16. İRŞAD

16.1. MÜRŞİD KİMDİR?

Adından da anlaşıldığı gibi mürşid, Allah’ın yardımıyla irşad eden kişidir. Kişi velâyet kademeleri olan;

  1. Fenâ makamını (ruhun Allah’a teslimi) ( Nebe 39)
  2. Bekâ makamını (ruha indi ilâhide altın taht verilmesi ) (En’am127)
  3. Zühd makamını (zikrin günün yarısını geçmesi) (Yusuf 20)
  4. Muhsinler makamını (fizik vücudun teslimi) (Nisa 125)
  5. Ulûl’elbab makamını (daimî zikir) (nefsin teslimi) (Âli İmrân 190-191)
  6. İhlâs makamını irşada ulaşma (Beyyine5) (Hucurat 7)
  7. Salâh makamının (Tahrim 7-8)
    1. kademesinde (mürşidine ulaştıktan sonraki) günahları örtülmüş. (Tahrim-8).
    2. kademesinde salâh nuru verilmiştir.
    3. kademesinde (mürşidine ulaştıktan sonraki) günahları sevaba çevrilmiştir.
    4. kademesinde de iradesini Allah’a teslim etmiştir. (irade teslimi)

Velâyet kademelerinden 7. kademe olan salâh makamının 4. kademesinde iradesini Allah’a teslim eden kişi 5. kademesinde de irşada memur ve mezun kılınır. Allah’ın buyurduğu gibi, bizim için apaçık bir düşman olan iblisin, bizim üzerimize tasallutunun olmaması ihlâsı bitirme şartına bağlıdır. Çünkü şeytanın ihlâs sahibi kullar üzerinde bir tasallutu yoktur. Mürşid ise, ihlâsı bitirmiş ve salâh makamının Allah’a köle olma mertebesine ulaşmış kişidir. O halde Rabbimiz tarafından bizi Allah’a ulaştırmakla vazifeli kılınan mürşide şeytanın tasallutu asla olamaz. İblis Allah’a ulaştıran Sıratı Mustakîm yoluna oturarak, Allah’a ulaşmak isteyen bütün kulların sağından, solundan, önünden ve arkasından sokulmak suretiyle onları hidayet yolu olan Sıratı Mustakîm'den dalâlet yolu olan Sıratı Cehîm'e çevireceğine dair and içmiştir. Apaçık bir düşman olan iblisin, Sıratı Mustakîm üzerinde kurduğu bu tuzaktan kurtulmak, barikatı aşabilmek için, Allah’ın yardımını bize ileten ve iblisten daha büyük yetkiyle teçhiz edilen bir mürşidin eteğine tutunmamız farzdır. Mürşidsiz bu barikatı aşabilmek mümkün değildir. Allah’ın tâyin ettiği mürşide ulaşan kişinin başının üzerine devrin imamının ruhu gelerek kişinin ruhuna gök katlarına çıkması ve Allah’a ulaşması için emir verecektir. (Mu’min7) Başının üzerinde devrin imamının ruhu olmayan kişi tek başına hidayete ulaşmaya kalkarsa, başında onu şeytanın telkinlerinden, idlâlinden koruyacak bir muhafız olmadığı için iblis onu kolaylıkla Sıratı Mustakîm'in hidayet yolundan, Sıratı Cehîm olan dalâlet yoluna çevirecektir.

16.2. ŞEYTAN

7/A'RÂF-16: Kâle fe bimâ agveytenî le ak'udenne lehum sırâtekel mustekîm(mustekîme).
(İblis): “Bundan sonra, beni azdırman sebebiyle, mutlaka Senin Sıratı Mustakîmin'e onlara karşı (mani olmak için) oturacağım.” dedi. 

7/A'RÂF-17: Summe le âtiyennehum min beyni eydîhim ve min halfihim ve an eymânihim ve an şemâilihim, ve lâ tecidu ekserehum şâkirîn(şâkirîne).
Sonra, elbette onlara, önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından geleceğim ve onların çoğunu şükredenlerden bulmayacaksın.

Allahû Tealâ, ihlâsa ulaşmış kişinin kulluğundan bahsetmekte, ihlâsa ulaşan bir kişi ye şeytanın asla tesir edemeyeceğini buyurmaktadır.

17/İSRÂ-62: Kâle e raeyteke hâzellezî kerremte aley(aleyye), le in ahharteni ilâ yevmil kıyâmeti le ahtenikenne zurriyyetehû illâ kalîlâ(kalîlen). 
(İblis) dedi ki: “Senin görüşüne göre, benim üzerime (benden daha) mükerrem (ikram edilmiş, şerefli) kıldığın kimse bu mu? Eğer beni kıyâmet gününe (kadar) tehir edersen (ertelersen), onun zürriyetinden (neslinden) pek azı hariç, mutlaka bana (kendime) tâbî kılacağım.” 

17/İSRÂ-63: Kâlezheb fe men tebiake minhum fe inne cehenneme cezâukum cezâen mevfûrâ(mevfûren).
(Allahû Tealâ şöyle buyurdu): “Git! Artık onlardan kim sana tâbî olursa, o zaman muhakkak ki sizin cezanız, eksiksiz bir ceza olarak cehennemdir.” 

17/İSRÂ-64: Vestefziz menisteta’te minhum bi savtike ve eclib aleyhim bi haylike ve recilike ve şârikhum fîl emvâli vel evlâdi vaıdhum, ve mâ yaiduhumuş şeytânu illâ gurûrâ(gurûren).
“Ve onlardan güç yetirdiklerini, sesinle aldat. Atlıların ve yayalarınla onları bağırarak yönlendir (cehenneme sevket). Evlâtlarında ve mallarında onlara ortak ol. Ve onlara (yalan şeyler) vaadet.” Şeytanın vaadettikleri gurur (aldatma)dan başka bir şey değildir. 

17/İSRÂ-65: İnne ibâdî leyse leke aleyhim sultân(sultânûn), ve kefâ bi rabbike vekîlâ(vekîlen).
Muhakkak ki Benim kullarımın üzerinde, senin bir sultanlığın (yaptırım gücün) yoktur. Ve senin Rabbin, vekil olarak kâfidir (yeter). 

16/NAHL-98: Fe izâ kare’tel kur’âne festeız billâhi mineş şeytânir racîm(racîmi).
Öyleyse Kur'ân-ı Kerim'i okuduğun zaman recmedilmiş (taşlanmış) şeytandan hemen Allah'a sığın. 

16/NAHL-99: İnnehu leyse lehu sultânun alâllezîne âmenû ve alâ rabbihim yetevekkelûn(yetevekkelûne).
Çünkü onun, âmenû olanlar ve Rab'lerine tevekkül edenler üzerinde bir sultanlığı (yaptırım gücü) yoktur. 

16/NAHL-100: İnnemâ sultânuhu alellezîne yetevellevnehu vellezîne hum bihî müşrikûn(müşrikûne). 
Onun (şeytanın) sultanlığı (yaptırım gücü) sadece ona (şeytana) yönelenlerin ve onunla (şeytanla), (Allah'a ulaşmayı dilemedikleri için) Allah'a şirk koşanların üzerindedir (onları etkiler). 

İblisin dalâlet yolundan kurtulup Allah’ın hidayet yolunda yürüyebilmek, îmân sahibi olmak ve Allah’ı vekil edinmek şartına bağlıdır. Bu ise mürşidsiz mümkün değildir!.

16.3. HİDAYET

Bir kişinin hak mü’min olması Allah’a inanmakla tahakkuk etmez;

  1. Allah’a inanan
  2. Allah’a insan ruhunun ölmeden evvel ulaşmasına inanan
  3. Bunun 12 defa farz olduğuna inanan
  4. Allah’a ulaşmayı kalben dilediği taktirde Allahû Tealâ’nın kendi ruhunu kendisine ulaştıracağından emin olan hak mü’min olur.

Allah’a ulaşmayı dileyen kişinin nefsinin kalbine îmân girmiş ama henüz yazılmadığı için îmânı artan mü’min olmamıştır.

64/TEGÂBUN-11: Mâ esâbe min musîbetin illâ bi iznillâh(bi iznillâhi), ve men yu'min billâhi yehdi kalbeh(kalbehu), vallâhu bikulli şey'in alîm(alîmun). 
Allah'ın izni olmadıkça bir musîbet isabet etmez. Ve kim Allah'a îmân ederse (âmenû olursa), (Allah) onun kalbine ulaşır. Ve Allah, herşeyi en iyi bilendir. 

42/ŞÛRÂ-13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrakû fîhi, kebure alâl muşrikîne mâ ted’ûhum ileyhi, allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).
(Allah) dînde, onunla Hz. Nuh'a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm'e, Hz. Musa'ya ve Hz. İsa'ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah'a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O'na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır). 

3. basamakta Allah’a ulaşmayı dileyen kişi Allah’a yönelen kişidir. Allah bu kişiye 4. basamakta Rahmân Esması ile tecelli edecektir. (Bakara-105) Bu tecelli o kişiyi 7 furkanın sahibi kılacak, kişi gören, idrak eden ve işiten biri olacaktır. 12 ihsanla mürşidine ulaşacaktır. Bu iki âyet-i kerime'den anlaşıldığı gibi, âmenû olan insan, bu dünya hayatını yaşarken Allah'a ulaşmayı, ruhen vuslat olmayı, Allah’ın bir farz emri olarak idrak edebilen insandır. Bu idrak seviyesindeki insandır ki, sadece Allah’tan istiane (yardım) ister ve mürşidini Allah’tan talep eder. Allahû Tealâ “Allah'a giden yolu tayin etmek Allah’a aittir” buyuruyor. İstiâne ise, sadece Allah'tan istenen ve Allah’a ulaştıracak olan mürşidi istemektir.

16/NAHL-9: Ve alallâhi kasdus sebîli ve minhâ câir(câirun), ve lev şâe le hedâkum ecmaîn(ecmaîne). 
Ve sebîllerin (dergâhlardan Sıratı Mustakîm'e ulaşan bütün yolların yani mürşidlerin) tayini, Allah'ın üzerinedir. Ve ondan sapanlar vardır. Ve eğer O dileseydi, sizin hepinizi hidayete erdirirdi. 

Mutlaka Allah’ın yardımı ile Allah'a ulaşabiliriz. Allah’ın yardımı ise mürşidlerdir. Bu yardımı Allah'tan istemek üzerimize farzdır. Allahû Tealâ bu dünya hayatını yaşarken, Allah'a ulaşmayı tekzip edenlerin hidayete ulaşamayacağını, Allah'a vasıl olamayacağını buyuruyor:

10/YÛNUS-45: Ve yevme yahşuruhum keen lem yelbesû illâ sâaten minen nehâri yeteârafûne beynehum, kad hasirallezîne kezzebû bi likâillâhi ve mâ kânû muhtedîn(muhtedîne).
Ve o gün (Allahû Tealâ), gündüzden bir saatten başka kalmamışlar (bir saat kalmışlar) gibi onları toplayacak (haşredecek). Birbirlerini tanıyacaklar (aralarında tanışacaklar). Allah'a mülâki olmayı (Allah'a ölmeden önce ulaşmayı) yalanlayanlar, hüsrandadır (nefslerini hüsrana düşürdüler). Ve hidayete eren kimseler olmadılar (ruhlarını ölmeden evvel Allah'a ulaştıramadılar). 

18/KEHF-17: Ve terâş şemse izâ taleat tezâveru an kehfihim zâtel yemîni ve izâ garabet takrıduhum zâteş şimâli ve hum fî fecvetin minhu, zâlike min âyâtillâh(âyâtillâhi), men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşidâ(murşiden).
Ve güneşin doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafından geldiğini ve battığı zaman sol taraftan onların yanlarından geçtiğini görürsün. Ve onlar, onun (mağaranın) geniş sahası içinde bulunuyorlardı. İşte bu, Allah'ın âyetlerinden (mucizelerinden)dir. Allah, kimi Kendisine ulaştırırsa, işte o hidayete ermiştir. Ve kimi dalâlette bırakırsa (kim Allah'a ulaşmayı dilemezse) artık onun için velî mürşid (irşad eden evliya) bulunmaz. 

Şeytanın dalâlet yolundan kurtulup Allah'a tâbî olmak, mutlaka Allah’ın yardımına, Allah’ın bizim için tayin ettiği mürşide bağlıdır. Bu yardıma ulaşmak ise kesinlikle bizim Allah’a ulaşmayı dileme talebimize bağlıdır. 

Allah’a ulaşmayı dilemeyen insanlar dalâlettedirler ve cehenneme gideceklerdir.

10/YÛNUS-7: İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatmeennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).
Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah'a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır. 

10/YÛNUS-8: Ulâike me'vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).
İşte onların kazandıkları (dereceler) gereğince varacakları yer ateştir (cehennemdir). 

16.4. ALLAH'A ULAŞMAK

Allahû Tealâ’nın, Allah'a ulaştırmasını emrettiği, emanet olan ruhu Allah'a ulaştırmayı dileyen, bu emri yerine getirmek isteyen, Allah’ın davetine icabet eden herkese yardımı, mutlaktır. Allah’a ulaşmayı dileyen herkese Allah Rahmân esması ile tecelli ederek 7 furkanla ve 12 ihsanla onun ruhunu Allah’a ulaştırmasına vesile olacak olan mürşidine ulaştıracaktır. Bu noktaya kadar kişi yalnızca Allah’a ulaşmayı dilemiştir. 14. basamağa kadar hep Allah’ın yardımları ile gelmiş, vuslata, (ruhun Allah’a ulaşmasına) kadar da devam edecektir. Sadece bir dilekle Allah’ın yardımlarına muhatap olacaktır.

31/LOKMÂN-15: Ve in câhedâke alâ en tuşrike bî mâ leyse leke bihî ilmun fe lâ tutı’humâ ve sâhibhumâ fîd dunyâ magrûfen vettebi’ sebîle men enâbe ileyy(ileyye), summe ileyye merciukum fe unebbiukum bi mâ kuntum ta’melûn(ta’melûne).
Ve bilgin olmayan bir şey hakkında, şirk koşman için seninle mücâdele ederlerse, ikisine de itaat etme! Ve dünyada onlara güzellikle sahip ol. Bana yönelenlerin (ruhunu Allah'a ulaştırmayı dileyenlerin) yoluna tâbî ol. Sonra dönüşünüz Banadır. O zaman yaptığınız şeyleri size haber vereceğim. 

39/ZUMER-17: Vellezînectenebût tâgûte en ya’budûhâ ve enâbû ilâllâhi lehumul buşrâ, fe beşşir ıbâdi.
Ve onlar ki; taguta (insan ve cin şeytanlara) kul olmaktan içtinap ettiler (kaçındılar, kendilerini kurtardılar). Çünkü Allah'a yöneldiler (Allah'a ulaşmayı dilediler). Onlara müjdeler vardır. Öyleyse kullarımı müjdele! 

Allah’ın müjdesine ehil olmak ancak Allah’a ulaşmayı dileyip, Allah'a dost olmakla mümkündür. Nefsi tezkiye olmuş kalbi %51 nurla dolmuş, ruhu Allah’a ulaşmış olan kişi Allah’ın ermiş evliyası olmuş 3. cennetle ve dünya saadetinin de yarısı ile müjdelenmektedir.

10/YÛNUS-62: E lâ inne evlîyâallâhi lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).
Muhakkak ki Allah'ın evliyasına (dostlarına), korku yoktur. Onlar, mahzun olmazlar, öyle değil mi? 

10/YÛNUS-63: Ellezîne âmenû ve kânû yettekûn(yettekûne).
Onlar, âmenûdurlar (ölmeden evvel Allah'a ulaşmayı dileyenlerdir) ve takva sahibi olmuşlardır. 

10/YÛNUS-64: Lehumul buşrâ fîl hayâtid dunyâ ve fîl âhırati, lâ tebdîle li kelimâtillâh(kelimâtillâhi), zâlike huvel fevzul azîm(azîmu).
Onlara, dünya hayatında ve ahirette müjdeler (mutluluklar) vardır. Allah'ın sözü değişmez. İşte O, fevz-ül azîmdir. 

Dünya hayatını yaşarken Allah’ın müjdesi birincil görev olan 3 vücuttan ruhun Allah’a ulaşması, nefsin tezkiye olması, fizik vücudun da şeytana kul olmaktan kaçınarak Allah’a kul olmasıyla elde edilecektir.

89/FECR-27: Yâ eyyetuhân nefsul mutmainnetu.
Ey mutmain olan nefs! 

89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeten.
Rabbine dön (Allah'tan) razı olarak ve Allah'ın rızasını kazanmış olarak! 

89/FECR-29: Fedhulî fî ibâdî.
(Ey fizik vücut!) O zaman, (nefsini tezkiye ettiğin ve ruhunu Allah'a ulaştırdığın zaman Bana kul olursun) kullarımın arasına gir. 

89/FECR-30: Vedhulî cennetî.
Ve cennetime gir. 

9/TEVBE-20: Ellezîne âmenû ve hâcerû ve câhedû fî sebîlillâhi bi emvâlihim ve enfusihim a'zamu dereceten indallâh(indallâhi) ve ulâike humul fâizûn (fâizûne).
Âmenû olan ve hicret (göç) eden kimselerin, malları ve canları ile Allah yolunda cihad eden kimselerin, Allah'ın katında en büyük dereceleri vardır. Ve işte onlar, onlar kurtuluşa erenlerdir. 

9/TEVBE-21: Yubeşşiruhum rabbuhum bi rahmetin minhu ve rıdvânin ve cennâtin lehum fîhâ naîmun mukîm(mukîmun).
Rab'leri, kendinden (O'ndan) bir rahmet ile ve bir rıdvan (razı oluş ile) ve cennetler ile onları müjdeler. Onlar için, orada devamlı (daimî) ni'metler vardır. 

16.5. İRŞAD VAZİFELERİ

Ancak bütün bunların vücuda gelebilmesi için bir mürşide ihtiyaç vardır. Allahû Tealâ'ya mürşidsiz ulaşılmaz. Bir peygamber olmasına rağmen, Peygamber Efendimiz (S.A.V), Sidret-ül Münteha'ya kadar Cebrail (A.S) rehberliğinde çıkabilmiştir.

Asr-ı Saadette, bir kişinin, sözünü ettiğimiz kademelerden geçebilmesi için Allahû Tealâ mürşid olarak Peygamber Efendimiz (S.A.V)’i vazifeli kılmıştır. Nitekim aşağıdaki âyet-i kerime, bunu teyit etmektedir:

2/BAKARA-151: Kemâ erselnâ fîkum resûlen minkum yetlû aleykum âyâtinâ ve yuzekkîkum ve yuallimukumul kitâbe vel hikmete ve yuallimukum mâ lem tekûnû ta’lemûn(ta’lemûne).
Nitekim size, aranızda (görev yapmak üzere), sizden (kendinizden) bir Resûl (Peygamber) gönderdik ki, âyetlerimizi size tilâvet etsin (okuyup açıklasın) ve sizi (nefsinizi)tezkiye (ve tasfiye) etsin, size Kitap'ı(Kurânı Kerim'i) ve hikmeti öğretsin ve (hikmetin de ötesinde) bilmediğiniz şeyleri öğretsin.. 

Peygamber Efendimiz (S.A.V) Rahmeti Rahmân'a kavuştuğu günden sonra, O’nun varisleri, ilim, irfan ve hikmet sahibi oldukları için mürşidlerdir ve irşad vazifesini yerine getirmektedirler. Nitekim, Allahû Tealâ’nın, her zaman bu irşad vazifesini, İslâm içinde yerine getirebilecek bir topluluğun bulunması için kesin emri vardır.

3/ÂLİ İMRÂN-104: Veltekun minkum ummetun yed’ûne ilel hayri ve ye’murûne bil ma’rûfi ve yenhevne anil munker(munkeri), ve ulâike humul muflihûn(muflihûne).
Sizin içinizden hayra davet eden (mürşidlerden) bir cemaat olsun ve mârufla emretsin, ve münkerden nehyetsin (men etsin). İşte onlar, onlar felâha erenlerdir. 

3/ÂLİ İMRÂN-114: Yu’minûne billâhi vel yevmil âhiri ve ye’murûne bil ma’rûfi ve yenhevne anil munkeri ve yusâriûne fîl hayrât(hayrâti), ve ulâike mines sâlihîn(sâlihîne). 
Onlar, Allah'a ve yevmil âhire îmân ederler, mâruf (irfan) ile emreder ve kötülükten nehyederler (men ederler) ve hayırlara koşarlar. İşte onlar, sâlihlerdendir. 

Mürşidler salâh makamının (Tahrim 8)

  1. kademesinde (mürşidine ulaştıktan sonraki) günahları örtülmüş. (Tahrim-8).
  2. kademesinde salâh nuru verilmiş.
  3. kademesinde (mürşidine ulaştıktan sonraki) günahları sevaba çevrilmiş.
  4. kademesinde de iradesini Allah’a teslim etmiş (irade teslimi)
  5. kademesinde irşada memur ve mezun kılınmışlardır.

16.6. MÜRŞİDİN BULUNMASI

16.6.1/ HACET NAMAZI

Bu mürşid nasıl bulunacaktır?

Kur’ân’daki İslâm, 7 safha 4 teslimi ihtiva etmektedir. 

Muhtemeldir ki, 7 safha 4 teslimle İslâm'ı yaşamak isteyenlerin çevresinde bazı müridler ve bu müridlerin bağlandıkları mürşidler vardır. Ayrı ayrı mürşidlere bağlı olan kişiler, size en iyisinin kendi mürşidleri olduğunu söyleyecektir. Bu tabii bir hadisedir. Eğer mürşidlerin sayısı birden fazla ise, hangisine gideyim diye tereddüte düşmeniz de tabiidir. Belki de öyle bir çevreniz vardır ki, manevî vasıflara sahip kimseyi tanımazsınız. Asr-ı Saadetten evvel, cahiliyetin tâbî olduğu zulmâni şartlarda, insanlar geleceklerini tayinde "fal okları"ndan ve sair zulmâni ilimlerden faydalanmakta idiler. Bunlar ise genellikle hakikatı aksettirmedikleri için faydalı değil, zararlı oluyorlardı. Asr-ı Saadette bir süre zulmâni ilimlerin bu daldaki faaliyetleri devam etti.

5/MÂİDE-90: Yâ eyyuhâllezîne âmenû innemâl hamru vel meysiru vel ensâbu vel ezlâmu ricsun min ameliş şeytâni fectenibûhu leallekum tuflihûn(tuflihûne).
Ey âmenû olanlar! Ancak şarap, kumar, (tapınmak için konulan) dikili taşlar (putlar) ve fal okları, şeytanın işlerinden pis şeylerdir. Artık bunlardan kaçının. Umulur ki böylece siz felâha erersiniz. 

Bu âyetin nüzulünden sonra, Allahû Tealâ, kullarının bu yöndeki ihtiyaçlarını yerine getirmek için aşağıdaki Âyet-i Kerime'yi inzal etmiştir:

2/BAKARA-45: Vesteînû bis sabri ves salât(salâti), ve innehâ le kebîratun illâ alâl hâşiîn(hâşiîne).
(Allah'tan) sabırla ve namazla istiane (özel yardım) isteyin. Ve muhakkak ki o (hacet namazı ile Allah'a ulaştıracak mürşidini sormak), huşû sahibi olanlardan başkasına elbette ağır gelir. 

2/BAKARA-46: Ellezîne yezunnûne ennehum mulâkû rabbihim ve ennehum ileyhi râciûn(râciûne).
Onlar (o huşû sahipleri) ki, Rab'lerine (dünya hayatında) muhakkak mülâki olacaklarına ve (sonunda ölümle) O'na döneceklerine yakîn derecesinde inanırlar. 

İnsanların dalâletten kurtulmalarını temin etmek üzere Cebrail A.S, sevgili Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e "istihare" namazını ve "Hacet" namazını öğretmiştir. İnsanlardan, ölmeden evvel Allah’a ulaşmayı dileyenler, HACET NAMAZI ile şeytanın karanlık yolundan bilgi talep etmek yerine, Allah’ın nurlu ihsanlarıyla hakikatı öğrenmeye başladılar. Hacet namazı ile Allah’tan kendisini Allah’a ulaştıracak olan mürşidin sorulması asıldır. Perşembeyi cumaya bağlayan gece ve kandil geceleri kılınabilir. Bu mümkün olmazsa herhangi bir gece de kılınabilir. Öncelikle boy abdesti alınır. Hacet namazına niyet edildikten sonra aşağıdaki âyetler okunur;

HACET NAMAZI

1.Rekât: Subhaneke + Fatiha + 3 Âyetel Kursi

2.Rekât: Fatiha + İhlâs + Felâk + Nas

Oturuş: Ettehiyyatu

3.Rekât. Fatiha + İhlâs + Felâk + Nas

4.Rekât: Fatiha + İhlâs + Felâk + Nas

Oturuş: Ettehiyyatu + Allahumme Salli + Allahumme Barik + Rabbena

Namaz bittikten sonra kişi, Allah’tan haceti neyse onu veya mürşidini diler. Konuşulmaz. Kıble, yatağın sağ tarafında kalmalı ve kişi vücudunun ön cephesi kıbleye doğru olarak, yanüstü dönüp yatmalıdır. Yattıktan sonra 3 kere Âyetel Kursi okunur. Allah’tan zâhiri veya bâtıni hacet ya da mürşid dilenir. Ardından sessiz zikir (zikr-i hafi) yapılır. Yan üstü yatıldığından sağ kulak yastığa gelecektir. Baş hafifçe sağa sola oynatılarak kalp atışlarının (kulaktaki basınç sebebiyle) rahatça duyulacağı pozisyona gelinir. Kalbin her çift atışında “Allah, Allah” diyerek, sessiz şekilde içinden zikredilir.

Hacet namazının kılındığı ilk gece, hacete dair bir rüya görülmezse, hedefe ulaşana kadar perşembeyi cumaya bağlayan geceler, kılmaya devam edil melidir. Her gece de kılınabilir.

16.6.2. ALLAH’IN VAADİ

Bir kimsenin, Allahû Tealâ’ya varmak için mürşid ihtiyacı ne kadar kesin bir gerçekse, Allahû Tealâ'nın Bakara Suresi 186. âyeti kerime'deki vaadini yerine getireceği de, o kadar kesin bir gerçektir. Muhakkak ki, Allahû Tealâ, hangi kulun hangi mürşid vasıtasıyla Zat’ına ulaşacağını bilmektedir. Allahû Tealâ buyuruyor:

2/BAKARA-186: Ve izâ seeleke ıbâdî annî fe innî karîb(karîbun) ucîbu da’veted dâi izâ deâni, fel yestecîbû lî vel yu’minû bî leallehum yerşudûn(yerşudûne).
Ve kullarım sana, Benden sorduğu zaman, muhakkak ki Ben, (onlara) yakınım. Bana dua edilince, dua edenin duasına (davetine) icabet ederim. O halde onlar da Bana (Benim davetime) icabet etsinler ve Bana âmenû olsunlar (Bana ulaşmayı dilesinler). Umulur ki böylece onlar irşada ulaşırlar (irşad olurlar). 

Her kim ki, Allah’a ulaşmayı diler de bunu kalbinden geçirirse, Allahû Tealâ, muhakkak onu kendisine götürecek biriyle karşılaştırır. O kişi onu Sıratı Mustakîm’e çıkarsın ve yoldaki tehlikelerden koruyarak menziline ulaştırsın diye talep sahibinin karşısına vazifeli kişi mutlaka çıkarılır. Ama bu isteği kalbinden geçiren kişi, ne talebinin kabul edildiğini, ne de karşılaştığı kişilerden birinin Allah’ın tayin ettiği vazifeli kişi olduğunu bilemez. Ama her kim ki, talebinde samimidir, mutlaka Allah’a ulaşmayı istemektedir, ona hiç şaşmayacak, hiç şek ve şüpheye yer bırakmayacak bir tarzda Mürşidi gösterilir. Bunun yolu, "Hacet" namazıdır. Bu namazlar, insanlar için ilâhi bir lütuf, şaşmaz bir gayb habercisidir. Allahû Tealâ buyuruyor:

<<6-59 50/KAF-29: Mâ yubeddelul kavlu ledeyye ve mâ ene bi zallâmin lil abîd(abîdi).
“Katımda söz değiştirilmez. Ve Ben, kullarıma zulmedici değilim.” 

Yeter ki, taleb kalpten olsun, samimi olsun ve ne istendiğinin idrakinde olunsun. İstihare ve hacet namazları, herşeye ve herkese açık bir yoldur. Geleceğe veya herhangi bir işe dair bilgi edinmek isteyen kişi, Allah’tan bu bilgiyi istemek üzere istihare namazı kılar. Bir haceti olan kişi ise hacet namazı kılar. Mürşid istemek de hacettir. Hacet namazı kılmayı gerektirir. Mürşid konusunda tereddüde mahal yoktur. Allah’a ulaşmak isteyen herkes bilmelidir ki, muhakkak kendileri için de tayin edilmiş bir mürşid vardır. Evvelce ifade ettiğimiz gibi, Allah’tan başka hiç kimse, kimseyi mürşid tayin etmeye yetkili değildir. Bu itibarla mürşid yalnız Allah’tan istenir. 

İslâmı yaşayan kişiler, Allah'u Tealâ’nın manevî ni'metlerine nail olmuşlarsa tabii olarak kendi yollarının daha uygun olduğunu söyleyebilirler. Bilelim ki, İslâm'ın her kolu Allah'a götürmek için Rabbani emirle kurulmuştur. Hepsinin manevî hedefi tektir; müridi muradına yani Allahû Tealâ’ya ulaştırmak… Bu itibarla, mürşid seçilirken zahire değil, batına bakmak esastır. Çünkü mürşid, Allah adına sizi manen teslim alacak ve Allah'a teslim edecek olan, selâhiyetli kişidir. Bu selâhiyet kendisine Allah tarafından verilmemiş olsaydı, sonunda Allah, onu size göstermezdi.

Allah'u Tealâ’nın size seçtiği mürşidin zahiri durumunun, mürşid olarak tanınan diğerlerinin zahiri durumları ile mukayesesi, kişiyi sonradan degiştirilmesi gereken bir karara götürebilir. Gösterilen mürşid yerine zahiri görünüşü irşada daha uygun görülen bir başkası mürşid olarak seçilebilir.

16/NAHL-74: Fe lâ tadribû lillâhil emsâl(emsâle), innallâhe ya’lemu ve entum lâ ta’lemûn(ta’lemûne). 
Artık onları (putları), Allah'ın emsali (benzeri) tutmayın! Muhakkak ki Allah, bilir ve siz bilmezsiniz. 

2/BAKARA-147: El hakku min rabbike fe lâ tekûnenne minel mumterîn(mumterîne).
Hak, Rabbinden'dir. Bundan sonra sakın şüpheye düşenlerden olma! 

4/NİSÂ-122: Vellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti se nudhiluhum cennâtin tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden). Va’dallâhi hakkâ(hakkan). Ve men asdaku minallâhi kîlâ(kîlen).
Ve onlar ki, âmenû olup, nefsi ıslâh edici (nefsi tezkiye edici) salih amel işlediler, işte onları, altlarından nehirler akan cennetlere koyacağız, orada ebediyyen kalacak olanlardır. Allah'ın vaadi haktır (gerçektir). Ve Allah'tan daha doğru sözlü kim vardır? 

İstihare ve hacet namazları, 1400 yıldan beri îmân sahipleri tarafından denenmiş bir vasıta olarak Hakk'a varmak isteyenleri, insanların değil, Allah’ın seçtiği mürşidlerle Allah’ın Zat'ına ulaştırmaktadır. 

Bütün îmân sahipleri için, Allah’ın tayin ettigi gerçek kapılar kıyâmet'e kadar var olacaktır.

16.7. İRŞADA DAVET

16.7.1. KULUN DAVETE İCABETİ

Allahû Tealâ bu dünya hayatını yaşarken kendisine ruhen vuslat olmamızı emir buyumaktadır. Bu emir farz emirdir. Çünkü Kur’ân’ı Kerîm'de emir olarak Allahû Tealâ tarafından açıklanmıştır. Kur’ân'da emir olarak belirtildiği için tüm cin ve insanlar için farz olur.

42/ŞÛRÂ-47: İstecîbû li rabbikum min kabli en ye’tiye yevmun lâ meredde lehu minallâh(minallâhi), mâ lekum min melcein yevme izin ve mâ lekum min nekîr(nekîrin).
Rabbinize icabet edin (Allah'a ulaşmayı dileyin), Allah tarafından geri döndürülmeyecek olan günün gelmesinden önce. İzin günü, sizin için bir sığınak yoktur. Ve sizin için bir inkâr yoktur (yaptıklarınızı inkâr edemezsiniz). 

İnsana emanet edilen ruhu bu dünya hayatını yaşarken Allah’a ulaştırmak, Allah’a ELESTÜ BİRABBİKÜM günü verdiğimiz misak'ın gereğidir. Yoksa ölüm geldiğinde zaten ruh vazifeli melekler tarafından Allah’a döndürülüp götürülecektir. Ölümden sonra ruhu Allah’a döndürme işleminde iradenin bir fonksiyonu olmadığı için bir mükâfat söz konusu değildir ve MİSAKın yerine getirildiği anlamına hiç gelmez.

32/SECDE-11: Kul yeteveffâkum melekul mevtillezî vukkile bikum summe ilâ rabbikum turceûn(turceûne).
De ki: "Size vekil kılınan ölüm meleği, sizi vefat ettirecek (öldürecek). Sonra Rabbinize döndürüleceksiniz." 

Ruhun ölmeden evvel Allah’a ulaştırılması nefsin tezkiyesine bağlıdır. Nefsini 7 kademede tezkiye edemiyen bir kimsenin ruhunun, üzerimizde yaratılan 7 katlı göklerde yükselip Allah’ın Zat’ına ulaşması mümkün değildir.

16.7.2. FİZİK VÜCUDUN ALLAH'A KUL OLMASI

Nefsin 7 tezkiye kademesinde tezkiye olması ve fizik vücudun Allah'a kul olması Allah’ın emri gereğidir.

10/YÛNUS-104: Kul yâ eyyuhân nâsu in kuntum fî şekkin min dînî,fe lâ a’budullezîne ta’budûne min dûnillâhi, ve lâkin a’budullâhellezî yeteveffâkum, ve umirtu en ekûne minel mu’minîn(mu’minîne).
De ki: “Ey insanlar! Eğer benim dînimden (dînim hakkında) şüphe içinde oldunuzsa (olsanız da) ben, sizin Allah'tan başka taptıklarınıza tapmam. Ve lâkin sizi vefat ettirecek olan Allah'a kulluk ederim. Ve ben, mü'minlerden olmakla emrolundum.” 

Allahû Tealâ, mürşidin önünde tövbe eden kişinin nefsinin kalbine imânı yazar. (Mucâdele 22) Bu noktadaki kişi îmânı artan mü'mindir. Emir varsa bu farz'dır. Yunus Suresi 104. âyeti kerimede anlatılan kişi kalbine îmân yazılan îmânı artan bir mü'mindir.

Fizik vücut açısından da irşad farzdır.

2/BAKARA-21: Yâ eyyuhen nâsu’budû rabbekumullezî halakakum vellezîne min kablikum leallekum tettekûn(tettekûne).
Ey insanlar! Rabbinize kul olun ki O, sizi ve sizden öncekileri yarattı. Umulur ki böylece siz, takva sahibi olursunuz. 

Üç vücuda ait kulluk emrini ise aşağıdaki âyetler belirtmektedir.

51/ZÂRİYÂT-56: Ve mâ halaktul cinne vel inse illâ li ya'budûni.
Ve Ben, insanları ve cinleri (başka bir şey için değil, sadece) Bana kul olsunlar diye yarattım. 

13/RA'D-36: Vellezîne âteynâhumul kitâbe yefrehûne bimâ unzile ileyke ve minel ahzâbi men yunkiru ba’dah(ba’dahu), kul innemâ umirtu en a’budallâhe ve lâ uşrike bih(bihî), ileyhi ed’û ve ileyhi meâb(meâbi).
Kendilerine kitap verilenler sana indirilene sevinirler. Gruplardan, onun bir kısmını inkâr edenlere şöyle de: “Ben, sadece Allah'a kul olmakla ve O'na şirk koşmamakla emrolundum. Ben, O'na davet ederim ve dönüşüm O'nadır (meabım, sığınağım, dönüş yerim O'dur). 

İnsana emanet olarak verilen ruh, nefs ve fizik vücut açısından meselenin irdelenmesi halinde, irşad emrinin farz olduğunu Kur’ân-ı Kerim bize açıklamaktadır.

İslâm'ı yaşayabilmek, farz olan bu alt seviye emirlerin, ruh, nefs ve fizik vücut açısından mutlaka yerine getirilmesine bağlıdır. Bu farz emirleri yerine getirmeyen kişinin İslâm'a tâbî olduğu söylenemez. İslâm'ın beş şartını yerine getirenlerin temel hedefi cehennem korkusundan kurtuluş ve ahirette cennete girme ümididir. Fakat İslâm'ın beş şartı ile hiçbir zaman cehennemden azâd olma ve ahirette cenneti kazanmak mümkün değildir. Cehennem korkusundan kurtuluş ve cennet mükâfatına nail olabilmek, ancak dünya hayatında Allah’a ulaşmayı dilemekle gerçekleşir. bize farz kıldığı temel emirlerin mutlaka yerine getirilmesine bağlıdır. Bu emirler aslında bizim yeminlerimizdir. Yeminlerimizi yerine getirmek ise mürşide bağımlıdır.

16.7.3. ALLAH'TAN MÜRŞİD İSTEMEK

Allahû Tealâ irşadı bütün insanlara farz kılmıştır. 

Farz olan birincil seviye emirlerin yerine getirilebilmesinin ancak Allah’ın yardımı ile mümkündür;

18/KEHF-10: İz evel fityetu ilel kehfi fe kâlû rabbenâ âtinâ min ledunke rahmeten ve heyyi' lenâ min emrinâ reşedâ(reşeden).
Gençler mağaraya sığındıkları zaman şöyle dediler: “Rabbimiz, bize Senin katından bir rahmet ver. Ve bize emrimizden (bizim içimizden, senin emirlerinden bize ait olan rahmet ve salâvâtı ulaştıracak kişiyi) mürşidi tayin et.” 

4/NİSÂ-75: Ve mâ lekum lâ tukâtilûne fî sebîlillâhi vel mustad’afîne miner ricâli ven nisâi vel vildânillezîne yekûlûne rabbenâ ahricnâ min hâzihil karyetiz zâlimi ehluhâ, vec’al lenâ min ledunke veliyyâ(veliyyen), vec’al lenâ min ledunke nasîrâ(nasîran).
Ve size ne oluyor ki Allah'ın yolunda ve "Ey Rabbimiz! Halkı zalim olan bu kasabadan bizi çıkar ve katından bir velî ve katından bize bir yardımcı kıl (gönder)." diyen zayıf ve aciz erkekler, kadınlar ve çocuklar için savaşmıyorsunuz? 

16.7.4. MÜRŞİD TAYİNİ

Buradaki mürşidlik vazifesini her devirde bir kişi yapar. O kişi devrin imamıdır.

32/SECDE-24: Ve cealnâ minhum eimmeten yehdûne bi emrinâ lemmâ saberû ve kânû bi âyâtinâ yûkınûn(yûkınûne).
Ve onlardan, emrimizle hidayete erdiren imamlar kıldık, sabır sahibi oldukları ve âyetlerimize (Hakk’ul yakîn seviyesinde) yakîn hasıl etmiş oldukları için. 

Devrin imamı Allah’ın emriyle insanları irşad eder.

Devrin imamı, Allah’ın tasarrufundadır

72/CİNN-21: Kul innî lâ emliku lekum darren ve lâ reşedâ(reşeden). 
De ki: “Muhakkak ki ben, size bir zarar verme ve sizi irşad etme gücüne malik (sahip) değilim.” 

16.7.5. İRŞAD ALLAH’IN YARDIMIYLA MÜMKÜNDÜR

Hiçbir mürşid (bütün peygamberler en üst derece mürşidlerdir.) Allah’ın yardımı olmaksızın irşad edemez. Nefs tezkiyesi ve tasfiyesi Allah’ın kalbe rahmet ulaştırmasıyla oluşacaktır. Mürşid bu olaya sebep olandır.

72/CİNN-21: Kul innî lâ emliku lekum darren ve lâ reşedâ(reşeden). 
De ki: “Muhakkak ki ben, size bir zarar verme ve sizi irşad etme gücüne malik (sahip) değilim.” 

Bunun böyle olduğunu Rabbimiz, Kur’ân-ı Kerîm'de en güzel şekilde açıklıyor.

4/NİSÂ-45: Vallâhu a’lemu bi a’dâikum. Ve kefâ billâhi veliyyen, ve kefâ billâhi nasîrâ(nasîran).
Ve sizin düşmanlarınızı en iyi Allah bilir. Ve dost olarak Allah kâfidir. Ve yardımcı olarak Allah kâfidir. 

16/NAHL-37: İn tahris alâ hudâhum fe innallâhe lâ yehdî men yudıllu ve mâ lehum min nâsırîn(nâsırîne). 
Sen, onların hidayete ermesini çok istemene rağmen muhakkak ki Allah, dalâlette bıraktığı kimseyi (onlar Allah'a ulaşmayı dilemedikçe) hidayete erdirmez. Ve onlar için bir yardımcı da yoktur. 

28/KASAS-56: İnneke lâ tehdî men ahbebte ve lâkinnallâhe yehdî men yeşâu, ve huve a’lemu bil muhtedîn(muhtedîne).
Muhakkak ki sen, sevdiğin kişiyi hidayete erdiremezsin (onun ruhunu Allah'a ulaştıramazsın). Fakat Allah, dilediğini hidayete erdirir. Ve O, muhtedileri (hidayete erenleri) daha iyi bilir. 

30/RÛM-47: Ve lekad erselnâ min kablike rusulen ilâ kavmihim fe câûhum bil beyyinâti fentekamnâ minellezîne ecramû, ve kâne hakkan aleynâ nasrul mu’minîn(mu’minîne).
Ve andolsun ki, senden önce onların kavmine resûller gönderdik. Böylece onlara beyyineler (kesin deliller) getirdiler. Bunun üzerine mücrimlerden intikam aldık. Mü'minlere yardım, Bizim üzerimize hak oldu. 

Bundan da görülüyor ki, Allah’ın yardımı gönderdiği elçiyle beraberdir. Fakat bu yardımın kullanılması liyâkat sahiplerine mahsustur. Bu yardımı hak eden ancak Allah’ın gönderdigi hidayetçiye bütünüyle îmân edip ona tâbî olan mü'minlerdir.

8/ENFÂL-64: Yâ eyyuhân nebiyyu hasbukallâhu ve menittebeake minel mu'minîn(mu'minîne).
Ey Peygamber! Allah, sana ve mü'minlerden sana tâbî olanlara kâfidir. 

37/SÂFFÂT-171: Ve lekad sebekat kelimetunâ li ibâdinel murselîn(murselîne). 
Ve andolsun ki gönderilen kullarımız için Bizim (daha önce) bir sözümüz geçti (onlara söz vermiştik). 

37/SÂFFÂT-172: İnnehum le humul mensûrûn(mensûrûne).
Muhakkak ki onlar, mutlaka yardım edilecek olanlardır. 

37/SÂFFÂT-173: Ve inne cundenâ le humul gâlibûn(gâlibûne). 
Ve muhakkak ki gâlip gelecek olanlar, mutlaka Bizim ordularımızdır. 

16.7.6. ALLAH'A DAVET

Allahû Tealâ, bütün insanları kendi Zat’ına davet etmektedir. Çünkü insana kendisine ulaşabilecek bir ruh emaneti vermiştir. Bu ruh emaneti sebebiyle sadece insan, Allah'a ulaşmaya ehil kılınmıştır.

İnsan ruhundan başka ne melekler ne de cinler, hiçbir zaman Allah’a ulaşamazlar. Bu yetenekte yaratılmamışlardır. Bu sebeple Allah’ın kendi Zâtı’na daveti sadece insanlara mahsustur. Allah’ın Zat’ına çağıranların Allah’a ulaştırmakla techiz edilmiş olmaları gerekir. 

12/YÛSUF-108: Kul hâzihî sebîlî ed’û ilâllâhi alâ basîratin ene ve menittebeanî, ve subhânallâhi ve mâ ene minel muşrikîn(muşrikîne).
De ki: “Benim ve bana tâbî olanların, basiret üzere (kalp gözüyle basar ederek, Allah'ı görerek) Allah'a davet ettiğimiz yol, işte bu yoldur. Allah'ı tenzih ederim. Ve ben, müşriklerden değilim.” 

41/FUSSİLET-33: Ve men ahsenu kavlen mimmen deâ ilâllâhi ve amile sâlihan ve kâle innenî minel muslimîn(muslimîne). 
Allah'a davet eden ve salih amel (nefs tasfiyesi) yapan ve: “Muhakkak ki ben teslim olanlardanım.” diyenden daha güzel sözlü kim vardır? 

Allah'a çağıranlar, hayra ulaşmış olmaları sebebiyle kendilerine ulaşan bir kötülüğe hayır ile mukabelede bulunurlar. 

41/FUSSİLET-34: Ve lâ testevîl hasenetu ve lâs seyyieh(seyyietu), idfa’ billetî hiye ahsenu fe izâllezî beyneke ve beynehu adâvetun ke ennehu veliyyun hamîm(hamîmun).
Hasene (iyilik) ve seyyie (kötülük), müsavi (eşit) değildir. (Kötülüğü) en güzel şekilde karşıla. O zaman seninle arasında düşmanlık olan kişi, samimi bir dost gibi olur. 

41/FUSSİLET-35: Ve mâ yulakkâhâ illâllezîne saberû, ve mâ yulakkâhâ illâ zû hazzın azîm(azîmin).
Ona (kötülüğü iyilikle karşılama hasletine), sabredenlerden ve hazzul azîm (en büyük haz) sahiplerinden başkası ulaştırılmaz. 

Bu hâl üzere olan devrin imamı, kavim resûlleri ve ihlâs sahibi mürşidlere, Allahû Tealâ, güzel sözlerle insanların Allah’a davet edilmesini emir buyurmaktadır.

16/NAHL-125: Ud’u ilâ sebîli rabbike bil hikmeti vel mev’ızatil haseneti ve câdilhum billetî hiye ahsen(ahsenu), inne rabbeke huve a’lemu bi men dalle an sebîlihî ve huve a’lemu bil muhtedîn(muhtedîne). 
Rabbinin yoluna (Allah'a ulaştıran yola, Sıratı Mustakîm'e) hikmetle ve güzel (pozitif dereceler kazandıracak) öğütle davet et. Onlarla en güzel şekilde mücâdele et. Muhakkak ki senin Rabbin, O'nun yolundan (Sıratı Mustakîm'den) sapanları (dalâlete düşenleri) ve hidayete erenleri bilir. 

20/TÂHÂ-41: Vastana’tuke li nefsî.
Ve Ben, seni (nebî olarak) Kendime seçip, yetiştirdim. 

20/TÂHÂ-42: İzheb ente ve ehûke bi âyâtî ve lâ teniyâ fî zikrî.
Sen ve kardeşin, âyetlerimle (mucizelerimle) gidin ve Benim zikrimi (Beni zikretmeyi) ihmal etmeyin (daimî zikirde olun). 

20/TÂHÂ-43: İzhebâ ilâ fir’avne innehu tagâ.
Firavuna ikiniz gidin. Muhakkak ki o, azdı. 

16.7.7. ÖĞÜT VERMEK

İnsan ve cinlerin irşadıyla vazifeli kılınan devrin imamı, kavim resûlleri, ve ihlâs sahibi mürşidlerin Allah’ın Zât’ına davet etmeleri için Allah kendi âyetleri ile öğüt vermelerini emir buyuruyor. Bunu yaparken de örnek olmalarını ve en güzel hal üzere davranmalarını istiyor.

4/NİSÂ-62: Ve keyfe izâ esâbethum musîbetun bimâ kaddemet eydîhim summe câûke yahlıfûne billâhi in eradnâ illâ ihsânen ve tevfîkâ(tevfîkan).
Bundan sonra onlara, elleriyle işlediklerinden dolayı bir musîbet geldiği zaman halleri nasıl olur. Sonra sana gelince; "Biz sadece iyilik etmek ve aralarını birleştirmek istedik." diye Allah'a yemin ederler. 

4/NİSÂ-63: Ulâikellezîne ya’lemullâhu mâ fî kulûbihim fe a’rıd anhum vaızhum ve kul lehum fî enfusihim kavlen belîgâ(belîgan).
İşte onlar, Allah'ın kalplerinde olanı bildiği kişilerdir. Artık onlardan yüz çevir, onlara vaaz et (nasihat et) ve onlara kendileri hakkında belagatli (güzel) söz söyle. 

Allahû Tealâ’nın (nezir) kıldığı kişinin, Allah’ın emriyle insanların başına gelebilecek tehlikelerden söz ederek insanları sakındırmaya çalışması gerekir. 

73/MUZZEMMİL-17: Fe keyfe tettekûne in kefertum yevmen yec’alul vildâne şîbâ(şîben). 
Eğer inkâr ederseniz, o taktirde çocukların saçlarını (korkudan) ağartan o günden kendinizi nasıl koruyacaksınız? 

73/MUZZEMMİL-18: Es semâu munfatırun bih(bihî), kâne va’duhu mef’ûlâ(mef’ûlen).
Sema onunla (o günün şiddeti ile) yarılıp çatlamıştır. O'nun (Allah'ın) vaadi yapılmıştır (yerine gelmiştir). 

73/MUZZEMMİL-19: İnne hâzihî tezkirah(tezkiretun), fe men şâettehaze ilâ rabbihî sebîlâ(sebîlen). 
Muhakkak ki bu, hatırlatmadır (öğüttür). Artık kim dilerse, Rabbine (ölmeden önce ruhunu) ulaştıran bir yol ittihaz eder (yol edinir). 

Bu öğütleri birincil ve ikincil seviye mürşitlerin vermesi halinde durum farklıdır.

16.7.8. İRŞAD ÜCRETSİZDİR

İster devrin imamı, ister kavim resûlü, ister birincil ve ikincil seviye mürşidlerden olsun, yapılan bu vazifeden dolayı karşı taraftan bir ücret talep etmezler.

38/SÂD-86: Kul mâ es’elukum aleyhi min ecrin ve mâ ene minel mutekellifîn(mutekellifîne).
De ki: "Sizden ona (tebliğe) karşılık bir ecir (ücret) istemiyorum. Ve ben mütekelliflerden (mükellefiyet koyanlardan) değilim." 

Hikmet ve öğütlerle insanları Allah'a çağırmakla görevli kılınan devrin imamı, kavim resûller, ve mürşidlerin yaptıkları bu görevden dolayı karşı taraftan kesin bir ücret talebinde bulunmazlar.

25/FURKÂN-57: Kul mâ es’elukum aleyhi min ecrin illâ men şâe en yettehıze ilâ rabbihî sebîlâ(sebîlen).
De ki: “Ben sizden onun için (tebliğ için) dileyen kimsenin, Rabbine ulaştıran bir yol edinmesinden başka bir ecir (karşılık) istemiyorum.” 

42/ŞÛRÂ-23: Zâlikellezî yubeşşirullâhu ibâdehullezîne âmenû ve amilûs sâlihât(sâlihâti), kul lâ es’elukum aleyhi ecren illel meveddete fîl kurbâ ve men yakterif haseneten nezid lehu fîhâ husnâ(husnen), innellâhe gafûrun şekûr(şekûrun).
İşte Allah'ın, âmenû olan (Allah'a ulaşmayı dileyen) ve salih amel (nefs tezkiyesi) işleyen kullarını müjdelediği budur. De ki: “Ben, ona (tebliğe) karşı bir ücret istemiyorum, yakınlıkta sevgiden başka. Ve kim hasene işlerse onun için güzellikleri artırırız. Muhakkak ki Allah, Gafûr'dur (mağfiret eden), Şükredilen'dir. 

16.7.9. HAYRA DAVET

Hayra davet edebilenlerin hayra ulaşmış olmaları gerekir. Hayra ulaşan kişi daimî zikirde olup ihlâsı kazanmış kişidir. Nefs sebebiyle olaylar daima fayda ve zarar diye ikili biçimde mütâlâa edilir. Fakat hayra ulaşmış olan kişi, fayda ve zarar değil, fayda ve hayır olarak olaylara bakar. Başka birisinin kendisine yaptığı zulüm sebebiyle derecat kaybedeceğini, kendisinin ise derecat kazanacağını bilir. Madem ki derecat kazanmak hayırdır, derecat kaybetmek ise şerrdir, öyleyse zulmeden şerr işler, zulüm edilen ise hayır kazanır. Eğer zulüm yoksa ve bir tesir husule gelmişse bu tesir faydayı, yani bir ihtiyacın giderilmesini sağlar. Hayra ulaşmış kişi için sadece fayda ve hayır vardır.

3/ÂLİ İMRÂN-104: Veltekun minkum ummetun yed’ûne ilel hayri ve ye’murûne bil ma’rûfi ve yenhevne anil munker(munkeri), ve ulâike humul muflihûn(muflihûne).
Sizin içinizden hayra davet eden (mürşidlerden) bir cemaat olsun ve mârufla emretsin, ve münkerden nehyetsin (men etsin). İşte onlar, onlar felâha erenlerdir. 

Allahû Tealâ, bize emanet olarak verdiği ruh, fizik vücut ve nefs emanetlerini kendisine iade etmemizi, teslim etmemizi, emir buyuruyor.

33/AHZÂB-72: İnnâ aradnâl emânete alâs semâvâti vel ardı vel cibâli fe ebeyne en yahmilnehâ ve eşfakne minhâ ve hamelehal insân(insânu), innehu kâne zalûmen cehûlâ(cehûlen).
Muhakkak ki Biz, emaneti göklere, arza ve dağlara arz ettik (sunduk, teklif ettik). Onu yüklenmekten çekindiler ve ondan korktular. Ve insan onu yüklendi. Muhakkak ki o (nefs), çok zalimdir, çok cahildir. 

Bu âyet-i kerime'den de anlaşıldığı gibi, ancak zalim ve cahil sıfatlarıyla nefsi donatılan insanın, ruh emanetini yüklenebildiğini Allahû Tealâ beyan etmektedir. Halbuki sema, arz, dağlar ve bunlar arasında hepsi, nefs sahibi olmamaları sebebiyle, emanetin bunlar tarafından doğal olarak taşınamayacağı açıktır. Fakat nefs sahibi insandır emaneti yüklenebilir. Allahû Tealâ kendi Katında ruhları nefslere şahit tutarak onlardan misak almıştır. Bu misak ruhun dünya hayatında Allah'a ulaşmasının ve nefsin de 7 tezkiye kademesinde tezkiye olacağının senedidir. Bu misakin ruh ve nefs tarafından yaşarken yerine getirilebilmesi, Allah'tan gelen yardımın şartına bağlıdır. Allah'tan yardım alamayan bir kişinin ruhuna ait misaki ve nefsine ait yemini tek başına yerine getirebilmesi mümkün değildir.

13/RA'D-20: Ellezîne yûfûne bi ahdillâhi ve lâ yenkudûnel misâk(misâka).
Onlar, Allah'ın ahdini ifa ederler (ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini Allah'a teslim ederler). Ve misaklerini (diğer teslimlerle birlikte iradelerini de Allah'a teslim edeceklerine dair misaklerini) bozmazlar. 

13/RA'D-21: Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi).
Ve onlar Allah'ın (ölümden evvel), Allah'a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını), O'na (Allah'a) ulaştırırlar. Ve Rab'lerine karşı huşû duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar. 

Gösterim: 498