurûren).
“Ve onlardan güç yetirdiklerini, sesinle aldat. Atlıların ve yayalarınla onları bağırarak yönlendir (cehenneme sevket). Evlâtlarında ve mallarında onlara ortak ol. Ve onlara (yalan şeyler) vaadet.” Şeytanın vaadettikleri gurur (aldatma)dan başka bir şey değildir. 

17/İSRÂ-65: İnne ibâdî leyse leke aleyhim sultân(sultânûn), ve kefâ bi rabbike vekîlâ(vekîlen).
Muhakkak ki Benim kullarımın üzerinde, senin bir sultanlığın (yaptırım gücün) yoktur. Ve senin Rabbin, vekil olarak kâfidir (yeter). 

Allahû Tealâ bütün cin ve insanları Allah’a kul olsunlar diye yaratmıştır.

51/ZÂRİYÂT-56: Ve mâ halaktul cinne vel inse illâ li ya'budûni.
Ve Ben, insanları ve cinleri (başka bir şey için değil, sadece) Bana kul olsunlar diye yarattım. 

36/YÂSÎN-60: E lem a’had ileykum yâ benî âdeme en lâ ta’budûş şeytân(şeytâne), innehu lekum aduvvun mubîn(mubinun). 
Ey Âdemoğulları! Ben, sizlerden şeytana kul olmayacağınıza dair ahd almadım mı? Muhakkak ki o (şeytan), size apaçık bir düşmandır. 

36/YÂSÎN-61: Ve eni’budûnî, hâzâ sırâtun mustekîm(mustekîmun). 
Ve Ben, sizden Bana kul olmanıza (dair ahd almadım mı?) Bu da Sıratı Mustakîm (üzerinde bulunmak)tır. 

Allah’a kul olmak 7 safhada gerçekleşir:

İnsanın Allah’a kul olması Allah’a ulaşmayı dilemesi ile başlar.

  1. Âmenûler kulluğu (Allah’a ulaşmayı dilemek)
  2. Mü’minler kulluğu (mürşide ulaşmak)
  3. Evvab kulluk (ruhun Allah’a teslimi)
  4. Muhsinler kulluğu (fizik vücudun Allah’a teslimi)
  5. Muhlisler kulluğu (ahsen kulluk) (Nefsin Allah’a teslimi)
  6. İrşad rızası (azîm kulluk) (irşada ulaşma)
  7. Bihakkın kulluk (iradenin Allah’a teslimi)

17.6. MÜRŞİDE TÂBİ OLMAK ŞARTTIR

Allah’a kul olmak da Sıratı Mustakîm üzerinde olmakla mümkündür. Ölmeden evvel Allah’a ulaşmayı dileyen kişi imajiner Sıratı Mustakîm üzerindedir. 

Allah’a verdiğimiz ahd'i (yemini) yerine getirmek de Sıratı Mustakîm üzerinde olmakla mümkündür.

Peygamber veya devrin imamının dışında kalan tüm cin ve insanların Allah’ın bu en üst seviyedeki peygamberine veya devrin imamına tâbî olmalarını Allah emretmektedir. Allahû Tealâ’nın bizim için uygun gördüğü dünya ve ahiret saadetine ulaşmak ancak Allah’ın peygamberine, peygamberlerden sonra ise her devirde vazifeli kıldığı devrin imamına tâbî olmakla gerçekleşir.

Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in bir hadisi şerifinde "Kim devrin halifesine biat etmez ise o cahiliyet hükmü ile ölmüş gibidir.” buyurması boşuna değildir. Çünkü o kendi döneminde yaşayan insanların, Asr'ı Saadeti yaşamalarının, ancak kendisine mutlak tâbî olmalarından kaynaklandığını en iyi bilendir. Bu gerçeği en iyi bilen Peygamber Efendimiz SAV), kendisinden sonra gelecek olan zamanın halifesine (devrin imamı) insanların biat etmelerini, onların dünya ve ahiret mutluluğunu yaşamaları için yegâne şart olarak görmektedir.

17.7. ÜÇ YEMİN (MİSAK, AHD, YEMİN)

Ezelde Allahû Tealâ insanları ruh, fizik vücut ve nefs olarak yaratıp huzurunda toplayarak her birinden kendi standartlarına uygun olarak misak, ahd ve yeminler almıştır.

7/A'RÂF-172: Ve iz ehaze rabbuke min benî âdeme min zuhûrihim zurriyyetehum ve eşhedehum alâ enfusihim, e lestu birabbikum, kâlû belâ, şehidnâ, en tekûlû yevmel kıyâmeti innâ kunnâ an hâzâ gâfilîn(gâfilîne).
Ve kıyâmet günü, gerçekten biz bundan gâfildik (gâfilleriz) dersiniz diye (dememeniz için), senin Rabbin, Âdemoğullarının sırtlarından onların zürriyetlerini aldığı zaman onları, nefsleri üzerine şahit tuttu. (Allahû Tealâ şöyle buyurdu): “Ben, sizin Rabbiniz değil miyim?” Dediler ki: “Evet, (Sen, bizim Rabbimizsin), biz şahit olduk.” 

  1. Bütün ruhlar Allah'a dünya hayatını yaşarken varacaklarına ve teslim olacaklarına dair MİSAK vermişlerdir.
  2. Bütün fizik vücutlar şeytana kul olmayacaklarına, sadece Allah'a kul olacaklarina dair AHD vermişlerdir.
  3. Bütün nefsler dünya hayatını yaşarken tezkiye ve tasfiye olacaklarına dair Allah'a YEMİN vermişlerdir.
  4. Allah’ın talebi olan iradenin teslimi ise Allah’ın ahdidir.

Bize verilen üç emanet de Allah’ı RABB olarak kabul etmiş ve dünyada sadece Allah’ın emirlerini yerine getireceklerine dair Allah'a kesin bir taahhüt ile bağlanmışlardır. Bir üçlü ile yaratılan insanın ruhu, fizik vücudu ve nefsi Allah’ın bu daveti sırasında birbirine karşı şahid tutulmuştur. Allah’û Tealâ sadece fizik vücudumuza değil nefsimize de, ruhumuza da vazifeler yüklemiştir.

Ruh nefsimize şahid tutulmuş, nefsimiz fizik vücudumuza şahid tutulmuştur. Bu nedenle evvel emirde ruhun Allah’a verdiği misaki yerine getirmesi gerekir. Fakat ruhun bu misaki yerine getirebilmesi, nefsin verdiği yemini yerine getirmesine bağlamış; nefsin yeminini yerine getirebilmesi, fizik vücudun verdiği ahdi yerine getirmesine bağlamıştır. Rabbimiz Elestü Birabbiküm günü ruh, fizik vücut ve nefsi misak, ahd ve yeminle bağlayarak, “Hadi şimdi yeryüzüne inin.” buyuruyor.

2/BAKARA-38: Kulnâhbitû minhâ cemîa(cemîan), fe immâ ye’tiyennekum minnî hudenfe men tebia hudâye fe lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).
Biz dedik ki: “Hepiniz oradan (aşağıya) inin. Benden size mutlaka hidayet gelecektir. O zaman kim hidayetime tâbî olursa, artık onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmazlar.” 

20/TÂHÂ-123: Kâlehbitâ minhâ cemîan ba’dukum li ba’dın aduvv(aduvvun), fe immâ ye’tiyennekum minnî huden fe menittebea hudâye fe lâ yadıllu ve lâ yeşkâ.
(Allahû Tealâ şöyle) dedi: “İkiniz oradan (aşağı) inin! Hepiniz (şeytan ve siz), birbirinize düşman olarak. Bundan sonra Benden size mutlaka hidayet gelecek. O zaman kim hidayetime tâbî olursa artık o, dalâlette kalmaz ve şâkî olmaz.” 

Bu iki âyet-i kerime'den anlaşılıyor ki MİSAK, ahd ve yeminlere sadakat ancak peygambere veya yaşadığımız devirde Allah tarafından vazifeli kılınan devrin imamına mutlak tâbî olmak yani biât etmekle gerçekleşebilir.

17.8. SADIKLAR

49/HUCURÂT-15: İnnemel mû’minûnellezîne âmenû billâhi ve resûlihî summe lem yertâbû ve câhedû bi emvâlihim ve enfusihim fî sebîlillâh(sebîlillâhi), ulâike humus sâdikûn(sâdikûne).
Mü'minler ancak onlardır ki, Allah'a ve O'nun Resûlü'ne îmân ettiler. Sonra da şüpheye düşmediler. Ve malları ve canları ile Allah yolunda cihad edenler; işte onlar, onlar sadıklardır. 

Elestü birabbiküm günü Allah ile aramızda oluşan MİSAK, ahd ve yeminlerimize bağlılık ve sadakat ancak dünya hayatını yaşarken vazifeli olan peygambere veya devrin imamına veya bunlara bağlı Allah tarafından tâyin edilen mürşide tâbî olmakla gerçekleşir.

Bir kişinin sadıklardan olabilmesi ancak İslâm’ın 7 safhası olan

  1. Allah’a ulaşmayı dilemek
  2. Mürşide ulaşmak
  3. Ruhun Allah’a teslimi
  4. Fizik vücudun Allah’a teslimi
  5. Nefsin Allah’a teslimi
  6. İrşada ulaşmak
  7. İradenin Allah’a teslimini yerine getirerek 28. basamakta tamamlanır.

Bu safhaları aşarak 28. basamağa ulaşan kullara Allahû Tealâ “sadıklar” demektedir. Onlar Allah’ın salih kullarıdır. 

3/ÂLİ İMRÂN-114: Yu’minûne billâhi vel yevmil âhiri ve ye’murûne bil ma’rûfi ve yenhevne anil munkeri ve yusâriûne fîl hayrât(hayrâti), ve ulâike mines sâlihîn(sâlihîne). 
Onlar, Allah'a ve yevmil âhire îmân ederler, mâruf (irfan) ile emreder ve kötülükten nehyederler (men ederler) ve hayırlara koşarlar. İşte onlar, sâlihlerdendir. 

Ruhun bütün talepleri Kur’ân-ı Kerim’de mevcuttur. Fizik vücut ve nefs de Allah tarafından kendisine tayin edilen mürşidin emirlerine bağlandığı taktirde kişi için yeryüzünde İslâmi yaşantı başlar.

17.9. KUR’ÂN MÜRŞİDE ULAŞTIRIRIZ

Allah tarafından insanlara bir mutluluk davetiyesi olarak gönderilen bütün kutsal kitaplarda Allah’ın daveti tektir ve insanları İslâm olmaya, sonsuz saadet ve huzuru dünya ve ahiret hayatında yaşamaya çağırır. Allah'ın bu temel daveti ancak insanların irşad olmalarıyla gerçekleşebilir. Ruhun bütün taleplerini muhtevi olan ve Allah tarafından gönderilen Tevrat, Zebur ve İncil gibi kutsal kitaplar iblisin tesiri ile değiştirilmiştir. Bunun doğal sonucu olarak da değiştirilen Tevrat, Zebur ve İncil ile hiç kimse İslâm’ı yaşayamaz. Allahû Tealâ, Tevrat, Zebur ve İncil içindeki Allah’ın bütün gerçeklerini tasdik eden ve onlar üzerine bir şahid olarak, Allah'ın bütün ilmini muhtevi ve Rabbimizin kesin koruması (muhafazası) altında olan Kur’ân-ı Kerim'i, biz insanlara bir tamamlanmış Ni’met olarak göndermiştir.

41/FUSSİLET-41: İnnellezîne keferû biz zikri lemmâ câehum, ve innehu le kitâbun azîz(azîzun). 
Gerçekten onlar, kendilerine zikir (Kur'ân) geldiği zaman (O'nu) inkâr ettiler. Ve muhakkak ki O, Azîz (yüce ve şerefli) bir Kitap'tır. 

41/FUSSİLET-42: Lâ ye’tîhil bâtılu min beyni yedeyhi ve lâ min halfih(halfihî), tenzîlun min hakîmin hamîd(hamîdin). 
Bâtıl, O'nun önünden ve arkasından O'na ulaşamaz. Hakîm (hüküm ve hikmet sahibi) ve Hamîd (Kendisine hamdedilen) (Allah) tarafından indirilmiştir. 

15/HİCR-9: İnnâ nahnu nezzelnez zikre ve innâ lehu le hâfizûn(hâfizûne).
Muhakkak ki zikri (Kur'ân-ı Kerim'i), Biz indirdik. O'nun koruyucuları (da) mutlaka Biziz. 

46/AHKÂF-30: Kâlû yâ kavmenâ innâ semî’nâ kitâben unzile min ba’di mûsâ musaddikan li mâ beyne yedeyhi yehdî ilel hakkı ve ilâ tarîkın mustekîm(mustekîmin).
Onlar: “Ey kavmimiz! Muhakkak ki biz, Hz. Musa'dan sonra indirilen, onların elindekini tasdik eden Hakk'a ulaştıran ve Tarîki Mustakîm'e hidayet eden bir kitap dinledik.” dediler. 

72/CİNN-1: Kul ûhıye ileyye ennehustemea neferun minel cinni fe kâlû innâ semi’nâ kur’ânen acebâ(aceben).
De ki: “Cinlerden bir topluluğun (Kur'ân) dinlediği, sonra: “Biz gerçekten harika, güzel bir Kur'ân işittik.” dedikleri bana vahyedildi.” 

72/CİNN-2: Yehdî iler ruşdi fe âmennâ bih(bihî), ve len nuşrike bi rabbinâ ehadâ(ehaden).
“O (Kur'ân), irşada ulaştırır, artık biz, O'na îmân ettik ve artık kimseyi Rabbimize asla ortak koşmayız.” 

17.1.- ALLAH’IN İRŞADA DAVETİ

Allahû Tealâ herkesin Allah’a ulaşmasını hedef almıştır. Bütün mukaddes kitaplarda ve Kur’ân’ı Kerîm’de ortak nokta Allah’ın Zat’ına ve irşada davettir.

Allah bütün insanları irşada davet etmektedir

2/BAKARA-186: Ve izâ seeleke ıbâdî annî fe innî karîb(karîbun) ucîbu da’veted dâi izâ deâni, fel yestecîbû lî vel yu’minû bî leallehum yerşudûn(yerşudûne).
Ve kullarım sana, Benden sorduğu zaman, muhakkak ki Ben, (onlara) yakınım. Bana dua edilince, dua edenin duasına (davetine) icabet ederim. O halde onlar da Bana (Benim davetime) icabet etsinler ve Bana âmenû olsunlar (Bana ulaşmayı dilesinler). Umulur ki böylece onlar irşada ulaşırlar (irşad olurlar). 

17.11. İRŞADSIZ SAADET MÜMKÜN DEĞİLDİR

Bütün cin ve insanlar sonsuz saadet ve huzura ancak irşadla ulaşabilirler. İrşadsız bir mutluluk düşünülemez. Nefsimizde mevcut olan 19 afet yerinde kaldığı sürece saadet ve huzuru yaşamak mümkün değildir. Mutluluğumuza nefsimizde mevcut olan 19 afet engel olur irşadla 19 afetten oluşan nefsi evvelâ tezkiye sonra da tasfiye ederek, ruhun 19 hasletini nefsin 19 afeti yerine geçirerek, nefs faziletlerle süslendiği zaman gerçek saadet ve huzura ulaşılabilir.

49/HUCURÂT-7: Va’lemû enne fîkum resûlallâh(resûlallâhi), lev yutîukum fî kesîrin minel emri le anittum ve lâkinnallâhe habbebe ileykumul îmâne ve zeyyenehu fî kulûbikum, ve kerrehe ileykumul kufre vel fusûka vel isyân(isyâne), ulâike humur râşidûn(râşidûne). 
Ve aranızda Allah'ın Resûlü olduğunu biliniz. Eğer işlerin çoğunda size itaat etseydi, mutlaka sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah, size îmânı sevdirdi ve onu kalplerinizde müzeyyen kıldı. Küfrü, fıskı ve isyanı size kerih gösterdi. İşte onlar, onlar irşad olanlardır. 

İrşad bütün insanlar için Allah’ın temel dâvetidir. Fakat Allah’ın bu temel dâvetini mürşide tâbî olmadan gerçekleştirmek mümkün değildir. Peygamber Efendimiz (S.A.V) döneminde birinci asrı saadet yaşanmıştır. Allah tarafından kâinatın en büyük mürşidi olarak tayin edilen Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e tâbî olan sahâbe 7 safhada mutluluğu yaşamışlardır. Hem Allah’a ulaşmayı dilemişler, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e tâbî olmuşlar hem ruhlarını Allah’a ulaştırıp teslim etmişler, hem fizik vücutlarını teslim etmişler hem nefslerini teslim etmişler hem İRŞADA ulaşmışlar hem de iradelerini Allah’a teslim edip, Allahû Tealâ tarafından irşad makamına tâyin edilmişlerdir. Sonsuz saadet ve huzura ulaşmış olmalarından dolayı o devire ASRI SAADET denmektedir.

Allah’ın zaman içinde vazifeli kıldığı peygamberler, onların yerine geçen devrin imamları (halifeler) ve bunlara bağlı olarak vazife yapan bütün kavim Resûlleri, mürşidler ve kutsal kitaplar, Allah’ın sonsuz saadet ve huzuru dilediğini teyit eden birer vesikadır. Mürşidsiz bir saadet mümkün değildir. 

17.11.1. SAADET HALİ

Sonsuz saadet ve huzura ulaşan Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve sahâbenin, insanlarla olan ilişkileri ve davranış biçimleri, onların saadetlerinin mutluluklarının insanlara yansımasıdır.

3/ÂLİ İMRÂN-119: Hâ entum ulâi tuhıbbûnehum ve lâ yuhıbbûnekum ve tu’minûne bil kitâbi kullihi, ve izâ lekûkum kâlû âmennâ, ve izâ halev addû aleykumul enâmile minel gayz(gayzi), kul mûtû bi gayzikum, innallâhe alîmun bi zâtis sudûr(sudûri).
İşte siz (mü'minler) böylesiniz, siz onları seversiniz ve onlar sizi sevmezler ve siz kitabın tamamına îmân edersiniz. Ve sizinle karşılaşınca "biz îmân ettik" dediler, yalnız kaldıkları zaman, size karşı öfkelerinden parmak uçlarını ısırdılar. De ki: "Öfkenizden ölün."Muhakkak ki Allah, sinelerde olanı en iyi bilendir. 

Bir kişinin kendisini sevmeyen insanları karşılıksız sevebileceği bir menzile ulaşabilmesi ancak irşadla mümkündür. İrşada ulaşan kişi ihlâsı bitirmiştir. İhlâsın 7 şartından bir tanesi sevgidir. Nefsinde nefretin yerine ruhun hasleti olan sevgi yerleşmiş olan bir kişi herkesi sadece sever. Çünkü nefret ve kin kaynağı yok olmuştur. Onun yerine ruhun hasleti olan sevgi gelmiş yerleşmiştir. İhlâsı bitiren bir kişi Allah’ın daveti üzerine nasûh tövbesi ile salâha geçer.

66/TAHRÎM-8: Yâ eyyuhâllezîne âmenû tûbû ilâllâhi tevbeten nasûhâ(nasûhan), asâ rabbukum en yukeffire ankum seyyiâtikum ve yudhilekum cennâtin tecrî min tahtihâl enhâru, yevme lâ yuhzîllâhun nebiyye vellezîne âmenû meahu, nûruhum yes'â beyne eydîhim ve bi eymânihim yekûlûne rabbenâ etmim lenâ nûrenâ vagfir lenâ, inneke alâ kulli şey'in kadîr(kadîrun).
Ey âmenû olanlar (Allah'a ulaşmayı dileyenler)! Allah'a Nasuh Tövbesi ile tövbe edin! Umulur ki Rabbiniz, sizin günahlarınızı örter ve sizi altından nehirler akan cennetlere koyar. O gün Allah, nebîleri ve O'nunla beraber olanları mahzun etmez. Onların nurları, önlerinde ve sağlarında koşar. “Rabbimiz, bizim nurumuzu tamamla ve bize mağfiret et (günahlarımızı sevaba çevir). Muhakkak ki Sen, herşeye kaadirsin.” derler. 

Ey âmenû olanlar! Allah’a nasuh tövbesiyle tövbe edin ki; Allah, sizin günahlarınızı örtsün ve sizi, altından nehirler akan cennetlere koysun. O gün Allah, nebîleri ve onlarla birlikte âmenû olanları utandırmayacaktır. (O gün) onlar, nurları önlerinde ve sağlarında olarak yürürler ve (nasuh tövbesini yaptıkları gün): “Rabbimiz nurumuzu tamamla, bizlere mağfiret et (günahlarımızı sevaba çevir), muhakkak ki; Sen, herşeye kaadirsin.” derler.

41/FUSSİLET-34: Ve lâ testevîl hasenetu ve lâs seyyieh(seyyietu), idfa’ billetî hiye ahsenu fe izâllezî beyneke ve beynehu adâvetun ke ennehu veliyyun hamîm(hamîmun).
Hasene (iyilik) ve seyyie (kötülük), müsavi (eşit) değildir. (Kötülüğü) en güzel şekilde karşıla. O zaman seninle arasında düşmanlık olan kişi, samimi bir dost gibi olur. 

41/FUSSİLET-35: Ve mâ yulakkâhâ illâllezîne saberû, ve mâ yulakkâhâ illâ zû hazzın azîm(azîmin).
Ona (kötülüğü iyilikle karşılama hasletine), sabredenlerden ve hazzul azîm (en büyük haz) sahiplerinden başkası ulaştırılmaz. 

Bu saadet haline ulaşmak, ancak Nebilerle, sıddıklarla, şehidlerle ve salihlerle beraber haşr olunabilecek seviyeye vardığımız zaman gerçekleşir.

4/NİSÂ-69: Ve men yutiıllâhe ver resûle fe ulâike meallezîne en’amellâhu aleyhim minen nebiyyîne ves sıddîkîne veş şuhedâi ves sâlihîn(sâlihîne), ve hasune ulâike rafîkâ(rafîkan).
Ve kim, Allah'a ve Resûl'e itaat ederse, o taktirde işte onlar, Allah'ın kendilerine ni'met verdiği nebîlerle (peygamberlerle) ve sıddîklerle ve şehitlerle ve salihlerle beraberdirler. Ve işte onlar ne güzel arkadaştır. 

17.12. VEKİL İMAMLAR VE PEYGAMBER İMAMLAR

20/TÂHÂ-124: Ve men a’rada an zikrî fe inne lehu maîşeten danken ve nahşuruhu yevmel kıyâmeti a’mâ.
Ve kim Benim zikrimden yüz çevirirse, o taktirde mutlaka onun için sıkıntılı bir geçim (hayat) vardır. Ve kıyâmet günü onu, kör olarak haşredeceğiz. 

6/EN'ÂM-82: Ellezîne âmenû ve lem yelbisû îmanehum bi zulmin ulâike lehumul emnu ve hum muhtedûn(muhtedûne).
Âmenû olan kimseler ve îmânlarını zulümle karıştırmayanlar, işte onlar (korkudan) emindirler. Ve onlar hidayete erenlerdir. 

6/EN'ÂM-83: Ve tilke huccetunâ âteynâhâ ibrâhîme alâ kavmihî, nerfeu deracâtin men neşâu, inne rabbeke hakîmun alîm(alîmun).
Ve işte bunlar, İbrâhîm'e, kavmine karşı verdiğimiz delillerimizdir. Dilediğimiz kimselerin derecelerini artırırız. Muhakkak ki; senin Rabbin hakîm (hükmün ve hikmetin sahibi)dir, alîmdir (en iyi bilendir). 

21/ENBİYÂ-72: Ve vehebnâ lehu ishâk(ishâka), ve ya’kûbe nâfileh(nâfileten), ve kullen cealnâ sâlihîn(sâlihîne).
Ve ona, İshak (A.S)'ı ve nafileten (ilâveten) Yâkub (A.S)'ı vehbî (armağan) olarak verdik. Ve hepsini salihler kıldık. 

21/ENBİYÂ-73: Ve cealnâhum eimmeten yehdûne bi emrinâ ve evhaynâ ileyhim fi’lel hayrâti ve ikâmes salâti ve îtâez zekâh(zekâti), ve kânû lenâ âbidîn(âbidîne). 
Ve onları, emrimizle hidayete erdiren (ölmeden önce ruhları Allah'a ulaştıran) imamlar kıldık. Ve onlara, hayırlar işlemeyi, namaz kılmayı ve zekât vermeyi vahyettik. Ve onlar, Bize kul oldular. 

İhlâs makamını bitiren herkesi Allah Tövbe-i Nasûh’a davet eder. Tövbe-i Nasûhla Allah'a tövbe eden herkes sâlihler grubuna dahil olur. Fakat her sâlih kişi irşad kademesinde vazifeye tayin edilmeyebilir. Sâlihlerden her kim Allah’ın emri ile irşad görevine tayin edilmiş ise o mürşittir.

Allah’ın emri ile her devirde bir kişi devrin imamı olarak tayin edilir. İnsanların ruhen Allah'a vasıl olmalarında Allah tarafından vazifeli kılınmışlardır. Dünya hayatını yaşarken elestü birabbiküm günü ruh, fizik vücut , nefs ve irade olarak Allah'a verilen misak, ahd, yeminin ve iradenin yeryüzünde yerine getirilmesi ve böylece irşad olunması, ancak Allah tarafından bizim için tâyin edilen devrin imamına tâbî olmakla ona biat etmekle gerçekleşir.Allah’a ulaşmayı kalben dileyen herkese Allahû Tealâ’nın mükâfakatı birinci kat cennetir. Mürşidsiz dünya saadetine ulaşmak mümkün değildir. 

32/SECDE-24: Ve cealnâ minhum eimmeten yehdûne bi emrinâ lemmâ saberû ve kânû bi âyâtinâ yûkınûn(yûkınûne).
Ve onlardan, emrimizle hidayete erdiren imamlar kıldık, sabır sahibi oldukları ve âyetlerimize (Hakk’ul yakîn seviyesinde) yakîn hasıl etmiş oldukları için. 

İrşada memur ve mezun kılınan herkes sabrın ve ayetlere hakkul yakın sevyesinde yakiyn sahibidir.Fakat devrin imamları kavim Resûlleri arasından seçilir. Kavim Resûlleri yaratılıştan seçildiklerini Allahû Tealâ şöyle açıklamaktadır:

28/KASAS-68: Ve rabbuke yahluku mâ yeşâu ve yahtâr(yahtâru), mâ kâne lehumul hıyarat(hıyaratu), subhânallâhi ve teâlâ ammâ yuşrikûn(yuşrikûne).
Ve Rabbin, dilediğini yaratır ve seçer. Ve seçim hakkı onlara ait değildir. Allah Sübhan'dır (münezzehtir) ve (onların) şirk koştukları şeylerden yücedir. 

Allah tarafından seçilen bütün kavim resûlleri bu esasa bağlıdırlar.Risalet vehbîdir. Allah’ın doğrudan bir ihsanıdır. Fakat Velî mürşid olarak irşada memur ve mezun kılınabilmek vehbî değil, kesbîdir. Mürşide tâbî olarak sabra ulaşmış olanların seçimi vehbî değil, kesbîdir. Kişi Allah’ın yardımı ile ve kendi gayretiyle bu seviyeye ulaştırılmıştır. Allahû Tealâ böyle kişilerin üst hedefe, peygamberlerle beraber haşr olunacak salihînler seviyesine ulaşmaları için 28. basamaklık İslâm merdiveninde 7 safha ve 4 teslimi yaşamalarını farz kılmıştır.

13/RA'D-19: E fe men ya’lemu ennemâ unzile ileyke min rabbikel hakku ke men huve a’mâ, innemâ yetezekkeru ûlul elbâb(elbâbi).
Öyleyse sana Rabbinden indirilenin hak olduğunu bilen kimse, âmâ olan (görmeyen) kimse gibi midir? Fakat ulul'elbab (Allah'ın sırlarının ve daimî zikrin sahipleri), tezekkür eder. 

13/RA'D-20: Ellezîne yûfûne bi ahdillâhi ve lâ yenkudûnel misâk(misâka).
Onlar, Allah'ın ahdini ifa ederler (ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini Allah'a teslim ederler). Ve misaklerini (diğer teslimlerle birlikte iradelerini de Allah'a teslim edeceklerine dair misaklerini) bozmazlar. 

13/RA'D-21: Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi).
Ve onlar Allah'ın (ölümden evvel), Allah'a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını), O'na (Allah'a) ulaştırırlar. Ve Rab'lerine karşı huşû duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar. 

13/RA'D-22: Vellezîne saberûbtigâe vechi rabbihim ve ekâmûs salâte ve enfekû mimmâ rezaknâhum sirren ve alâniyeten ve yedreûne bil hasenetis seyyiete ulâike lehum ukbed dâr(dâri). 
Onlar, sabırla Rab'lerinin vechini (Zat'ını, Zat'a ulaşmayı ve Allah'ın Zat'ını görmeyi) dileyenler ve namazı ikame edenler, onları rızıklandırdığımız şeylerden gizli ve açıkça infâk edenlerdir. Ve seyyiati, hasenat ile (iyilikle) savan kimselerdir. İşte onlar için, bu dünyanın (güzel bir) akıbeti (sonucu) vardır. 

13/RA'D-23: Cennâtu adnin yedhulûnehâ ve men salaha min âbâihim ve ezvâcihim ve zurriyyâtihim vel melâiketu yedhulûne aleyhim min kulli bâb(bâbin).
Adn cennetleri (vardır). Onların babalarından ve eşlerinden ve zürriyyetlerinden salâha ulaşan kimseler, ona (adn cennetlerine) girerler. Ve her kapıdan melekler, onların yanlarına girerler. 

13/RA'D-24: Selâmun aleykum bi mâ sabertum fe ni’me ukbed dâr(dâri).
Sabretmenizden dolayı size selâm olsun. Dar-ı dünyanın (dünya yurdunun) akıbeti (sonucu) ne güzel. 

41/FUSSİLET-30: İnnellezîne kâlû rabbunâllâhu summestekâmû tetenezzelu aleyhimul melâiketu ellâ tehâfû ve lâ tahzenû ve ebşirû bil cennetilletî kuntum tûadûn(tûadûne). 
Muhakkak ki: “Rabbimiz Allah'tır.” deyip, sonra (da) istikamet üzere olanlara (Allah'a yönelip dîni ikame edenlere) melekler inerler: “Korkmayın ve mahzun olmayın. Ve vaadolunduğunuz cennetle sevinin!” (derler). 

41/FUSSİLET-31: Nahnu evliyâukum fîl hayâtid dunyâ ve fîl âhireh(âhireti), ve lekum fîhâ mâ teştehî enfusukum ve lekum fîhâ mâ teddeûn(teddeûne). 
Biz dünyada ve ahirette sizin dostlarınızız. Orada sizin için canlarınızın istediği ve talep ettiğiniz (her)şey vardır. 

41/FUSSİLET-32: Nuzulen min gafûrin rahîm(rahîmin). 
Gafûr (mağfiret eden) ve Rahîm olan (Rahîm esmasıyla tecelli eden) (Allah) tarafından ziyafet (ikram) olarak. 

Mürşidsiz bu noktaya ulaşmak asla mümkün değildir. Kişi irşad olunarak bu noktaya yükselebilir.

18/KEHF-66: Kâle lehu mûsâ hel ettebiuke alâ en tuallimeni mimmâ ullimte ruşdâ(ruşden). 
Musa (A.S) ona şöyle dedi: “Rüşde ulaşmak üzere, sana öğretilen (ilmi ledun) den bana öğretmen için, sana tâbî olabilir miyim?” 

Burada “bir peygamber olan Hz. Musa'nın Allah’ın katından ledun ilmiyle mücehhez olan Hızır A.S.'a tâbî olması nasıl açıklanır?” diye bir sual akla gelebilir. Peygamberler bütün insanlar için kemâl modeli olarak Allah tarafından seçilmişlerdir. İnsanların kemâle nasıl ulaşacaklarını Allahû Tealâ seçtiği bu kemâl modeli üzerinde insanlara açıklamaktadır. Buradaki olay bunun yaşanmış halinden başka bir şey değildir. Buradan çıkaracağımız sonuç peygamberin bulunmadığı dönemlerde insanların kemâle ulaşabilmeleri ancak böyle bir yola tâbî olmalarıyla gerçekleşebilir. 

40/MU'MİN-38: Ve kâlellezî âmene yâ kavmittebiûni ehdikum sebîler reşâd(reşâdi). 
Ve âmenû olan adam şöyle dedi: "Ey kavmim! Bana tâbî olun ki sizi irşad yoluna ulaştırayım." 

18/KEHF-10: İz evel fityetu ilel kehfi fe kâlû rabbenâ âtinâ min ledunke rahmeten ve heyyi' lenâ min emrinâ reşedâ(reşeden).
Gençler mağaraya sığındıkları zaman şöyle dediler: “Rabbimiz, bize Senin katından bir rahmet ver. Ve bize emrimizden (bizim içimizden, senin emirlerinden bize ait olan rahmet ve salâvâtı ulaştıracak kişiyi) mürşidi tayin et.” 

17.13. MÜRŞİDSİZ NEFS TEZKİYESİ MÜMKÜN DEĞİLDİR

Nefsimizi 7 kademede tezkiye edeceğimize dair Allah’a yemin verdik. Yeminimizi mürşidsiz yerine getirmemiz mümkün değildir. Çünkü Allah mürşidlerin görevlerini şöyle açıklıyor:

3/ÂLİ İMRÂN-164: Lekad mennallâhu alâl mu’minîne iz bease fîhim resûlen min enfusihim yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmete, ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn(mubînin).
Andolsun ki Allah, mü'minlerin (başlarının) üzerine (devrin imamının ruhu) bir ni'met olmak üzere (onların aralarında, kendi kavminin içinde) kendilerinden bir resûl beas eder. Onlara O'nun (Allah'ın) âyetlerini tilâvet eder, onları tezkiye eder ve onlara kitap ve hikmeti öğretir. Ondan evvel (Allah'a ulaşmayı dilemeden evvel) onlar gerçekten açık bir dalâlet içinde idiler. 

Velî resûllerin (mürşidlerin)görevleri;

  1. Onlara Allah’ın âyetlerini tilavet eder (anlatır),
  2. Onların nefislerini tezkiye eder,
  3. Onlara kitap öğretir,
  4. Onlara hikmet öğretir,

Mürşidin vazifelerinden ikincisi nefsimizi tezkiye etmektir. O halde tezkiye olmamız için mürşid farzdır. Mürşidsiz hiçkimse kendi kendini tezkiye edemez. O halde mürşidimizi Kehf ashabı gibi Allah'tan dilememiz bir farzdır.

4/NİSÂ-49: E lem tera ilâllezîne yuzekkûne enfusehum. Belillâhu yuzekkî men yeşâu ve lâ yuzlemûne fetîlâ(fetîlen).
Kendi nefslerini temize çıkaranları (tezkiye ettiklerini söyleyenleri) görmedin mi? Hayır (öyle değil). Ancak Allah, dilediği kişinin nefsini tezkiye eder. Ve onlar, hurma çekirdeğinin ince ipliği kadar (bile) zulüm olunmazlar. 

53/NECM-32: Ellezîne yectenibûne kebâirel ismi vel fevâhışe illâl lemem(lememe), inne rabbeke vâsiul magfireh(magfireti), huve a'lemu bikum iz enşeekum minel ardı ve iz entum e cinnetun fî butûni ummehâtikum, fe lâ tuzekkû enfusekum, huve a'lemu bi menittekâ.
Onlar ki, küçük günahlar hariç, büyük günahlardan ve fuhuştan içtinap ederler (sakınırlar). Muhakkak ki Rabbin, mağfireti geniş olandır. O, sizi daha iyi bilendir. O, sizi topraktan yaratmıştı. Ve siz, annelerinizin karnında cenin idiniz. Öyleyse nefslerinizi temize çıkarmayın (nefslerinizi tezkiye ettiğinizi iddia etmeyin). O (Allah), kimin takva sahibi olduğunu daha iyi bilendir. 

24/NÛR-21: Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ tettebiû hutuvâtiş şeytân(şeytâni), ve men yettebi’ hutuvâtiş şeytâni fe innehu ye’muru bil fahşâi vel munker(munkeri) ve lev lâ fadlullâhi aleykum ve rahmetuhu mâ zekâ minkum min ehadin ebeden ve lâkinnallâhe yuzekkî men yeşâu, vallâhu semî’un alîm(alîmun).
Ey âmenû olanlar, şeytanın adımlarına tâbî olmayın! Ve kim şeytanın adımlarına tâbî olursa o taktirde (şeytanın adımlarına uyduğu taktirde) muhakkak ki o (şeytan), fuhşu (her çeşit kötülüğü) ve münkeri (inkârı ve Allah'ın yasak ettiklerini) emreder. Ve eğer Allah'ın rahmeti ve fazlı sizin üzerinize olmasaydı (nefsinizin kalbine yerleşmeseydi), içinizden hiçbiri ebediyyen nefsini tezkiye edemezdi. Lâkin Allah, dilediğinin nefsini tezkiye eder. Ve Allah, Sem'î'dir (en iyi işitendir) Alîm'dir (en iyi bilendir). 

Mürşidler Allah’ın fazlını oluştururlar. Allah’ın rahmetinden nasibdar olabilmek üzerimizde Allah’ın fazlının bulunması ile mümkündür. Çünkü Allah’ın fazlı ile âyetlerin tilâveti söz konusudur. Âyetlerin tilâvetiyle tebliğe muhatap olan kişi kalben Allah’a ulaşmayı dilerse Allah onun üzerine Rahmân esmasıyla tecelli ederek peş peşe 7 furkan verir.

  1. Gözlerdeki hicab-ı mesture kaldırılır. (Birinci Furkan)
  2. Gözlerdeki basar hassasının üzerindeki gışavet alınır. (İkinci Furkan)
  3. Kulaklardaki vakra alınır. (Üçüncü Furkan)
  4. Kulaklardaki sem’î hassasının üzerindeki mühür açılır. (Dördüncü Furkan)
  5. Kalpteki ekinnet alınır. (Beşinci Furkan)
  6. Kalbin mührü açılır. (Altıncı Furkan)
  7. Kalbe ihbat konur. (Yedinci Furkan)

Kimin kalbine ihbat konulmuşsa o mü’mindir,onun kalbine îmân girmiştir. Ancak mü'minlerin kalbi Allah’ın rahmetiyle aydınlanmaya başlar.

2/BAKARA-105: Mâ yeveddullezîne keferû min ehlil kitâbi ve lel muşrikîne en yunezzele aleykum min hayrin min rabbikum vallâhu yahtassu bi rahmetihî men yeşâu, vallâhu zul fadlil azîm(azîmi).
Ehli kitaptan kâfir olanlar ve müşrikler, Rabbinizden sizin üzerinize hayırdan (rahmet ve fazl) indirilmesini istemezler. Ve Allah, rahmetini dilediği kimseye tahsis eder. Ve Allah, “büyük fazıl” sahibidir. 

2/BAKARA-256: Lâ ikrâhe fîd dîni kad tebeyyener ruşdu minel gayy(gayyi), fe men yekfur bit tâgûti ve yu’min billâhi fe kadistemseke bil urvetil vuskâ, lânfisâme lehâ, vallâhu semîun alîm(alîmun).
Dînde zorlama yoktur. irşad yolu (hidayet yolu, Allah'a ulaştıran yol), gayy yolundan (dalâlet yolundan, şeytana, cehenneme ulaştıran yoldan) açıkça (ayrılıp) ortaya çıkmıştır. Artık kim tagutu (şeytanı ve şeytana ulaştıran yolu) inkâr edip de Allah'a îmân ederse (mü'min olur, Allah'a ulaştıran yolu tercih ederse), böylece o, (Allah'tan) kopması mümkün olmayan urvetul vuskaya (sağlam bir kulba, mürşidin eline) tutunmuştur. Allah Sem'î'dir, Alîm'dir. 

17.14. MÜRŞİDE TÂBİ OLMANIN SONUÇLARI

Mürşide tâbî olunca, Allahû Tealâ o kişiye Rahîm esmasıyla tecelli eder ve 7 tane ni’met verir.

1. Ni’met, o kişinin başının üzerine devrin imamının ruhu gelir.

40/MU'MİN-15: Rafîud deracâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzira yevmet telâk(telâkı).
Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından (Kendisine ulaştırmayı) dilediği kişinin (Allah'a ulaşmayı dilediği için Allah'ın da Kendisine ulaştırmayı dilediği kişinin) üzerine (başının üzerine) Allah'a ulaşma gününün geldiğini (o kişinin ruhuna) ihtar etmek için, emrinden (Allah'ın emrini tebliğ edecek) bir ruh (devrin imamının ruhunu) ulaştırır. 

Bu ruh o kişiyi korur, muhafaza eder. O kişi hafîz olur.

13/RA'D-11: Lehu muakkibâtun min beyni yedeyhi ve min halfihî yahfezûnehu min emrillâh(emrillâhi), innallâhe lâ yugayyiru mâ bi kavmin hattâ yugayyirû mâ bi enfusihim, ve izâ erâdallâhu bi kavmin sûen fe lâ meredde leh(lehu), ve mâ lehum min dûnihî min vâl(vâlin).
Onları (o kavimdekileri), önünden ve arkasından (önden arkaya doğru uzanan) takip edenler (devrin imamlarını koruyan muhafız melekler) vardır. Allah'ın emrinden olup, onları korurlar. Muhakkak ki; Allah, onlar nefslerinde olan şeyi (hidayette kalma konusundaki niyetlerini) bozmadıkça, bir kavimde olan şeyi bozmaz (devrin imamının ruhunu başlarının üzerinden almaz). Ve Allah, bir kavme ceza vermeyi dilediği zaman, artık onu reddedecek (mani olacak kimse) yoktur. Ve onlar için, ondan başka koruyan bir dost yoktur. 

2. Ni’met, o kişinin nefsinin kalbine Allahû Tealâ îmânı yazar. 

58/MUCÂDELE-22: Lâ tecidu kavmen yu’minûne billâhi vel yevmil âhiri yuvâddûne men hâddallâhe ve resûlehu ve lev kânû âbâehum ve ebnâehum ve ihvânehum ev aşîratehum, ulâike ketebe fî kulûbihimul îmâne ve eyyedehum bi rûhin minhu, ve yudhıluhum cennâtin tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ, radıyallâhu anhum ve radû anhu, ulâike hizbullâh(hizbullâhi), e lâ inne hizballâhi humul muflihûn(muflihûne).
Allah'a ve ahiret gününe (ölmeden önce Allah'a ulaşmaya) îmân eden bir kavmi, Allah'a ve O'nun Resûl'üne karşı gelenlere muhabbet duyar bulamazsın. Ve onların babaları, oğulları, kardeşleri veya kendi aşiretleri olsa bile. İşte onlar ki, (Allah) onların kalplerinin içine îmânı yazdı. Ve onları, Kendinden bir ruh ile destekledi (orada eğitilmiş olan, devrin imamının ruhu onların başlarının üzerine yerleşir). Ve onları, altından nehirler akan cennetlere dahil edecek. Onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Allah, onlardan razı oldu. Ve onlar da O'ndan (Allah'tan) razı oldular. İşte onlar, Allah'ın taraftarlarıdır. Gerçekten Allah'ın taraftarları, onlar, felâha erenler değil mi? 

Kalbinin içine îmân yazılan kişi böylece îmân artan mü’min olmuştur.

Zikir yapıldığı süre içinde Allah’tan gelen rahmet+salâvât, fazl+salâvât nurları kalbe ulaşarak, mühre baskı yapar şeytanın fücur kapısını kapatır (Şems-8) Karanlıkların ve zûlmetin, kalbe girmesine mani olur. (Bakara-257). Salâvât bir taşıyıcıdır. Kalbi aydınlatan rahmet ve fazıllardır. Îmân kelimesi cazibe merkezidir. Fazıllar imânla ters manyetik alan teşkil ettiği için îmân kelimesine zikir yapıldığı sürece Allah’tan inen rahmet ve fazl yapışarak kalbi nurlandırır. (Bakara-257)

3. Ni’met, Allahû Tealâ o kişinin bütün günahlarını sevaba çevirir 

Daha önce her yaptığı sevaba 1’e 10 derecat verirken, o günden itibaren 1’e 100’den , 1’e 700’e kadar derecat vermeye başlar.

25/FURKÂN-70: İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan fe ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât(hasenâtin), ve kânallâhu gafûran rahîmâ(rahîmen).
Ancak kim (mürşidi önünde) tövbe eder (böylece kalbine îmân yazılıp, îmânı artan) mü'min olur ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa, o taktirde işte onların, Allah seyyiatlerini (günahlarını) hasenata (sevaba) çevirir. Ve Allah, Gafur'dur (günahları sevaba çevirendir), Rahîm'dir (rahmet nuru gönderendir). 

2/BAKARA-261: Meselullezîne yunfikûne emvâlehum fî sebîlillâhi ke meseli habbetin enbetet seb’a senâbile fî kulli sunbuletin mietu habbetin, vallâhu yudâifu li men yeşâu, vallâhu vâsiun alîm(alîmun).
Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, her sünbülünde (başağında) yüz adet tane (tohum) olmak üzere, yedi sünbül (başak) veren bir tek tohumun durumu gibidir. Allah, dilediği kimse için (onun rızkını) kat kat artırıp verir. Ve Allah Vâsi'dir, Alîm'dir. 

4. Ni’met, o kişinin ruhu, vücudundan ayrılarak gök katlarını birer birer aşarak Allah’a doğru yola çıkar.

78/NEBE-39: Zâlikel yevmul hakk(hakku), fe men şâettehaze ilâ rabbihî meâbâ(meâben).
İşte o gün (mürşidin eli Hakk'a ulaşmak üzere öpüldüğü ve ona tâbî olunduğu gün), Hakk günüdür. Dileyen (Allah'a ulaşmayı dileyen) kişi, kendisine Rabbine ulaştıran (yolu, Sıratı Mustakîm'i) yol ittihaz eder. (Allah'a ulaşan kişiye Allah) meab (sığınak, melce) olur. 

Ruhumuz da her tezkiye kademesinde Sıratı Mustakîm üzerinde bir gök katı yükselir ve yedi gök katını (Talâk-12) birbirine bağlayan yedi tariki (Mu’minun-17) Sıratı Mustakîm’i aşarak Allah’a geri döner, ulaşır (En’am-87, 88 ve Fatır-18). Ruh hidayete erer. (Âli İmrân-73, En’am-71, Bakara-120).

5. Ni’met, o kişinin nefsi, 7 kademede tezkiyeye başlar.

40/MU'MİN-40: Men amile seyyieten fe lâ yuczâ illâ mislehâ, ve men amile sâlihan min zekerin ev unsâ ve huve mu'minun fe ulâike yedhulûnel cennete yurzekûne fîhâ bi gayri hisâb(hisâbin). 
Kim seyyiat (şerr, derecat düşürücü ameller) işlerse mislinden daha fazla cezalandırılmaz. Kadınlardan veya erkeklerden kim amilüssalihat (nefsi ıslâh edici ameller, nefs tezkiyesi) yaparsa işte onlar, (îmânı artan) mü'minlerdir. Onlar, cennete konulacak ve hesapsız rızıklandırılacaktır. 

  1. Emmare (Yusuf-53) ( Kişi nefsinin emrindedir.)
  2. Levvame (Kıyâme-2) (Kişi nefsini kınamaya başlar.)
  3. Mülhime (Şems-8) (Kişi şeytandan ve Allahû Tealâ’dan ilham alır.)
  4. Mutmainne (Fecr-27, Rad-28) (Kişi Allah’ın verdikleri ile doyuma ulaşır.)
  5. Radiye (Fecr-28) (Kişi Allah’tan razı olur.)
  6. Mardiyye (Fecr-28) (Allah da ondan razı olur.)
  7. Tezkiye (Fatır-18) (Kişinin nefsi tezkiye olur.)

6. Ni’met; o kişinin iradesi güçlenmeye başlar.

2/BAKARA-136: Kûlû âmennâ billâhi ve mâ unzile ileynâ ve mâ unzile ilâ ibrâhîme ve ismâîle ve ishâka ve ya’kûbe vel esbâtı ve mâ ûtiye mûsâ ve îsâ ve mâ ûtiyen nebiyyûne min rabbihim, lâ nuferriku beyne ehadin minhum ve nahnu lehu muslimûn(muslimûne).
Deyin ki: “Biz Allah'a, bize indirilenlere, İbrâhîm (as.)'a, İsmail (as.)'a, İshak (as.)'a, Yâkub (as.) ve torunlarına indirilenlere, Musa (as.) ve İsa (as.)'ya verilenlere ve (diğer) nebîlere, Rab'leri tarafından verilenlere (sahife, kitap ve vahiylere) îmân ettik. Onların arasından hiçbirini ayırmayız (fark gözetmeyiz). Ve biz, O'na teslim olanlarız.” 

3/ÂLİ İMRÂN-102: Yâ eyyuhâllezîne âmenûttekullâhe hakka tukâtihî ve lâ temûtunne illâ ve entum muslimûn(muslimûne). 
Ey âmenû olanlar, Allah'a karşı “O'nun hak takvası” ile (bi hakkın takva, en üst derece takva ile) takva sahibi olun! Ve sakın siz, (Allah'a) teslim olmadan ölmeyin! 

7. Ni’met; tâbiiyet kulluğuyla fizik vücut da güçlenmeye başlar.

16/NAHL-36: Ve lekad beasnâ fî kulli ummetin resûlen eni’budûllâhe vectenibût tâgût(tâgûte), fe minhum men hedallâhu ve minhum men hakkat aleyhid dalâletu, fe sîrû fîl ardı fanzurû keyfe kâne âkıbetul mukezzibîn(mukezzibîne).
Ve andolsun ki Biz, bütün ümmetlerin (milletlerin, kavimlerin) içinde resûl beas ettik (hayata getirdik, vazifeli kıldık). (Allah'a ulaşmayı dileyerek) Allah'a kul olsunlar ve taguttan (insan ve cin şeytanlardan) içtinap etsinler (sakınıp kurtulsunlar) diye. Onlardan bir kısmını, (Resûlün daveti üzerine Allah'a ulaşmayı dileyenleri) Allah hidayete erdirdi ve bir kısmının (dilemeyenlerin) üzerine dalâlet hak oldu. Artık yeryüzünde gezin. Böylece yalanlayanların akıbetinin, nasıl olduğuna bakın (görün). 

17.15. KAVİM RESÛLLERİ PEYGAMBER OLAN VEYA PEYGAMBER OLMAYAN MÜRŞİDLERDİR

Allahû Tealâ, her devirde her kavme, o kavmin lisanıyla konuşan bir resûl mutlaka göndermektedir.

Bu resûllerin görevi Allah’a ulaşmayı dileyen

  1. İnsanlara Allah’ın âyetlerini tilâvet etmek (anlatır),
  2. İnsanların nefslerini tezkiye etmek,
  3. İnsanlara kitap öğretmek,
  4. İnsanlara hikmet öğretmektir.

7 safha 4 teslimden oluşan İslâm dîninin insanlar tarafından öğrenilerek yaşanması ancak Allah’ın görevli kıldığı mürşidlerine tâbî olmakla mümkündür. İslâm dininin bütün insanlar tarafından öğrenilip yaşanması Allah’ın emridir. Allahû Tealâ gönderdiği Kur’ân’ı Kerîm’in tatbik edilebilmesi için de Kur’ân’ı Kerîm’i öğretecek resûllerini her kavme göndererek Allah’a ölmeden evvel ruhlarını ulaştırmak isteyenlere her devirde yardım etmiştir. Bu resûller velî resûllerdir. 

Bütün yeryüzünde görevlidirler ve insanları Allah’a çağırmaktadırlar.

14/İBRÂHÎM-4: Ve mâ erselnâ min resûlin illâ bi lisâni kavmihî li yubeyyine lehum, fe yudillullâhu men yeşâu ve yehdî men yeşâu, ve huvel azîzul hakîm(hakîmu).
Hiçbir resûlümüz yoktur ki; Biz, onu kendi kavminin lisanıyla göndermiş olmayalım. Onlara (kendi lisanlarıyla) beyan etsin (açıklasın) diye. Öyleyse Allah, dilediğini (Allah'a ulaşmayı dilemeyenleri) dalâlette bırakır. Dilediğini (Allah'a ulaşmayı dileyenleri) hidayete erdirir. Ve O, Azîz'dir, Hikmet Sahibi'dir. 

17/İSRÂ-15: Menihtedâ fe innemâ yehtedî li nefsihî, ve men dalle fe innemâ yadıllu aleyhâ, ve lâ teziru vâziratun vizra uhrâ, ve mâ kunnâ muazzibîne hattâ neb’ase resûlâ(resûlen).
Kim hidayete erdiyse, sadece kendi nefsi için (nefsini tezkiye ettiği için) hidayete erer. Öyleyse kim dalâlette ise sorumluluğu sadece kendi üzerinde olarak dalâlette kalır. Yük taşıyan (günahı yüklenen) bir kimse, bir başkasının yükünü (günahını) yüklenmez. Ve Biz, bir resûl göndermedikçe azap edici olmadık. 

10/YÛNUS-47: Ve li kulli ummetin resûlun, feizâ câe resûluhum kudıye beynehum bil kıstı ve hum lâ yuzlamûn(yuzlamûne).
Her ümmetin bir resûlü vardır. Onlara, resûlleri geldiği zaman onların aralarında adaletle hükmolundu. Onlara zulmedilmez. 

16/NAHL-36: Ve lekad beasnâ fî kulli ummetin resûlen eni’budûllâhe vectenibût tâgût(tâgûte), fe minhum men hedallâhu ve minhum men hakkat aleyhid dalâletu, fe sîrû fîl ardı fanzurû keyfe kâne âkıbetul mukezzibîn(mukezzibîne).
Ve andolsun ki Biz, bütün ümmetlerin (milletlerin, kavimlerin) içinde resûl beas ettik (hayata getirdik, vazifeli kıldık). (Allah'a ulaşmayı dileyerek) Allah'a kul olsunlar ve taguttan (insan ve cin şeytanlardan) içtinap etsinler (sakınıp kurtulsunlar) diye. Onlardan bir kısmını, (Resûlün daveti üzerine Allah'a ulaşmayı dileyenleri) Allah hidayete erdirdi ve bir kısmının (dilemeyenlerin) üzerine dalâlet hak oldu. Artık yeryüzünde gezin. Böylece yalanlayanların akıbetinin, nasıl olduğuna bakın (görün). 

20/TÂHÂ-134: Ve lev ennâ ehleknâhum bi azâbin min kablihî le kâlû rabbenâ lev lâ erselte ileynâ resûlen fe nettebia âyâtike min kabli en nezille ve nahzâ.
Ondan önce gerçekten Biz onları, azapla helâk etmiş olsaydık, muhakkak şöyle derlerdi: “Rabbimiz, bize resûl gönderseydin olmaz mıydı? Böylece biz de zelil (rezil) ve rüsva olmadan önce senin âyetlerine tâbî olsaydık.” 

28/KASAS-47: Ve lev lâ en tusîbehum musîbetun bimâ kaddemet eydîhim fe yekûlû rabbenâ lev lâ erselte ileynâ resûlen fe nettebia âyâtike ve nekûne minel mu’minîn(mu’minîne).
Ve eğer elleriyle takdim ettikleri (yaptıkları) sebebiyle onlara bir musîbet isabet ederse: "Rabbimiz keşke bize bir resûl gönderseydin böylece biz, Senin âyetlerine tâbî olur ve mü'minlerden olurduk." diyecek olmasalardı (seni Nebî-Resûl olarak göndermezdik). 

4/NİSÂ-165: Rusulen mubeşşirîne ve munzirîne li ellâ yekûne lin nâsi alâllâhi huccetun ba’der rusul(rusuli). Ve kânallâhu azîzen hakîmâ(hakîmen).
(Onlar) müjdeleyici ve uyarıcı resûllerdir ki, insanların, resûllerden sonra Allah'a karşı (bizi uyaran ve müjdeleyen bir resûl gelmedi diye) hüccetleri (delilleri) olmasın. Ve Allah, Azîz'dir, Hakîm'dir. 

6/EN'ÂM-48: Ve mâ nursilul murselîne illâ mubeşşirîne ve munzirîn(munzirîne), fe men âmene ve asleha fe lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).
Biz resûlleri “uyarıcılar ve müjdeleyiciler” olmaktan başka (bir şey için) göndermeyiz. Artık kim âmenû olur (Allah'a ulaşmayı dilerse) ve ıslâh olursa (nefs tezkiyesi ve tasfiyesi yaparsa) artık onlara korku yoktur, onlar mahzun da olmazlar. 

72/CİNN-23: İllâ belâgan minallâhi risâlâtihî, ve men ya’sıllâhe ve resûlehu fe inne lehu nâre cehenneme hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden).
(Bu) sadece Allah'tan olanı tebliğ ve O'nun risaletidir. Ve kim Allah'a ve O'nun Resûl'üne asi olursa, bundan sonra muhakkak ki onun için, içinde ebediyyen kalacağı cehennem ateşi vardır. 

33/AHZÂB-66: Yevme tukallebu vucûhuhum fîn nâri yekûlûne yâ leytenâ eta’nâllâhe ve eta’ner resûlâ(resûlen). 
Onların yüzlerinin, ateşin içinde (bir taraftan bir tarafa) çevrileceği gün: "Keşke biz Allah'a ve Resûl'e itaat etseydik." diyecekler. 

25/FURKÂN-27: Ve yevme yeadduz zâlimu alâ yedeyhi yekûlu yâ leytenîttehaztu mear resûli sebîlâ(sebîlen).
Ve o gün, zalim ellerini ısırır: “Keşke resûlle beraber (Allah'a giden) bir yol ittihaz etseydim.” der. 

39/ZUMER-71: Vesîkallezîne keferû ilâ cehenneme zumerâ(zumeran), hattâ izâ câuhâ futihat ebvâbuhâ, ve kâle lehum hazenetuhâ e lem ye’tikum rusulun minkum yetlûne aleykum âyâti rabbikum ve yunzirûnekum likâe yevmikum hâzâ, kâlû belâ ve lâkin hakkat kelimetul azâbi alel kâfirîn(kâfirîne). 
Kâfirler, zümre zümre cehenneme sürülürler. Oraya geldikleri zaman, onun (cehennemin) kapıları açılır. Ve onun (cehennemin) bekçileri onlara derler ki: “Size, sizden (sizin aranızdan) olan resûller gelmedi mi ki, size Rabbinizin âyetlerini okusun, bugüne (buraya) geleceğinizi (söyleyerek) uyarsın? (Cehenneme gidenler) dediler ki: “Evet (geldiler).” Fakat azap sözü kâfirlerin üzerine hak oldu. 

40/MU'MİN-50: Kâlû e ve lem teku te’tîkum rusulukum bil beyyinât(beyyinâti), kâlû belâ, kâlû fed’û, ve mâ duâul kâfirîne illâ fî dalâl(dalâlin). 
(Cehennem bekçileri) dediler ki: "Resûlleriniz, size beyyineler ile gelmediler mi?" "Evet." dediler. (Bekçiler): "Öyleyse siz dua edin (siz yalvarın) dediler." Kâfirlerin duası, sadece dalâlettir (dalâletin içindedir). 

6/EN'ÂM-130: Yâ ma’şerel cinni vel insi e lem ye’tikum rusulun minkum yakussûne aleykum âyâtî ve yunzirûnekum likâe yevmikum hâzâ, kâlû şehidnâ alâ enfusinâ ve garrathumul hayâtud dunyâ ve şehidû alâ enfusihim ennehum kânû kâfirîn(kâfirîne).
Ey insan ve cin topluluğu! Size âyetlerimi anlatan ve bugününüze ulaşacağınız konusunda sizi uyaran içinizden resûller (elçiler) gelmedi mi? “Kendi nefslerimize şahit olduk.” dediler. Dünya hayatı onları aldattı. Ve kendilerinin kâfir olduğuna, kendileri şahit oldular. 

6/EN'ÂM-131: Zâlike en lem yekun rabbuke muhlikel kurâ bi zulmin ve ehluhâ gâfilûn(gâfilûne).
İşte bu, senin Rabbinin, ülke halkı gaflet içindeyken (uyarılmadan), ülkeleri zulümle helâk edici olmamasındandır. 

13/RA'D-7: Ve yekûlullezîne keferû lev lâ unzile aleyhi âyetun min rabbih(rabbihî), innemâ ente munzirun ve li kulli kavmin hâd(hâdin).
Ve kâfirler derler ki: “O'nun üzerine Rabbinden bir mucize indirilmeli değil miydi?” Sen, sadece bir uyarıcısın ve bütün kavimler için hidayetçi vardır (zamanın her parçasında ve bütün kavimlerde). 

2/BAKARA-132: Ve vassâ bihâ ibrâhîmu benîhi ve ya’kûb(ya’kûbu), yâ beniyye innallâhestafâ lekumud dîne fe lâ temûtunne illâ ve entum muslimûn(muslimûne).
Ve, İbrâhîm (a.s) onu (Allah'a teslim olmayı) kendi oğullarına vasiyet etti. Ve Yâkub (a.s) da: “Ey oğullarım! Muhakkak ki Allah, bu dîni sizin için seçti. Artık siz, Allah'a teslim olmadan ölmeyin.” diye (vasiyet etti).. 

Bu âyet-i kerime'den de anlaşıldığı gibi dünya hayatını yaşarken, ölmeden evvel yerine getirmemiz gereken ruhumuzun Allah’a teslimi bize farz kılınmıştır. Bu teslimi yerine getirmek için mutlak hidayetçi gereklidir. O halde, hidayetçi-mürşid bizim için farzdır.

17.16. HİDAYET VE DALÂLET

7 safha 4 teslimle gerçekleşen İslâm dini 28 basamaklık yükselme ve yücelmeyi muhtevasına alan İslâm merdiveninden oluşur. 3. basamakta Allah’a ulaşmayı dileyen kişi hidayete adım atmıştır. Hidayet Allah’a ulaşmaktır. 14. basamakta onu Allah’a ulaştıracak mürşide 12 ihsanla tâbî olan kişi Sıratı Mustakîm üzerinde 4 hidayeti de yaşayacaktır.

  1. Ruhun hidayeti
  2. Fizik vücudun hidayeti
  3. Nefsin hidayeti
  4. İradenin hidayeti

2/BAKARA-120: Ve len terdâ ankel yahûdu ve len nasârâ hattâ tettebia milletehum kul inne hudâllâhi huvel hudâ ve le initteba’te ehvâehum ba’dellezî câeke minel ilmi, mâ leke minallâhi min veliyyin ve lâ nasîr(nasîrin).
Ve sen onların dînine tâbî olmadıkça (uymadıkça) ne yahudiler ve ne de hristiyanlar senden asla razı olmazlar. De ki: “Muhakkak ki Allah'a ulaşmak (Allah'ın kendisine ulaştırması) işte o, hidayettir.” . Sana gelen ilimden sonra eğer gerçekten onların hevalarına uyarsan, senin için Allah'tan bir dost ve bir yardımcı yoktur. 

3/ÂLİ İMRÂN-73: Ve lâ tu’minû illâ li men tebia dînekum, kul innel hudâ hudallâhi en yu’tâ ehadun misle mâ ûtîtum ev yuhâccûkum inde rabbikum, kul innel fadla bi yedillâh(yedillâhi), yu’tîhi men yeşâu, vallâhu vâsiun alîm(alîmun). 
Ve (Ehli Kitap): “Sizin dîninize tâbî olandan başkasına inanmayın.” (dediler). (Habibim onlara) De ki: “Muhakkak ki hidayet Allah'a ulaşmaktır. (İnsanın ruhunun ölmeden önce Allah'a ulaşmasıdır.) Size verilenin bir benzerinin, bir başkasına verilmesidir.” Yoksa onlar, Rabbiniz'in huzurunda, sizinle çekişiyorlar mı? (Onlara) De ki: “Muhakkak ki fazl Allah'ın elindedir. Onu dilediğine verir.” Ve Allah, Vâsi'dir (ilmi geniştir, herşeyi kapsar), Alîm'dir (en iyi bilendir). 

6/EN'ÂM-71: Kul e ned’û min dûnillâhi mâ lâ yenfeunâ ve lâ yadurrunâ ve nureddu alâ a’kâbinâ ba’de iz hedânâllâhu kellezîstehvethuş şeyâtînu fîl ardı hayrâne lehû ashâbun yed’ûnehû ilâl hude’tinâ, kul inne hudâllâhi huvel hudâ, ve umirnâ li nuslime li rabbil âlemîn(âlemîne).
De ki: “Bize fayda ve zarar vermeyen Allah'tan başka şeylere mi dua edelim? Bizi Allah'ın hidayete erdirmesinden sonra, yeryüzünde şeytanların kandırıp, şaşkın bıraktığı, arkadaşlarının da “bize hidayete gel” diye çağırdığı kimse gibi topuklarımızın üzerinde geriye mi döndürülelim?” De ki: “Muhakkak ki, Allah'a ulaşmak, o, hidayettir ve biz âlemlerin Rabbine teslim olmakla emrolunduk.” 

17/İSRÂ-97: Ve men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehum evliyâe min dûnih(dûnihî), ve nahşuruhum yevmel kıyâmeti alâ vucûhihim umyen ve bukmen ve summâ(summen), me’vâhum cehennem(cehennemu), kullemâ habet zidnâhum saîrâ(saîren).
Ve Allah, kimi (Kendisine) ulaştırırsa, artık o hidayete ermiştir. Ve kimi dalâlette bırakırsa (kim Allah'a ulaşmayı dilemezse), o taktirde onlar için O'ndan (Allah'tan) başka dostlar bulamazsın. Ve kıyâmet günü onları kör, dilsiz ve sağır olarak yüzüstü (sürünerek) haşrederiz. Onların me'vası (kalacakları yer) cehennemdir. Ve Biz, onlara (ateşin) her sönmeye yüz tutuşunda (alevli ateşi) arttırdık (arttırırız). 

18/KEHF-17: Ve terâş şemse izâ taleat tezâveru an kehfihim zâtel yemîni ve izâ garabet takrıduhum zâteş şimâli ve hum fî fecvetin minhu, zâlike min âyâtillâh(âyâtillâhi), men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşidâ(murşiden).
Ve güneşin doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafından geldiğini ve battığı zaman sol taraftan onların yanlarından geçtiğini görürsün. Ve onlar, onun (mağaranın) geniş sahası içinde bulunuyorlardı. İşte bu, Allah'ın âyetlerinden (mucizelerinden)dir. Allah, kimi Kendisine ulaştırırsa, işte o hidayete ermiştir. Ve kimi dalâlette bırakırsa (kim Allah'a ulaşmayı dilemezse) artık onun için velî mürşid (irşad eden evliya) bulunmaz. 

46/AHKÂF-31: Yâ kavmenâ ecîbû dâiyallâhi ve âminû bihî yagfir lekum min zunûbikum ve yucirkum min azâbin elîm(elîmin).
Ey kavmimiz! Allah'ın davetçisine icabet edin. Ve O'na îmân edin ki, sizin günahlarınızı bağışlasın ve mağfiret etsin (sevaba çevirsin). Ve sizi elîm azaptan korusun. 

46/AHKÂF-32: Ve men lâ yucib dâiyallâhi fe leyse bi mu’cizin fîl ardı ve leyse lehu min dûnihî evliyâu, ulâike fî dalâlin mubîn(mubînin). 
Ve Allah'ın davetçisine icabet etmeyen kimse, yeryüzünde (Allah'ı) aciz bırakacak değildir. Ve onun Allah'tan başka dostları yoktur. İşte onlar apaçık dalâlet içindedirler. 

13/RA'D-33: E fe men huve kâimun alâ kulli nefsin bi mâ kesebet, ve cealû lillâhi şurekâ’(şurekâe), kul semmûhum, em tunebbiûnehu bi mâ lâ ya’lemu fîl ardı em bi zâhirin minel kavl(kavli), bel zuyyine lillezîne keferû mekruhum ve suddû anis sebîl(sebîli), ve men yudlilillâhu fe mâ lehu min hâd(hâdin).
Artık bütün nefslerin kazandıkları şeyler üzerinde kaim olan kimdir? Ve onlar, Allah'a ortaklar kıldılar. De ki: "Onları isimleri ile (davet etsinler, icabet edilmeyeceğini görsünler). Yoksa siz, O'na (Allah'a) yeryüzünde bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz? Veya sözün zahir olanını mı?" Hayır, kâfirlere hileleri süslü gösterildi ve yoldan (Allah'ın yolundan) saptırıldılar. Ve Allah, kimi dalâlette bırakırsa artık onun için bir hidayetçi (mehdi) yoktur (bulunmaz). 

28/KASAS-50: Fe in lem yestecîbû leke fa’lem ennemâ yettebiûne ehvâehum, ve men edallu mimmenittebea hevâhu bi gayri huden minallâh(minallâhi), innallâhe lâ yehdil kavmez zâlimîn(zâlimîne).
Bundan sonra eğer sana icabet etmezlerse (senin hidayete erdirme davetine uymazlarsa), bil ki onlar heveslerine tâbîdirler. Allah'tan bir hidayetçi olmaksızın (hidayetçiye değil de) kendi heveslerine tâbî olandan daha çok dalâlette kim vardır? Muhakkak ki Allah, zalimler kavmini hidayete erdirmez. 

17.17. ALLAH’A ULAŞMAYI DİLEMEYENLER İÇİN MÜRŞİD BULUNMAZ

17.17.1. ALLAH’A ULAŞMAYI DİLEMEYENLERİN (MÜRŞİDİ OLMAYANLARIN) 12 NEGATİF ÖZELLİĞİ

  1. Dalâlettedirler
  2. Küfürdedirler
  3. Fısktadırlar
  4. Şirktedirler
  5. Âyetlerden gâfildirler
  6. Şeytanın kuludurlar
  7. Şeytanın dostudurlar
  8. Amelleri boşa gider
  9. Hidayette değildirler
  10. Allah’ın kulu değildirler
  11. Allah’ın dostu değildirler
  12. Takva sahibi değildirler

28/KASAS-50: Fe in lem yestecîbû leke fa’lem ennemâ yettebiûne ehvâehum, ve men edallu mimmenittebea hevâhu bi gayri huden minallâh(minallâhi), innallâhe lâ yehdil kavmez zâlimîn(zâlimîne).
Bundan sonra eğer sana icabet etmezlerse (senin hidayete erdirme davetine uymazlarsa), bil ki onlar heveslerine tâbîdirler. Allah'tan bir hidayetçi olmaksızın (hidayetçiye değil de) kendi heveslerine tâbî olandan daha çok dalâlette kim vardır? Muhakkak ki Allah, zalimler kavmini hidayete erdirmez. 

46/AHKÂF-32: Ve men lâ yucib dâiyallâhi fe leyse bi mu’cizin fîl ardı ve leyse lehu min dûnihî evliyâu, ulâike fî dalâlin mubîn(mubînin). 
Ve Allah'ın davetçisine icabet etmeyen kimse, yeryüzünde (Allah'ı) aciz bırakacak değildir. Ve onun Allah'tan başka dostları yoktur. İşte onlar apaçık dalâlet içindedirler. 

20/TÂHÂ-123: Kâlehbitâ minhâ cemîan ba’dukum li ba’dın aduvv(aduvvun), fe immâ ye’tiyennekum minnî huden fe menittebea hudâye fe lâ yadıllu ve lâ yeşkâ.
(Allahû Tealâ şöyle) dedi: “İkiniz oradan (aşağı) inin! Hepiniz (şeytan ve siz), birbirinize düşman olarak. Bundan sonra Benden size mutlaka hidayet gelecek. O zaman kim hidayetime tâbî olursa artık o, dalâlette kalmaz ve şâkî olmaz.” 

16/NAHL-36: Ve lekad beasnâ fî kulli ummetin resûlen eni’budûllâhe vectenibût tâgût(tâgûte), fe minhum men hedallâhu ve minhum men hakkat aleyhid dalâletu, fe sîrû fîl ardı fanzurû keyfe kâne âkıbetul mukezzibîn(mukezzibîne).
Ve andolsun ki Biz, bütün ümmetlerin (milletlerin, kavimlerin) içinde resûl beas ettik (hayata getirdik, vazifeli kıldık). (Allah'a ulaşmayı dileyerek) Allah'a kul olsunlar ve taguttan (insan ve cin şeytanlardan) içtinap etsinler (sakınıp kurtulsunlar) diye. Onlardan bir kısmını, (Resûlün daveti üzerine Allah'a ulaşmayı dileyenleri) Allah hidayete erdirdi ve bir kısmının (dilemeyenlerin) üzerine dalâlet hak oldu. Artık yeryüzünde gezin. Böylece yalanlayanların akıbetinin, nasıl olduğuna bakın (görün). 

18/KEHF-17: Ve terâş şemse izâ taleat tezâveru an kehfihim zâtel yemîni ve izâ garabet takrıduhum zâteş şimâli ve hum fî fecvetin minhu, zâlike min âyâtillâh(âyâtillâhi), men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşidâ(murşiden).
Ve güneşin doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafından geldiğini ve battığı zaman sol taraftan onların yanlarından geçtiğini görürsün. Ve onlar, onun (mağaranın) geniş sahası içinde bulunuyorlardı. İşte bu, Allah'ın âyetlerinden (mucizelerinden)dir. Allah, kimi Kendisine ulaştırırsa, işte o hidayete ermiştir. Ve kimi dalâlette bırakırsa (kim Allah'a ulaşmayı dilemezse) artık onun için velî mürşid (irşad eden evliya) bulunmaz. 

7/A'RÂF-186: Men yudlilillâhu fe lâ hâdiye lehu, ve yezeruhum fî tugyânihim ya’mehûn(ya’mehûne).
Allah kimi dalâlette bırakırsa, artık onun için bir hidayetçi (hidayete erdiren) yoktur. Ve onları azgınlıkları (isyanları) içinde şaşkın (bir halde) terkeder (bırakır). 

62/CUMA-2: Huvellezî bease fîl ummiyyîne resûlen minhum yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmete, ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn(mubînin).
Ümmîler arasında, kendilerinden bir resûl beas eden (görevlendiren) O'dur. Onlara, O'nun (Allah'ın) âyetlerini okur, onları tezkiye eder (nefslerini temizler), onlara Kitab'ı (Kur'ân-ı Kerim'i) ve hikmeti öğretir. Ve daha önce (Allah'a ulaşmayı dilemeden evvel) elbette onlar, sadece açık bir dalâlet içinde idiler. 

3/ÂLİ İMRÂN-164: Lekad mennallâhu alâl mu’minîne iz bease fîhim resûlen min enfusihim yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmete, ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn(mubînin).
Andolsun ki Allah, mü'minlerin (başlarının) üzerine (devrin imamının ruhu) bir ni'met olmak üzere (onların aralarında, kendi kavminin içinde) kendilerinden bir resûl beas eder. Onlara O'nun (Allah'ın) âyetlerini tilâvet eder, onları tezkiye eder ve onlara kitap ve hikmeti öğretir. Ondan evvel (Allah'a ulaşmayı dilemeden evvel) onlar gerçekten açık bir dalâlet içinde idiler. 

39/ZUMER-23: Allâhu nezzele ahsenel hadîsi kitâben muteşâbihen mesâniye takşaırru minhu culûdullezîne yahşevne rabbehum, summe telînu culûduhum ve kulûbuhum ilâ zikrillâh(zikrillâhi), zâlike hudallâhi yehdî bihî men yeşâu, ve men yudlilillâhu fe mâ lehu min hâd(hâdin). 
Allah, ihdas ettiği (nurların) ahsen olanlarını (rahmet, fazl ve salâvâtı), ikişer ikişer (salâvât-rahmet ve salâvât-fazl), Kitab'a müteşabih (benzer) olarak indirdi. Rab'lerinden huşû duyanların ciltleri ondan ürperir. Sonra onların ciltleri ve kalpleri Allah'ın zikriyle yumuşar, sükûnet bulur (yatışır). İşte bu, Allah'ın hidayetidir, dilediğini onunla hidayete erdirir. Ve Allah, kimi dalâlette bırakırsa artık onun için bir hidayetçi yoktur. 

45/CÂSİYE-23: E fe raeyte menittehaze ilâhehu hevâhu ve edallehullâhu alâ ilmin ve hateme alâ sem’ihî ve kalbihî ve ceale alâ basarihî gışâveten, fe men yehdîhi min ba’dillâhi, e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne).
Hevasını kendisine ilâh edinen kişiyi gördün mü? Ve Allah, onu ilim (onun faydasız ilmi) üzere dalâlette bıraktı. Ve onun işitme hassasını ve kalbini mühürledi. Ve onun basar (görme) hassasının üzerine gışavet (perde) çekti. Bu durumda Allah'tan sonra onu kim hidayete erdirir? Hâlâ tezekkür etmez misiniz? 

17.17.2. DALÂLETİN SONUCU

Ve dalâlette kalanların gideceği yer cehennemdir.

4/NİSÂ-167: İnnellezîne keferû ve saddû an sebîlillâhi kad dallû dalâlen baîdâ(baîden). 
Muhakkak ki inkâr edenler ve Allah'ın yolundan alıkoyanlar (saptırmış olanlar), (mürşidlerine ulaşmadıkları için) uzak bir dalâletle sapmışlardır. 

4/NİSÂ-168: İnnellezîne keferû ve zalemû lem yekunillâhu li yagfira lehum ve lâ li yehdiyehum tarîkâ(tarîkan).
Muhakkak ki inkâr edenleri ve zulmedenleri (başkalarını da mürşide ulaşmaktan men edip saptıranları), Allah mağfiret edecek değildir ve yola (Allah'a ulaştıran Sıratı Mustakîm'e) hidayet edecek değildir. 

4/NİSÂ-169: İllâ tarîka cehenneme hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden). Ve kâne zâlike alâllâhi yesîrâ(yesîran).
Ancak cehennem yoluna (hidayet eder, ulaştırır), onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Ve bu, Allah için kolaydır. 

7/A'RÂF-178: Men yehdillâhu fe huvel muhtedî ve men yudlil fe ulâike humul hâsirûn(hâsirûne).
Allah kimi hidayete erdirirse (kendisine ulaştırırsa), artık o hidayete ermiştir. Ve kim dalâlette bırakılırsa, işte onlar, onlar artık hüsrana uğrayanlardır (nefslerini hüsrana düşürenlerdir). 

Nefsleri hüsranda olanlar ise cehenneme girer.

23/MU'MİNÛN-103: Ve men haffet mevâzînuhu fe ulâikellezîne hasirû enfusehum fî cehenneme hâlidûn(hâlidûne).
Ve kimin mizanı (sevap tartıları) hafif gelirse, işte onlar, nefslerini hüsrana düşürenlerdir. Onlar, cehennemde ebediyyen kalacak olanlardır. 

7/A'RÂF-179: Ve lekad zere’nâ li cehenneme kesîran minel cinni vel insi, lehum kulûbun lâ yefkahûne bihâ ve lehum a’yunun lâ yubsırûne bihâ ve lehum âzânun lâ yesmeûne bihâ, ulâike kel en’âmi bel hum edallu, ulâike humul gâfilûn(gâfilûne).
Ve andolsun ki; cehennemi, insanların ve cinlerin çoğuna hazırladık (yarattık). Onların kalpleri vardır, onunla fıkıh (idrak) etmezler. Onların gözleri vardır, onunla görmezler. Onların kulakları vardır, onunla işitmezler. Onlar hayvanlar gibidir. Hatta daha çok dalâlettedirler. İşte onlar, onlar gâfillerdir. 

17/İSRÂ-97: Ve men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehum evliyâe min dûnih(dûnihî), ve nahşuruhum yevmel kıyâmeti alâ vucûhihim umyen ve bukmen ve summâ(summen), me’vâhum cehennem(cehennemu), kullemâ habet zidnâhum saîrâ(saîren).
Ve Allah, kimi (Kendisine) ulaştırırsa, artık o hidayete ermiştir. Ve kimi dalâlette bırakırsa (kim Allah'a ulaşmayı dilemezse), o taktirde onlar için O'ndan (Allah'tan) başka dostlar bulamazsın. Ve kıyâmet günü onları kör, dilsiz ve sağır olarak yüzüstü (sürünerek) haşrederiz. Onların me'vası (kalacakları yer) cehennemdir. Ve Biz, onlara (ateşin) her sönmeye yüz tutuşunda (alevli ateşi) arttırdık (arttırırız). 

25/FURKÂN-34: Ellezîne yuhşerûne alâ vucûhihim ilâ cehenneme ulâike şerrun mekânen ve edallu sebîlâ(sebîlen).
Cehenneme yüzleri üstü haşredilenler (toplananlar), işte onlar, gideceği mekânı şerrli olanlar ve sebîlden sapanlar (dalâlette kalanlar)dır. 

36/YÂSÎN-62: Ve lekad edalle minkum cibillen kesîrâ(kesîran), e fe lem tekûnû ta’kılûn(ta’kılûne). 
Ve andolsun ki sizden birçoklarını dalâlette bıraktı. Hâlâ akıl etmez misiniz? 

36/YÂSÎN-63: Hâzihî cehennemulletî kuntum tûadûn(tûadûne).
Size vaadedilmiş olan cehennem (işte) budur. 

54/KAMER-47: İnnel mucrimîne fî dalâlin ve suur(suurin). 
Muhakkak ki mücrimler (suçlular), dalâlet ve çılgınlık içindedir. 

54/KAMER-48: Yevme yushabûne fîn nâri alâ vucûhihim, zûkû messe sekar(sekare).
O gün yüz üstü (sürünerek) ateşe sürüklenirler. “Sekarın (alevli ateşin) dokunuşunu tadın!” (denir). 

Gösterim: 436