10. CENNET VE CEHENNEM

10.1. KİRÂMEN KÂTİBİN MELEKLERİ VE MİZÂN

Allahû Tealâ buyuruyor ki;

45/CÂSİYE-22: Ve halakallâhus semâvâti vel arda bil hakkı ve li tuczâ kullu nefsin bimâ kesebet ve hum lâ yuzlemûn(yuzlemûne).
Ve Allah, gökleri ve yeri hak ile yarattı. Ve bütün nefslere kazandıklarının karşılığı (ceza veya mükâfat) verilsin diye. Ve onlara zulmedilmez. 

21/ENBİYÂ-47: Ve nedaul mevâzînel kısta li yevmil kıyâmeti fe lâ tuzlemu nefsun şey’â(şey’en) ve in kâne miskâle habbetin min hardelin eteynâ bihâ, ve kefâ binâ hâsibîn(hâsibîne). 
Ve Biz, kıyâmet günü adalet mizanlarını koyarız. O zaman, kimseye hiçbir şeyle zulmedilmez. Ve hardal tanesi kadar bir ağırlık olsa, onu getiririz (hayat filminde gösteririz). Ve Bize, hesap görücüler kâfidir. 

Kişi zâhiri âlem hayatında kazandığı bütün amellerin hesabını Kıyâmet gününde Mahkeme-i Kübra’da verecektir. Hakîmlerin hakimi olan Allah’ın huzurunda hiç kimseye haksızlık yapılmaz. 57/HADÎD-25: Lekad erselnâ rusulenâ bil beyyinâti ve enzelnâ meahumul kitâbe vel mîzâne li yekûmen nâsu bil kıst(kıstı), ve enzelnel hadîde fîhi be’sun şedîdun ve menâfiu lin nâsi ve li ya’lemallâhu men yensuruhu ve rusulehu bil gayb(gaybi), innellâhe kavîyyun azîz(azîzun).
Andolsun ki resûllerimizi beyyinelerle (açık delillerle, ispat vasıtaları ile) gönderdik. Ve onlar ile beraber kitabı ve mizanı indirdik ki insanlar arasında adaletle hükmetsinler diye. Ve içinde kuvvetli sertlik bulunan demiri indirdik. Ve onda insanlar için pekçok menfaatler (faydalar) vardır. Ve (bu), gaybda (görmeden) kendisine ve resûllerine yardım edecek olan kimseleri, Allah'ın bilmesi (belli etmesi) içindir. Muhakkak ki Allah; Kavî'dir (güçlüdür, kuvvetlidir), Azîz'dir. 

Kitap, her devirde Allah’ın insanlara yol gösterici ve irşâd edici olarak gönderdiği tüm emirleri içerir. Mizana gelince, her hayır ve şerr, fiilin herhangi bir kişi tarafından işlenmesi halinde kazandıracağı pozitif ve negatif dereceleri bildiren sistemin adına Allahû Tealâ mizan diyor. Demek ki Rabbimiz her saniye ve daha küçük zaman parçaları içinde yapmamız gereken tüm amelleri âyetlerle Kitapta açıklamıştır. Bu amellerin karşılığı pozitif ve negatif puanlar olarak mizânda mevcuttur. O halde mizânda, kâinatta oluşabilecek her amelin karşılığı olan pozitif ve negatif puanların bütünü mevcuttur.

42/ŞÛRÂ-17: Allahullezî enzelel kitâbe bil hakkı vel mîzân(mîzâne) ve mâ yudrîke lealles sâate karîb(karîbun).
Allah, Kitab'ı ve mizanı hak ile indirdi. Ve sen idrak edemezsin (bilemezsin). Belki de o saat yakındır. 

Bu âyetlerden anlaşıldığı gibi zâhiri âlem hayatı yaşanırken kazandığımız fiillerin karşılığı hesap gününde bize mükâfat veya mücâzat olarak veriliyor. Allahû Tealâ sağ ve sol omuzlarımızda her an amellerimizi ve düşüncelerimizi dahi kaydedecek vazifeli kirâmen kâtibin melekleri tayin etmiş yerleştirmiştir. 

82/İNFİTÂR-10: Ve inne aleykum le hâfızîn(hâfızîne).
Ve muhakkak ki, sizin üzerinizde mutlaka (hıfzeden) hafaza melekleri vardır. 

82/İNFİTÂR-11: Kirâmen kâtibîn(kâtibîne).
Şerefli yazıcılar (kaydediciler) olarak. 

82/İNFİTÂR-12: Ya’lemûne mâ tef’alûn(tef’alûne).
Yaptığınız şeyleri bilirler. 

Sağımızdaki melekler bizim sevaplarımızı kronolojik sıra halinde mizandaki karşılıklarıyla birlikte kaydeder ve muhafaza ederler. Solumuzdaki melekler ise günahlarımızı mizândaki karşı gelen rakamlar (derecat) ile birlikte kaydeder ve muhafaza ederler. Eğer sevaplarımız fazla ise film sağda tamamlanacaktır. Mizân da ağır olacaktır.

7/A'RÂF-8: Vel veznu yevme izinil hakk(hakku), fe men sekulet mevâzînuhu fe ulâike humul muflihûn(muflihûne).
İzin günü (hesaplaşma günü) tartı (ölçü) haktır (gerçektir). Kimin (sevap) tartıları ağır gelirse, işte onlar, onlar felâha erenlerdir. 

7/A'RÂF-9: Ve men haffet mevâzînuhu fe ulâikellezîne hasirû enfusehum bimâ kânû bi âyâtinâ yazlimûn(yazlimûne).
Ve kimin (sevap) tartıları hafif gelirse, işte onlar, âyetlerimize zulmettiklerinden dolayı nefslerini hüsrana düşürmüş olanlardır. 

Allah’ın âyet-i kerimesinde zulmetmek, Allah’ın emrettiği biçimde, âyeti kerime ile amel etmemek onu yerine getirmemek demektir. Kısaca âyetin hakkını vermemek demektir. Eğer Allah’ın tüm kutsal kitaplarında bize bildirdiği emir ve nehiyleri, kişi dünya hayatı yaşanırken hiç amel edip yaşamadıysa, elbette bunları yerine getirmemenin karşılığı olan negatif derecat mizanda kaydediliyor. Bu sebeple bunların filmlerinde pozitif dereceler daha az olduğu için tartıları hafiftir. 

10.2. EBRÂR VE FÜCCÛR (SÂİD-ŞAKİ)

91/ŞEMS-7: Ve nefsin ve mâ sevvâhâ.
Nefse ve onu (7 kademede ahsene dönüşecek şekilde) sevva edene (dizayn edene) (andolsun). 

91/ŞEMS-8: Fe elhemehâ fucûrehâ ve takvâhâ.
Sonra ona (nefse) fücurunu ve takvasını ilham etti. 

Takva, Rabbimizin manevî kalbimize ulaştırdığı emir ve nehiylerin bütününü içerir. Yani insanları Allah’ın emirlerini yapmaya, yasak ettiklerini yapmamaya çağırır.

3/ÂLİ İMRÂN-104: Veltekun minkum ummetun yed’ûne ilel hayri ve ye’murûne bil ma’rûfi ve yenhevne anil munker(munkeri), ve ulâike humul muflihûn(muflihûne).
Sizin içinizden hayra davet eden (mürşidlerden) bir cemaat olsun ve mârufla emretsin, ve münkerden nehyetsin (men etsin). İşte onlar, onlar felâha erenlerdir. 

Allah’ın İlhamı ya takvanın gereği olarak amilûssalihat olarak veya nehyi ânil münker olarak verilir. Allahû Tealâ’nın Kur’ân-ı Kerim’de, (Nisa Suresinin 103. âyet-i kerimesinde) belirttiği “Namaz mü’minler üzerine, vakitleri belirli bir farz olmuştur.” emri gereğince, bir namaz vakti girdi mi içimizdeki Allah’ın temsilcisi ruh derhal bizi namaza davet eder. Şeytan ise namaz vakti girdiği zaman o namazı kılmamanız için herşeyi yapar. 

24/NÛR-21: Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ tettebiû hutuvâtiş şeytân(şeytâni), ve men yettebi’ hutuvâtiş şeytâni fe innehu ye’muru bil fahşâi vel munker(munkeri) ve lev lâ fadlullâhi aleykum ve rahmetuhu mâ zekâ minkum min ehadin ebeden ve lâkinnallâhe yuzekkî men yeşâu, vallâhu semî’un alîm(alîmun).
Ey âmenû olanlar, şeytanın adımlarına tâbî olmayın! Ve kim şeytanın adımlarına tâbî olursa o taktirde (şeytanın adımlarına uyduğu taktirde) muhakkak ki o (şeytan), fuhşu (her çeşit kötülüğü) ve münkeri (inkârı ve Allah'ın yasak ettiklerini) emreder. Ve eğer Allah'ın rahmeti ve fazlı sizin üzerinize olmasaydı (nefsinizin kalbine yerleşmeseydi), içinizden hiçbiri ebediyyen nefsini tezkiye edemezdi. Lâkin Allah, dilediğinin nefsini tezkiye eder. Ve Allah, Sem'î'dir (en iyi işitendir) Alîm'dir (en iyi bilendir). 

Lâkin Allah, dilediğinin nefsini tezkiye eder. Ve Allah, Sem’î’dir (en iyi işitendir) Alîm’dir (en iyi bilendir). 

İblise tâbî olanların adı füccardır. Füccur ehlinin hepsi cehenneme gideceklerdir. Allahû Tealâ İblisin ilhamlarına tâbî olan veya Allah’ın takva ilhamına tâbî olan ebrâr ve füccûrun kader hücrelerini birbirinden ayırmıştır.

Kader hücreleri, bu dünya hayatı yaşanırken hayatımızda neleri yapmışsak onların eksiksiz ve mükemmel bir kopyasıdır ki, Allahû Tealâ tarafından ezeli ilmiyle ya sicciyne (ki bunlar füccur ehlidir) veya illiyine (bunlar ebrar’dır) yerleştirmiştir. Yani Allahû Tealâ ezeli ilmiyle kimin İblise tâbî olacağını ve kimin Allah’a tâbî olacağını bilmektedir. Ezeli ilminin bir sonucu olarak biz hayata gelmeden evvel Levhî Mahfuzun ilk âlemine, Ebrârın hayat filmini, kader hücrelerine yerleştirmiştir.

83/MUTAFFİFÎN-18: Kellâ inne kitâbel ebrâri lefî illiyyîn(illiyyîne).
Hayır, muhakkak ki ebrar olanların (Allah'a ulaşmayı dileyenlerin, hidayette olanların) kitapları (kayıtları, hayat filmleri) elbette illiyyin'dedir (zemin kattan 7 kat yukarıda olan birinci âlemdeki kader hücrelerindedir). 

Füccûrun kader hücresini ise esfelî safîlinin ilk âlemi olan Siccîne yerleştirmiştir.

83/MUTAFFİFÎN-7: Kellâ inne kitâbel fuccâri le fî siccîn(siccînin).
Hayır, muhakkak ki, füccarın (şeytanın fücuruna tâbî olan kâfirlerin) kitapları (kayıtları, hayat filmleri) elbette siccîndedir (zemin kattan 7 kat aşağıda olan zülmanî kader hücrelerindedir). 

Füccûrun kader hücreleri siccîndedir. 7.ci kattaki kader hücreleri cennete gidecek olan ebrar’ın, esfeli safilînin ilk âlemi olan siccîndekiler ise füccarın, yani cehenneme gidecek olanların kader hücreleridir. 

Ebrârınkiler zeminden 7 kat yukarıda, füccûrunkiler ise 7 kat aşağıdadır. Yani aralarında 14 kat vardır.

Taha 123’de Allahû Tealâ hidâyetçiye tâbî olanların dalâletten kurtulacaklarını ve şaki (cehenneme gidecek kişi) olmayacaklarını yani said (cennete gidecek kişi) olacaklarını bildirmektedir.

20/TÂHÂ-123: Kâlehbitâ minhâ cemîan ba’dukum li ba’dın aduvv(aduvvun), fe immâ ye’tiyennekum minnî huden fe menittebea hudâye fe lâ yadıllu ve lâ yeşkâ.
(Allahû Tealâ şöyle) dedi: “İkiniz oradan (aşağı) inin! Hepiniz (şeytan ve siz), birbirinize düşman olarak. Bundan sonra Benden size mutlaka hidayet gelecek. O zaman kim hidayetime tâbî olursa artık o, dalâlette kalmaz ve şâkî olmaz.” 

2/BAKARA-38: Kulnâhbitû minhâ cemîa(cemîan), fe immâ ye’tiyennekum minnî hudenfe men tebia hudâye fe lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).
Biz dedik ki: “Hepiniz oradan (aşağıya) inin. Benden size mutlaka hidayet gelecektir. O zaman kim hidayetime tâbî olursa, artık onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmazlar.” 

10.3. ASHAB-I MEŞ’EME (CEHENNEMLİKLER)

Kur’ân’da bahsedilen Ashab-ı Meş’eme ebediyen cehennemde kalacak olanlardır. 56/VÂKIA-9: Ve ashâbul meş'emeti mâ ashâbul meş’emeti.
Ve ashabı meşeme [meşeme sahipleri, amel defteri (hayat filmleri) solundan verilen cehennemlikler], (ama) ne ashabı meşeme! 

Bunlar meş’um olanlardır. Kötülüğün sahipleridir. Kendilerini şeytana teslim etmiş kişilerdir. Nefsen şeytana kendilerini satmışlardır. Bunlar kâfirlerdir. Şeytana ulaşmış olanlardır. 

90/BELED-19: Vellezîne keferû bi âyâtinâ hum ashâbul meş’emeh(meş’emeti).
Ve âyetlerimizi inkâr edenler, onlar ashabı meşemedir (amel defteri (hayat filmi) solundan verilenlerdir). 

90/BELED-20: Aleyhim nârun mu’sadeh(mu’sadetun).
Onların üzerinde etrafı kapatılmış ateş vardır. 

Bunlar kitapları sol taraftan kendilerine verilen ve ebedi cehennemde kalıcıdırlar.

69/HÂKKA-25: Ve emmâ men ûtiye kitâbehu bi şimâlihî fe yekûlu yâ leytenî lem ûte kitâbiyeh.
Ve kitabı (hayat filmi) solundan verilen kimse ise o zaman: “Keşke bana kitabım verilmeseydi.” der. 

69/HÂKKA-26: Ve lem edri mâ hısâbiyeh. 
Ve hesabımın ne olduğunu bilmeseydim. 

69/HÂKKA-27: Yâ leytehâ kânetil kâdiyeh(kâdiyete).
Keşke o (ölünce hayatım) bitmiş olsaydı. 

69/HÂKKA-28: Mâ agnâ annî mâliyeh.
Malım bana bir fayda vermedi. 

69/HÂKKA-29: Heleke annî sultâniyeh.
Benim saltanatım (mal gücüm) helâk oldu. 

69/HÂKKA-30: Huzûhu fe gullûh(gullûhu).
Onu tutun, sonra da onu bağlayın (kelepçeleyin)! 

69/HÂKKA-31: Summel cahîme sallûh(sallûhu).
Sonra onu alevli ateşe (cehenneme) atın! 

69/HÂKKA-32: Summe fî silsiletin zer’uhâ seb’ûne zirâan feslukûh(feslukûhu). 
Sonra uzunluğu yetmiş arşın (zira) olan bir zincir içinde, öylece onu (cehenneme) sevkedin. 

69/HÂKKA-33: İnnehu kâne lâ yu’minu billâhil azîm(azîmi).
Muhakkak ki o, Azîm olan Allah'a inanmıyordu (îmân etmiyordu). 

69/HÂKKA-34: Ve lâ yahuddu alâ taâmil miskîn(miskîni).
Ve yoksullara yemek vermeye teşvik etmiyordu. 

84/İNŞİKAK-10: Ve emmâ men ûtiye kitâbehu verâe zahrih(zahrihî).
Ve kitabı (hayat filmi), arkasından verilen kimse ise. 

84/İNŞİKAK-11: Fe sevfe yed’û subûrâ(subûren). 
İşte o, hemen ölümü davet edecek (helâk olmak için dua edecek). 

84/İNŞİKAK-12: Ve yaslâ saîrâ(saîren).
Ve alevli ateşe yaslanacak (atılacak). 

84/İNŞİKAK-13: İnnehu kâne fî ehlihî mesrûrâ(mesrûren).
Muhakkak ki o, (dünyada) ehlinin arasında iken surur içinde sevinçliydi. 

84/İNŞİKAK-14: İnnehu zanne en len yahûr(yahûra).
Muhakkak ki o (Allah'a) asla geri dönmeyeceğini sandı. 

101/KÂRİA-8: Ve emmâ men haffet mevâzînuh(mevâzînuhu).
Ve amma, kimin tartıları hafif gelirse (pozitif dereceleri negatif derecelerinden daha az olursa). 

101/KÂRİA-9: Fe ummuhu hâviyeh(hâviyetun).
Artık onun anası (onu saracak olan), haviyedir (cehennem ateşidir). 

10.4. ASHAB-I MEYMENE (CENNETLİKLER)

El Vakı’a Suresi’nde Allahû Tealâ cennete girecek iki gruptan bahsetmektedir. Bunlardan ilkine Ashab-ı Meymene (Yemin sahipleri) diyor. Yemin sahipleri Allah’ın dostluğu payesine ermiş olanlardır. Bunlar velîlerdir.

39/ZUMER-17: Vellezînectenebût tâgûte en ya’budûhâ ve enâbû ilâllâhi lehumul buşrâ, fe beşşir ıbâdi.
Ve onlar ki; taguta (insan ve cin şeytanlara) kul olmaktan içtinap ettiler (kaçındılar, kendilerini kurtardılar). Çünkü Allah'a yöneldiler (Allah'a ulaşmayı dilediler). Onlara müjdeler vardır. Öyleyse kullarımı müjdele! 

Rabbimizin kulluğuna ulaşan bu kişiler Allah’ın velîleridir. Yemin sahipleridir. 

10/YÛNUS-62: E lâ inne evlîyâallâhi lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).
Muhakkak ki Allah'ın evliyasına (dostlarına), korku yoktur. Onlar, mahzun olmazlar, öyle değil mi? 

10/YÛNUS-63: Ellezîne âmenû ve kânû yettekûn(yettekûne).
Onlar, âmenûdurlar (ölmeden evvel Allah'a ulaşmayı dileyenlerdir) ve takva sahibi olmuşlardır. 

10/YÛNUS-64: Lehumul buşrâ fîl hayâtid dunyâ ve fîl âhırati, lâ tebdîle li kelimâtillâh(kelimâtillâhi), zâlike huvel fevzul azîm(azîmu).
Onlara, dünya hayatında ve ahirette müjdeler (mutluluklar) vardır. Allah'ın sözü değişmez. İşte O, fevz-ül azîmdir. 

Allah’ın yaratmasında bir değişiklik yoktur. Bildiginiz gibi Kıyâmet gününde hesaba çekiliyoruz. Hesaba çekildiğimiz zaman sağ ve sol omuzlarımızda Kirâmen yazıcılarının çektiği filmlere göre ya mücâzat veya mükâfatlandırılıyoruz. Eğer sevaplarımız fazla ise film sağda tamamlanacaktır. Mizanımız da ağır gelecektir. Ve kitabımızda bize sağ taraftan verilecektir. İşte en büyük kurtuluş budur. 

Ashab-ı Meymene’nin diğer bir özelliği kıyâmet gününde kitaplarını sağ taraftan almalarıdır. Ashab-ı Meymene dediğimiz kişiler cennete kabul edilen, nefslerini tezkiye etmiş kişilerdir. Bunların kitapları sağ taraftan kendilerine verilir.

69/HÂKKA-19: Fe emmâ men ûtiye kitâbehu bi yemînihî fe yekûlu hâumukreû kitâbiyeh.
O zaman kitabı (hayat filmi) sağından verilen kimse ise o zaman: “Alınız, kitabımı okuyun.” der. 

69/HÂKKA-20: İnnî zanentu enniy mülâkın hısâbiyeh.
Muhakkak ki ben, hesabıma mülâki olacağımı (hesabımla karşılaşacağımı) biliyordum. 

69/HÂKKA-21: Fe huve fî îşetin râdıyeh(râdıyetin).
İşte o razı olduğu bir yaşayış içindedir. 

69/HÂKKA-22: Fî cennetin âliyeh(âliyetin).
Onlar yüksek bir cennettedirler. 

69/HÂKKA-23: Kutûfuhâ dâniyeh(dâniyetun).
Onun olgunlaşmış meyveleri yakınlaşmış (aşağı sarkmış) durumdadır. 

69/HÂKKA-24: Kulû veşrebû henîen bimâ esleftum fîl eyyâmil hâliyeh(hâliyeti).
Geçmiş günlerde yapmış olduğunuz şeyler sebebiyle (mükâfat olarak) afiyetle yeyin ve için! 

101/KÂRİA-6: Fe emmâ men sekulet mevâzînuh(mevâzînuhu).
Fakat, artık kimin tartıları ağır gelirse(pozitif dereceleri negatif derecelerinden daha çok olursa). 

101/KÂRİA-7: Fe huve fî îşetin râdiyeh(râdiyetin).
İşte o, razı olduğu bir yaşayış içindedir. 

İster Allah’a ulaşmaları sebebiyle dünya hayatlarında aldıkları müjdelerden, ister kitaplarını sağ taraftan teslim almaları veya Kıyâmet gününde tartılarınıın (mizan) ağır gelmesinden ötürü bunlar cennet ehli olurlar. Zaten Vakıa Sûresinde bu beyan edilmişti.

Allahû Tealâ Ashab-ı Yeminin vuslat ehli olduğunu (Ruhlarını dünya hayatını yaşarken Allah’a ulaştıranlar) açıklamaktadır.

17/İSRÂ-71: Yevme ned’û kulle unâsin bi imâmihim, fe men ûtiye kitâbehû bi yemînihî fe ulâike yakreûne kitâbehum ve lâ yuzlemûne fetîlâ(fetîlen). 
O gün bütün insanları, (Allah'ın tayin ettiği) imamları ile çağırırız. O zaman kitabı sağdan verilen kimseler, böylece kitaplarını okurlar. Ve (onlara) zerre kadar zulmedilmez (haksızlığa uğratılmaz). 

10.5. AMEL DEFTERİ (HAYAT FİLMİ)

Amel defteri veya kitap hayatımızın filmidir. Bu film 3 boyutlu bir hologram hüviyetindedir. Bu filmin bir perdeye veya ekrana ihtiyacı yoktur. Boşlukta 3 boyutlu olarak oynar 50-60 cm önümüzde hayat filmimizi baştan sona seyrederiz. Bu film kirâmen kâtibin melekleri tarafından çekilir ve muhafaza edilir. Her an ya derecat kaybederiz veya kazanırız. Hayır; derecat kazanmak, şerr; derecat kaybetmektir.

Aşağıdaki âyet-i kerimeler bu gerçekleri anlatmaktadır.

17/İSRÂ-21: Unzur keyfe faddalnâ ba’dahum alâ ba’d(ba’dın), ve lel âhıretu ekberu derecâtin ve ekberu tafdîlâ(tafdîlen).
Bak, nasıl onların bir kısmını bir kısmına üstün kıldık. Muhakkak ki ahiret, dereceler bakımından daha büyüktür ve üstünlük bakımından da daha büyüktür. 

6/EN'ÂM-132: Ve li kullin deracâtun mimmâ amilû, ve mâ rabbuke bi gâfilin ammâ ya’melûn(ya’melûne).
Ve herkes için yaptıklarından dolayı dereceler vardır. Ve senin Rabbin, onların yaptıkları şeylerden gâfil değildir. 

46/AHKÂF-19: Ve li kullin derecâtun mimmâ amilû, ve li yuveffiyehum a’mâlehum ve hum lâ yuzlemûn(yuzlemûne).
Ve herkes için, amellerinden dolayı dereceler vardır, onlara amellerinin (karşılığının) ödenmesi için. Ve onlara zulmedilmez. 

Kıyâmet günü amellerimizin karşılğı mükâfat ve mücâzat olarak ödenmek üzere bize bir mizan ve bir kitap verilir.

17/İSRÂ-13: Ve kulle insânin elzemnâhu tâirehu fî unukıh(unukıhî), ve nuhricu lehu yevmel kıyâmeti kitâben yelkâhu menşûrâ(menşûren). 
Bütün insanların kuşunu (kazandıkları ve kaybettikleri dereceleri) boynunda bağladık (boynuna astık). Ve kıyâmet günü ona, neşredilmiş kitabı (üç boyutlu olarak boşlukta oynayan hayat filmini) çıkarırız. 

18/KEHF-49: Ve vudıal kitâbu fe terel mucrimîne muşfikîne mimmâ fîhi ve yekûlûne yâ veyletenâ mâli hâzel kitâbi lâ yugâdiru sagîreten ve lâ kebîreten illâ ahsâhâ, ve vecedû mâ amilû hâdırâ(hâdıren), ve lâ yazlimu rabbuke ehadâ(ehaden). 
Ve kitap (hayat filmi ortaya) kondu. O zaman mücrimleri görürsün. Onun (kitabın) içindekilerden korkarlar ve “Bize yazıklar olsun. Bu kitap, nasıl ki (nasıl bir kitap ki), küçük ve büyük hiçbir şeyi sayıp hesap etmeden bırakmıyor.” derler. Ve yaptıkları şeyleri (hayat filmlerinde) hazır buldular. Ve senin Rabbin, (hiç) kimseye zulmetmez. 

54/KAMER-52: Ve kullu şey’in fe alûhu fîz zubur(zuburi).
Ve onların yaptıkları herşey (semavî) kitaplarda vardır. 

54/KAMER-53: Ve kullu sagîrin ve kebîrin mustetar(mustetarun).
Ve küçük büyük herşey yazılmıştır. 

78/NEBE-29: Ve kulle şey’in ahsaynâhu kitâbâ(kitâben). 
Ve Biz, herşeyi yazarak saydık (tespit ettik). 

10.6. HESAP GÜNÜ

17/İSRÂ-14: Ikra’ kitâbek(kitâbeke), kefâ bi nefsikel yevme aleyke hasîbâ(hasîben).
Kitabını oku (hayat filmini izle)! Bugün hasib (hesap görücü) olarak (hayat filmindeki) nefsin(in cennete veya cehenneme gideceğini gösteren negatif ve pozitif derecelerinin neticeleri) sana kâfi oldu. 

Sağ ve sol tarafımızda vazifeli olan kirâmen kâtibin meleklerinin çektiği filmlerin toplamı amel defterimizi oluşturuyor. Eğer film sağ tarafımızda toplanmışsa kitabımıza sağ taraftaki meleğin eliyle sahip oluruz. Dolayısı ile cennete gideriz. Eğer film solda tamamlanmışsa kitab soldan verilecekse, o zaman derecatı nakısa düşenlerden oluyor ve bu kişi cehenneme gidiyor. Fakat herkesin hayat filmleri üç boyutlu olarak önlerinde oynuyor. Böylece kimsenin kimseden gizlisi kalmaz.

69/HÂKKA-18: Yevme izin tu’radûne lâ tahfâ minkum hâfiyeh(hâfiyetun).
İzin günü (Rabbinize) arz olunacaksınız. Sizden (size ait hiçbir şey) sır olarak gizli kalmaz. 

36/YÂSÎN-65: El yevme nahtimu alâ efvâhihim ve tukellimunâ eydîhim ve teşhedu erculuhum bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne). 
Bugün onların ağızlarını mühürleriz. Kazanmış olduklarını (yaptıklarını) Bize, onların elleri anlatır, ayakları şahitlik eder. 

41/FUSSİLET-19: Ve yevme yuhşeru a’dâullâhi ilen nâri fe hum yûzeûn(yûzeûne). 
Allah'ın düşmanları o gün ateşe haşrolunurlar. Böylece onlar (öncekiler ve sonrakiler) biraraya getirilirler. 

41/FUSSİLET-20: Hattâ izâ mâ câûhâ şehide aleyhim sem’uhum ve ebsâruhum ve culûduhum bimâ kânû ya’melûn(ya’melûne). 
Hatta ona (ateşe) geldikleri zaman yapmış oldukları şeylere, onların gözleri, kulakları ve derileri (uzuvları), (hayat filmlerinde) onların aleyhine şahitlik etti. 

41/FUSSİLET-21: Ve kâlû li culûdihim lime şehidtum aleynâ, kâlû entakanallâhullezî entaka kulle şey’in ve huve halakakum evvele merretin ve ileyhi turceûn(turceûne).
Ve kendi ciltlerine (uzuvlarına): “Niçin bizim aleyhimize şahitlik ettiniz?” dediler. (Onlar da) dediler ki: “Bizi, herşeyi söyleten Allah söyletti. Sizi ilk defa O yarattı ve O'na döndürüleceksiniz.” 

41/FUSSİLET-22: Ve mâ kuntum testetirûne en yeşhede aleykum sem’ukum ve lâ ebsârukum ve lâ culûdukum ve lâkin zanentum ennellâhe lâ ya’lemu kesîren mimmâ ta’melûn(ta’melûne).
Kulaklarınızın, gözlerinizin ve cildinizin (uzuvlarınızın) sizin aleyhinize şahitlik etmesinden (edeceğinden) sakınmıyordunuz. Ve lâkin yaptıklarınızdan çoğunu Allah'ın bilmediğini zannediyordunuz. 

17/İSRÂ-36: Ve lâ takfu mâ leyse leke bihî ilm(ilmun), innes sem’a vel basara vel fuâde kullu ulâike kâne anhu mes’ûlâ(mes’ûlen).
Ve (hakkında) ilmin olmayan bir şeyin ardına düşme (karışma) (açıklamaya çalışma)! Muhakkak ki işitme, görme ve idrak, onların hepsi, ondan (takfu'dan) mesul (sorumlu) oldu (mesuldürler). 

24/NÛR-24: Yevme teşhedu aleyhim elsinetuhum ve eydîhim ve erculuhum bimâ kânû ya’melûn(ya’melûne). 
O gün onlara, onların dilleri, elleri ve ayakları (hayat filmleri) yapmış olduklarına şahitlik edecek. 

24/NÛR-25: Yevme izin yuveffîhimullâhu dînehumul hakka ve ya’lemûne ennallâhe huvel hakkul mubîn(mubînu).
İzin günü Allah onlara dînlerini (negatif ve pozitif derecelerin karşılığını) hakkıyla ödeyecektir. Ve Allah'ın, Hakk Mübin (hakkı açıklayan, yerine getiren) olduğunu bilecekler. 

10.7. CENNET

40/MU'MİN-17: El yevme tuczâ kullu nefsin bimâ kesebet, lâ zulmel yevm(yevme), innallâhe serîul hisâb(hisâbi). 
Bugün bütün nefsler (herkes), kazandıkları sebebiyle cezalandırılır veya mükâfatlandırılır (karşılığı verilir). Bugün zulüm yoktur. Muhakkak ki Allah, hesabı çabuk görendir. 

Kıyâmet gününde yaptıklarımızdan hesaba çekiliriz. Bu hesabın neticesinde mükâfata nâil olanlar; nefs ve fizik vücut olarak ebedi cennet hayatını kazanırlar. 

Allahû Tealâ Mu’minun Suresinin 102. âyet-i kerimesinde sevapları günahlarından fazla olanların cennete gireceğini bildirerek cennete girebilmenin ölçüsünü bizlere açıklamıştır.

23/MU'MİNÛN-102: Fe men sekulet mevâzînuhu fe ulâike humul muflihûn(muflihûne).
O zaman kimin mizanı (sevap tartıları) ağır gelirse işte onlar, felâha erenlerdir. 

Dünya hayatı göre cennet hayatı sonsuzdur. Ama cennet de ve cehennem de yaratılmıştır.Yaratılan herşeyin bir ömrü vardır. Bunun mânâsı bir gün cennet ve cehennem hayatı da son bulacaktır sadece Zül Celal ve İkram Sahibi Yüce Rabbimizin Zatı bâki kalacaktır.

11/HÛD-108: Ve emmâllezîne suidû fe fîl cenneti hâlidîne fîhâ mâ dâmetis semâvâtu vel ardu illâ mâ şâe rabbuke, atâen gayra meczûz(meczûzin).
Fakat mutlu olanlar, artık cennettedir. (Cennetlerin) semaları ve arzı durdukça, Rabbinin dilediği şey (cenneti yok etmeyi dilemesi) hariç, onlar orada ebedî kalanlardır (kalacaklardır). 

Ne varki bizim insan aklımızın algılayabileceği bir sonsuz sonsuzluğun, bir rakamlar dizisinin gene ötesinde bir zaman periyodu ile karşı karşıyayız.

28/KASAS-88: Ve lâ ted’u meallâhi ilâhen âhar(âhara), lâ ilâhe illâ hû(hûve), kullu şey’in hâlikun illâ vecheh(vechehu), lehul hukmu ve ileyhi turceûn(turceûne).
Ve Allah ile beraber başka bir İlâh'a dua etme (ibadet etme). O'ndan başka İlâh yoktur. O'nun Zat'ı hariç herşey helâk olucudur. Hüküm O'nundur. Ve O'na döndürüleceksiniz. 

Anlaşılmaktadır ki bir gün cennet de cehennem de son bulacaktır. İşte oyun, eğlence, süslenme, övünme, mal ve evlât sahibi olmak gibi aldatıcı ve geçici şeylerden ibaret olan dünya hayatını ahirete tercih edenler, o sonsuz güzel cennet hayatından mahrum olurlar.

10.7.1. KİMLER CENNETE GİRER

10.7.1.1. ALLAH’A ULAŞMAYI DİLEYENLER

Allah’a inananlardan her kim dünya hayatında Allah’a ulaşmayı dileyerek Enfal 29’da belirtildiği gibi takva sahibi olursa, Allahû Tealâ onun bütün günahlarını örteceği için geride kalan sevapları sebebiyle sevapları günahlarından fazla olan bu kişi birinci kat cennette gidecektir. Kısaca kim takva sahibi olursa mutlaka cennete girer. 

8/ENFÂL-29: Yâ eyyuhâllezîne âmenû in tettekullâhe yec’al lekum furkânen ve yukeffir ankum seyyiâtikum ve yagfir lekum, vallâhu zul fadlil azîm(azîmi).
Ey âmenû olanlar! Allah'a karşı takva sahibi olursanız sizi furkan (hak ve bâtılı ayırma özelliği) sahibi kılar! Ve sizden (sizin) günahlarınızı örter ve size mağfiret eder (günahlarınızı sevaba çevirir). Ve Allah, büyük fazl sahibidir. 

30/RÛM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne). 
O'na (Allah'a) yönelin (Allah'a ulaşmayı dileyin) ve O'na karşı takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın. 

29/ANKEBÛT-5: Men kâne yercû likâallâhi fe inne ecelallâhi le âtin, ve huves semîul alîm(alîmu).
Kim Allah'a mülâki olmayı (hayattayken Allah'a ulaşmayı) dilerse, o taktirde muhakkak ki Allah'ın tayin ettiği zaman mutlaka gelecektir (ruhu mutlaka hayattayken Allah'a ulaşacaktır). Ve O; en iyi işiten, en iyi bilendir. 

29/ANKEBÛT-6: Ve men câhede fe innemâ yucâhidu li nefsihî, innallâhe le ganiyyun anil âlemîn(âlemîne).
Ve kim cihad ederse, o taktirde sadece kendi nefsi için cihad eder. Muhakkak ki Allah, âlemlerden müstağnidir (hiçbir şeye ihtiyacı yoktur). 

11/HÛD-29: Ve yâ kavmi lâ es’elukum aleyhi mâlâ(mâlen), in ecriye illâ alâllâhi ve mâ ene bi târidillezîne âmenû, innehum mulâkû rabbihim ve lâkinnî erâkum kavmen techelûn(techelûne).
Ve ey kavmim! Buna (tebliğ ettiğim şeylere) karşılık sizden mal olarak (bir şey) istemiyorum. Eğer ücretim (ecrim) varsa ancak Allah'a aittir. Ve ben âmenû olanları (Allah'a ulaşmayı dileyenleri) tardedecek (uzaklaştıracak, kovacak) değilim. Muhakkak ki onlar, Rab'lerine mülâki olacaklar (ulaşacaklar). Ve lâkin ben, sizi cahillik eden bir kavim olarak görüyorum. 



10.7.1.2. DAVETE İCABET EDENLER

Gerçekten bu davetin neticesinde kişi nefsen irşâd olur. Bu sebeple Allah bütün insanları irşâda çağırmaktadır. Çünkü en fazla sevdiği mahlûk olan insanın dünya ve ahirette mutlu olmasını yani saadet içinde yaşamasını istiyor. Kişi cahil olan nefsinin zulmünden irşâdla kurtulmadığı takdirde ne bu dünya hayatında saadet ve mutluluğu tadabilir ne de ahiret hayatında saadet ve mutluluğu tadabilir.

2/BAKARA-186: Ve izâ seeleke ıbâdî annî fe innî karîb(karîbun) ucîbu da’veted dâi izâ deâni, fel yestecîbû lî vel yu’minû bî leallehum yerşudûn(yerşudûne).
Ve kullarım sana, Benden sorduğu zaman, muhakkak ki Ben, (onlara) yakınım. Bana dua edilince, dua edenin duasına (davetine) icabet ederim. O halde onlar da Bana (Benim davetime) icabet etsinler ve Bana âmenû olsunlar (Bana ulaşmayı dilesinler). Umulur ki böylece onlar irşada ulaşırlar (irşad olurlar). 

42/ŞÛRÂ-47: İstecîbû li rabbikum min kabli en ye’tiye yevmun lâ meredde lehu minallâh(minallâhi), mâ lekum min melcein yevme izin ve mâ lekum min nekîr(nekîrin).
Rabbinize icabet edin (Allah'a ulaşmayı dileyin), Allah tarafından geri döndürülmeyecek olan günün gelmesinden önce. İzin günü, sizin için bir sığınak yoktur. Ve sizin için bir inkâr yoktur (yaptıklarınızı inkâr edemezsiniz). 

Allahû Tealâ’nın davetine icabet etmek için Allah tarafından bizim için tayin edilen mürşide ulaşmak şarttır. Mürşidin tayini ise Allah’a aittir. Rabbimizden mürşid talebinde bulunan herkese mürşid tayin edeceğine dair Allah’ın garantisi vardır. 

16/NAHL-9: Ve alallâhi kasdus sebîli ve minhâ câir(câirun), ve lev şâe le hedâkum ecmaîn(ecmaîne). 
Ve sebîllerin (dergâhlardan Sıratı Mustakîm'e ulaşan bütün yolların yani mürşidlerin) tayini, Allah'ın üzerinedir. Ve ondan sapanlar vardır. Ve eğer O dileseydi, sizin hepinizi hidayete erdirirdi. 

Ancak Allah’tan başkasına talepte bulunan, yani şirkin içinde olan herkesin amacına ulaşamayacağını Rabbimiz açıklıyor.

13/RA'D-14: Lehu da’vetul hakk(hakkı), vellezîne yed’ûne min dûnihî lâ yestecîbûne lehum bi şey’in illâ kebâsitı keffeyhi ilâl mâi li yebluga fâhu ve mâ huve bi bâligıhî, ve mâ duâul kâfirîne illâ fî dalâl(dalâlin).
Hakkın daveti O'nadır (Kendisinedir, Allah'adır). O'ndan başkasına davet ettikleri (şeyler), onlara bir şeyle icabet etmezler. Onlar ancak suya, onun ağzına, suyun ulaşması için avucunu açmış kimse gibidir. O (su), ona ulaşacak değildir. Ve kâfirlerin daveti, dalâletten (su nasıl onların ağızlarına ulaşamıyorsa, dalâlette olanlar da hidayete ulaşamaz) başka bir şey değildir. 

7/A'RÂF-194: İnnellezîne ted’ûne min dûnillâhi ıbâdun emsâlukum fed’ûhum felyestecibû lekum in kuntum sâdıkîn(sâdıkîne).
Muhakkak ki; Allah'tan başka dua ettikleriniz sizler gibi kullardır. Öyleyse onları çağırın. Eğer doğru sözlü iseniz böylece size (sizin duanıza) icabet etsinler (duanızı yerine getirsinler). 

35/FÂTIR-14: İn ted’ûhum lâ yesmeû duâekum, ve lev semiû mestecâbû lekum, ve yevmel kıyâmeti yekfurûne bi şirkikum, ve lâ yunebbiuke mislu habîr(habîrin).
Eğer onlara dua ederseniz sizi, dualarınızı işitmezler. Şâyet işitmiş olsalar (bile) size icabet edemezler. Kıyâmet günü sizin şirkinizi inkâr edecekler. Ve sana bunun (bu haberin) mislini (benzerini) verecek (kimse, şey) bulunmaz (Allah'tan başkası haber veremez). 

40/MU'MİN-60: Ve kâle rabbukumud’ûnî estecib lekum, innellezîne yestekbirûne an ibâdetî se yedhulûne cehenneme dâhırîn(dâhırîne). 
Ve Rabbimiz, şöyle buyurdu: "Bana dua ediniz ki size icabet edeyim. Bana kul olmaktan kibirlenenler, muhakkak ki hakir ve zelil olarak cehenneme girecekler." 

42/ŞÛRÂ-26: Ve yestecîbullezîne âmenû ve amilûs sâlihâti ve yezîduhum min fadlih(fadlihî), vel kâfirûne lehum azâbun şedîd(şedîdun). 
(Allah), âmenû olanların (Allah'a ulaşmayı dileyenlerin) ve salih amel (nefs tezkiyesi) işleyenlerin (dualarına) icabet eder. Ve onlara fazlından artırır. Ve kâfirler; onlar için şiddetli azap vardır. 

42/ŞÛRÂ-38: Vellezînestacâbû li rabbihim ve ekâmus salâte ve emruhum şûrâ beynehum ve mimmâ rezaknâhum yunfikûn(yunfikûne).
Ve onlar, Rab'lerine icabet ederler ve namazı kılarlar. Ve onlar, işlerini aralarında toplanıp istişare ederler. Ve onları rızıklandırdığımız şeylerden infâk ederler. 



Bu danışman Allah’ın bizim insan için tayin ettigi mürşiddir. Başlangıçta Allah’ın davetine icabet şarttır. Fakat bunun gerçekleşmesi bir mürşidle olur. Mürşide ulaşmak ise ancak Allah’a talepte bulunmakla mümkündür.

10.7.1.3. NEFSİ ISLÂH EDİCİ AMEL İŞLEYENLER

Îmân sahibi olup sâlih amel işleyenlerin Allah’ın cennet müjdesine sahip olurlar.

2/BAKARA-25: Ve beşşirillezîne âmenû ve amilûs sâlihâti enne lehum cennâtin tecrî min tahtihel enhâr(enhâru), kullemâ ruzikû minhâ min semeretin rızkan kâlû hâzellezî ruzıknâ min kabl(kablu) ve utû bihî muteşâbihâ(muteşâbihan), ve lehum fîhâ ezvâcun mutahharatun ve hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
Ve âmenû olup, ıslâh edici (nefsi tezkiye edici) amelde bulunanlar için altlarından nehirler akan cennetler olduğunu müjdele. Oradaki meyvelerden ve mahsullerden bir rızıkla her rızıklandırılışlarında “İşte bu bizim daha önce de rızıklandırıldığımız (yediğimiz) şeydir.” dediler. Ve ona (dünyadaki rızıklarına) benzer (lezzet ve nefaset bakımından çok üstünü) verilmiştir. Onlar için orada temiz eşler vardır. Ve onlar orada ebedî kalacak olanlardır. 

Bu kişiler, ancak mürşidlerinin önünde tövbe ettikten sonra kalplerindeki mühür açılıp, kalbin içindeki küfür yazısının alınarak, yerine imânın yazılması halinde nefsi ıslâh edici amel işlemeye başlayabilirler.

25/FURKÂN-70: İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan fe ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât(hasenâtin), ve kânallâhu gafûran rahîmâ(rahîmen).
Ancak kim (mürşidi önünde) tövbe eder (böylece kalbine îmân yazılıp, îmânı artan) mü'min olur ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa, o taktirde işte onların, Allah seyyiatlerini (günahlarını) hasenata (sevaba) çevirir. Ve Allah, Gafur'dur (günahları sevaba çevirendir), Rahîm'dir (rahmet nuru gönderendir). 

10.7.1.4. TAKVA SAHİPLERİNİN MÜKÂFATI 7 KAT CENNETTİR

Takva deyince birçok dîn âlimine göre takva korkmak mânâsına gelmektedir. Vikaye kökünden türeyen takva’nın lûgat mânâsı “korkmak değil sakınmak, saygıyla itaat ” anlamına gelmektedir. Bütün müfessirler Kur’ân âyetlerinde geçen takva kavramını korkmak mânâsıyla açıklamışlar.

“Takva sahibi olun!” yerine “Allah’tan korkun!” demişlerdir. Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de saygıyla itaat mânâsına gelen takvayı 7 safhada ifade etmektedir. Her safhadaki takvanın mükâfatı bir kat cennettir.

  1. Âmenûler takvası (Allah’a ulaşmayı dilemek 1. kat cennet)
  2. Mü’minler takvası (mürşide tâbî olmak 2. kat cennet)
  3. Evvablar takvası (ruhu Allah’a teslim etmek 3. kat cennet)
  4. Muhsinler takvası (vechi Allah’a teslim etmek 4. kat cennet)
  5. Ulûl’elbab takvası (nefsi Allah’a teslim etmek 5. kat cennet)
  6. Muhlisler, irşad takvası (ihlâsa ulaşmak 6. kat cennet)
  7. Bîhakkın takva (iradeyi Allah’a teslim etmek 7. kat cennet)

Takvanın 7 safhası da 14 asır evvel Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve sahâbe tarafından yaşanmıştır. Sahâbenin hepsi takva aşamalarını geçmiş ve bîhakkın takvaya ulaşmışlardır.

Allah ile insan arasındaki 28 basamaklık İslâm merdiveninde ilk iki basamakta olanlar için kurtuluş söz konusu değildir. 3. basamaktan itibaren kurtuluş başlar. Takvayı da bu muhteva içinde incelememiz lâzımdır.

10.7.1.4.1. ÂMENÛLER TAKVASI

28 basamaklı İslâm merdiveninin 3. basamağında, Allah’a dünya hayatını yaşarken ulaşmayı dileyenler bu takvanın sahipleridirler.

10/YÛNUS-62: E lâ inne evlîyâallâhi lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).
Muhakkak ki Allah'ın evliyasına (dostlarına), korku yoktur. Onlar, mahzun olmazlar, öyle değil mi? 

10/YÛNUS-63: Ellezîne âmenû ve kânû yettekûn(yettekûne).
Onlar, âmenûdurlar (ölmeden evvel Allah'a ulaşmayı dileyenlerdir) ve takva sahibi olmuşlardır. 

15/HİCR-45: İnnel muttekîne fî cennâtin ve uyûn(uyûnin).
Muhakkak ki; takva sahipleri, cennetlerin içinde ve pınarlar başındadırlar. 

30/RÛM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne). 
O'na (Allah'a) yönelin (Allah'a ulaşmayı dileyin) ve O'na karşı takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın. 

Kişinin kalbinde Allah’a ulaşma dileğini gören Allahû Tealâ Rahmân esması ile tecelli ederek ard arda 12 ihsan verecektir.

  1. Gözlerdeki hicab-ı mesture kaldırılır. (Birinci Furkan)
  2. Gözlerdeki basar hassasının üzerindeki gışavet alınır. (ikinci. Furkan)
  3. Kulaklardaki vakra alınır. (Üçüncü Furkan)
  4. Kulaklardaki sem’î hassasının üzerindeki mühür açılır. (Dördüncü Furkan)
  5. Kalpteki ekinnet alınır. (Beşinci Furkan)
  6. Kalbin mührü açılır. (Altıncı Furkan)
  7. Kalbe ihbat konur. (Yedinci Furkan)
  8. Kalbe Allah ulaşır. (hidayet konur) (Tegabun-11).
  9. Kalp Allah’a döndürülür. (Kaf-32)
  10. Kişinin göğsünden kalbine nûr yolu açılır. (Zumer-22)
  11. Zikir yaptıkça kalbe nûr girer. (%2 rahmet)
  12. Hacet namazıyla kişiye Allah mürşidini gösterir.
10.7.1.4.2. MÜ’MİNLER TAKVASI

Mürşidine ulaşarak Allah’tan 7 tane ni’met alan kişi mü’minler takvasının sahibidir.

  1. Ni’met, o kişinin başının üzerine Devrin İmamının Ruhu gelir. (Mu’min 15) (Mucâdele-22) (Mu’min 7)
  2. Ni’met, o kişinin nefsinin kalbine Allahû Tealâ îmânı yazar. (Mucâdele-22)
  3. Ni’met, o kişinin ruhu, vücudundan ayrılarak Sıratı Mustakîm üzerinden gök katlarını birer birer aşarak Allah’a doğru yola çıkar. (Nebe-39)
  4. Ni’met, o kişinin nefsi, tezkiyeye başlar.
  5. Ni’met, o kişinin fizik vücudu şeytana kul olmaktan kurtulup Allah’a kul olmaya başlar.
  6. Ni’met, Allahû Tealâ o kişinin bütün günahlarını sevaba çevirir. Daha önce her yaptığı her sevaba 1’e 10 derecat verirken, o günden itibaren 1’e 100 den, 1’e 700’e kadar derecat vermeye başlar. (Furkan 70-Bakara 261)
  7. Ni’met, o kişinin iradesi güçlenmeye başlar. Mü’minler takvasının sahibi olan kişi Allah’ın 7 tane ni’metle desteklediği kişidir.

5/MÂİDE-35: Yâ eyyuhâllezîne âmenûttekûllâhe vebtegû ileyhil vesîlete ve câhidû fî sebîlihi leallekum tuflihûn(tuflihûne).
Ey âmenû olanlar (Allah'a ulaşmayı, teslim olmayı dileyenler); Allah'a karşı takva sahibi olun ve O'na ulaştıracak vesileyi isteyin. Ve O'nun yolunda cihad edin. Umulur ki böylece siz felâha erersiniz. 

74/MUDDESSİR-54: Kellâ innehu tezkireh(tezkiretun).
Hayır, muhakkak ki O, bir Zikir'dir (Öğüt'tür). 

74/MUDDESSİR-55: Fe men şâe zekereh(zekerehu).
Artık kim dilerse, O'nu zikreder. 

74/MUDDESSİR-56: Ve mâ yezkurûne illâ en yeşâallâh(yeşâallâhu), huve ehlut takvâ ve ehlul magfireh(magfireti).
Allah'ın dilediğinden başkası O'nu zikredemez. O (O'nun dilediği kimse), takva sahibidir ve mağfiret ehlidir (günahları sevaba çevrilmiş olan kimsedir). 

Mü’minler takvasının sahibi olan, mürşidine ulaşıp tövbe eden ve mağfiret sahibi olan kişidir. 

25/FURKÂN-70: İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan fe ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât(hasenâtin), ve kânallâhu gafûran rahîmâ(rahîmen).
Ancak kim (mürşidi önünde) tövbe eder (böylece kalbine îmân yazılıp, îmânı artan) mü'min olur ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa, o taktirde işte onların, Allah seyyiatlerini (günahlarını) hasenata (sevaba) çevirir. Ve Allah, Gafur'dur (günahları sevaba çevirendir), Rahîm'dir (rahmet nuru gönderendir). 

10.7.1.4.3. EVVAB TAKVA

Ruhu Allah’a ulaşan kişi Evvab takvanın sahibidir.Kişi zikir yaptıkça Allah’ın katından gelen rahmet fazl ve salalâvattan fazıllar, kalpteki îmân kelimesinin etrafında toplanmaya başlarlar. Nefsin kalbinde %49 fazl, %2 rahmet birikiminin olduğu nokta, nefs tezkiyesinin gerçekleştiği noktadır. Nefsin tezkiyesine paralel olarak ruh da gök katlarında yükselir, 7 âlemi geçerek yoklukta Allah’ın Zat’ına ulaşır. Böylece emanet Allah’a vasıl olur. Artık o kişinin ruhu, Allah’a sarılmış evvab olmuştur. Kişi bu noktada evvab takvanın sahibidir.

50/KAF-31: Ve uzlifetil cennetu lil muttekîne gayra baîdin.
Ve cennet, takva sahipleri için uzak olmayarak yaklaştırıldı. 

50/KAF-32: Hâzâ mâ tûadûne li kulli evvâbin hafîz(hafîzin).
İşte size vaadolunan şey budur (cennettir). Bütün evvab (ruhu Allah'a ulaşarak sığınmış), ve hafîz olanlar (başlarının üzerine devrin imamının ruhu ulaşmış olanlar) için. 

91/ŞEMS-9: Kad efleha men zekkâhâ.
Kim onu (nefsini) tezkiye etmişse felâha (kurtuluşa) ermiştir. 

Nefsini ıslâh ettiği zaman ruhunu da Allah’a ulaştırmıştır. 

89/FECR-27: Yâ eyyetuhân nefsul mutmainnetu.
Ey mutmain olan nefs! 

89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeten.
Rabbine dön (Allah'tan) razı olarak ve Allah'ın rızasını kazanmış olarak! 

Ve Yunus Suresi 62 ve 63. ayetlerdeki ilk takvaya ulaşmıştır. 

Kişi üç yeminini birden yerine getirerek takvaya ulaşmıştır.

  1. Ruhunu Allah’a ulaştırarak
  2. Nefsini tezkiye ederek
  3. Fizik vücudunu Allah’a kul ederek

5/MÂİDE-7: Vezkurû ni’metellâhi aleykum ve mîsâkahullezî vâsekakum bihî iz kultum semi’nâ ve ata’nâ vettekûllâh(vettekûllâhe) innallâhe alîmun bizâtis sudûr(sudûri).
Allah'ın, sizin üzerinizdeki ni'metini ve: “İşittik ve itaat ettik” dediğiniz zaman, onunla sizi bağladığı misâkınızı hatırlayın. Allah'a karşı takvâ sahibi olun, Muhakkak ki O, göğüslerde (sinelerde) olanı en iyi bilir. 

89/FECR-27: Yâ eyyetuhân nefsul mutmainnetu.
Ey mutmain olan nefs! 

89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeten.
Rabbine dön (Allah'tan) razı olarak ve Allah'ın rızasını kazanmış olarak! 

89/FECR-29: Fedhulî fî ibâdî.
(Ey fizik vücut!) O zaman, (nefsini tezkiye ettiğin ve ruhunu Allah'a ulaştırdığın zaman Bana kul olursun) kullarımın arasına gir. 

89/FECR-30: Vedhulî cennetî.
Ve cennetime gir. 

10.7.1.4.4. MUHSİNLER TAKVASI

Fizik vücudunu 25. basamakta Allah’a teslim eden kişiler muhsinler takvasının sahibi olurlar.

3/ÂLİ İMRÂN-133: Ve sâriû ilâ magfiretin min rabbikum ve cennetin arduhâs semâvâtu vel ardu, uiddet lil muttekîn(muttekîne).
Ve Rabbiniz'den olan mağfirete ve genişliği yerler ve gökler kadar olan, muttekîler için hazırlanmış olan cennete koşun! 

3/ÂLİ İMRÂN-134: Ellezîne yunfikûne fîs serrâi ved darrâi vel kâzımînel gayza vel âfîne anin nâs(nâsi), vallâhu yuhibbul muhsinîn(muhsinîne). 
Onlar (muttekîler), bollukta ve darlıkta (Allah için) infâk ederler (verirler) ve onlar öfkelerini yutanlardır (tutanlardır) ve insanları affedenlerdir. Ve Allah, muhsinleri sever. 

3/ÂLİ İMRÂN-135: Vellezîne izâ fealû fâhişeten ev zalemû enfusehum zekerûllâhe festagferû li zunûbihim, ve men yagfiruz zunûbe illâllâhu ve lem yusırrû alâ mâ fealû ve hum ya’lemûn (ya’lemûne). 
Ve onlar (takva sahipleri), bir kötülük yaptıkları veya nefslerine zulmettikleri zaman Allah'ı zikrederler, hemen günahları için mağfiret dilerler. Ve Allah'tan başka kim günahları mağfiret eder. Ve onlar, yaptıkları şeylerde (hatalarda), bilerek ısrar etmezler. 

10.7.1.4.5. ULÛL’ELBAB TAKVASI (AHSEN TAKVA)

Kişi daimî zikre ulaştığında nefsinin kalbindeki afetler yok olmuş, afetlerin yerini tamamen (%2 rahmet, %98 fazıllar) almıştır. Artık o kişi afetlerden temizlenmiş ve ulûl’elbab olmuştur. Bu kademeye ulaşanlar ulûl’elbab takvasının sahipleridir

7/A'RÂF-201: İnnellezînettekav izâ messehum tâifun mineş şeytâni tezekkerû fe izâhum mubsırûn(mubsırûne).
Muhakkak ki; takva sahibi kimseler şeytandan onlara gözü bürüyen bir vesvese dokunduğu zaman (Allah'ı) tezekkür ederler (Allah'la tezekkür ederler). İşte o zaman onlar, basar edenlerdir (kalp gözlerinin basar hassası ile görürler: Casiye-23). 

10.7.1.4.6. MUHLİSLER VEYA İRŞAD TAKVASI

Muhlisler takvası yani irşad takvasının sahibi olan kişinin özelliği, kalbinin 14 kademede müzeyyen olmasıdır. Kalbi 14 kademe tezyin olan bu insanlar irşada ulaşanlardır ve irşad takvanın sahipleridir.

2/BAKARA-139: Kul e tuhâccûnenâ fîllâhi ve huve rabbunâ ve rabbukum, ve lenâ â’mâlunâ ve lekum a’mâlukum ve nahnu lehu muhlisûn(muhlisûne).
De ki: “Allah hakkında bizimle mücâdele mi ediyorsunuz? Ve O, bizim de Rabbimizdir, sizin de Rabbinizdir. Ve, bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz de size aittir. Ve biz, ona muhlis olanlarız (dîni O'na hâlis kılanlarız).” 

2/BAKARA-179: Ve lekum fîl kısâsı hayâtun yâ ulîl elbâbi leallekum tettekûn(tettekûne).
Ey ulûl elbab! Kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki böylece siz, takva sahibi olursunuz. 

5/MÂİDE-100: Kul lâ yestevîl habîsu vet tayyibu ve lev a’cebeke kesretul habîs(habîsi), fettekullâhe yâ ulîl elbâbi leallekum tuflihûn(tuflihûne).
De ki; "Habisin (haram, murdar ve fesadın...) çokluğu senin hoşuna gitse bile, habis (haram ve kötü olan) ile tayyib (helâl ve temiz olan) bir değildir. Ey Ulûl Elbâb! Artık Allah'a karşı takva sahibi olun! Umulur ki böylece siz felâha erersiniz. 

49/HUCURÂT-7: Va’lemû enne fîkum resûlallâh(resûlallâhi), lev yutîukum fî kesîrin minel emri le anittum ve lâkinnallâhe habbebe ileykumul îmâne ve zeyyenehu fî kulûbikum, ve kerrehe ileykumul kufre vel fusûka vel isyân(isyâne), ulâike humur râşidûn(râşidûne). 
Ve aranızda Allah'ın Resûlü olduğunu biliniz. Eğer işlerin çoğunda size itaat etseydi, mutlaka sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah, size îmânı sevdirdi ve onu kalplerinizde müzeyyen kıldı. Küfrü, fıskı ve isyanı size kerih gösterdi. İşte onlar, onlar irşad olanlardır. 

10.7.1.4.7. BİHAKKIN TAKVA

Takvanın 7. ve son safhası bihakkın takvadır. Allah’ın Zat’ını gören ve irşada memur ve mezun kılınan kişi bihakkın takvanın sahibidir. Bihakkın takvanın sahipleri Allah’ın Zatını gören, Allah’ın irşada memur ve mezun kıldığı velî mürşidlerdir.

3/ÂLİ İMRÂN-102: Yâ eyyuhâllezîne âmenûttekullâhe hakka tukâtihî ve lâ temûtunne illâ ve entum muslimûn(muslimûne). 
Ey âmenû olanlar, Allah'a karşı “O'nun hak takvası” ile (bi hakkın takva, en üst derece takva ile) takva sahibi olun! Ve sakın siz, (Allah'a) teslim olmadan ölmeyin! 

10.7.1.5. YEMİN SAHİPLERİ

El Vakıa Suresi’nde Allahû Tealâ cennete girecek iki gruptan bahsetmektedir. Bunların ilkine Ashab-ı meymene (Yemin sahipleri) ikincisine ise Sabikûn diyor. Yemin sahipleri üç yeminlerini yerine getirenlerdir. Ruhlarını Allah’a ulaştırarak teslim eden, fizik vücutlarını şeytana kul olmaktan kurtarıp Allah’a teslim ederek muhsinlerden olan ve nefslerini tezkiye, tasfiye eden yemin sahipleridir. Birincil şartları yerine getirmiştir. Sabikunlar Allahû Tealâ’nın irşada memur ve mezun kıldığı velî mürşidlerdir. 

Allahû Tealâ yemin sahiplerinin, yükseltilmiş döşekleri üstünde meyve ağaçlarının altında dinleneceğini söylüyor.

Sabikûnlar ise hayırlarda yarışanlardır. Daimî zikir makamına ulaşmışlardır. 

88/GÂŞİYE-13: Fîhâ sururun merfûah(merfûatun).
Orada yüksek tahtlar vardır. 

56/VÂKIA-34: Ve furuşin merfûah(merfûatin).
Ve yüksetilmiş döşeklerdedirler (tahtlardadırlar). 

Cennete girebilmenin asgari şartı âmenû (Allah’a ulaşmayı dilemektir.) olmaktır. Sebe Suresinin 20. âyeti kerimesinin gerçek anlamı burada ortaya çıkıyor.

10.7.1.6. MÜ’MİNLER

10.7.1.6.1. HAK MÜ’MİN OLMAK

34/SEBE-20: Ve lekad saddaka aleyhim iblîsu zannehu fettebeûhu illâ ferîkan minel mûminîn(mûminîne).
Ve andolsun ki iblis, onlar üzerindeki zannını (hedefini) yerine getirdi. Böylece mü'minleri oluşturan bir fırka (Allah'a ulaşmayı dileyenler) hariç, hepsi ona (şeytana) tâbî oldular. 

Hak mü’min olmak ancak kalben Allah’a ulaşmayı dilemek ile mümkündür. İnsanların hepsi Allah’a inanmakla ve 5 şartı yerine getirmekle kurtulduklarını zannetmektedirler. Dünyadaki bütün İslâm kuruluşlarının hepsi durmadan bizi İslâm’ın beş şartına uymaya çağırıyor. “Bu beş şartı tamamlamışsanız kurtuldunuz” diyorlar. Allahû Tealâ ise bunun çok ötesini istiyor. Sadece fizik vücudun beş şartı yerine getirmesini değil, ruhun Allah’a ulaşmasını, vechin Allah’a teslimini, nefsin tezkiye, terbiye, tasfiye olmasını ve iradenin Allah’ın emirlerini yerine getirmelerini ve teslim olmalarını istiyor. Ve Allahû Tealâ Kur’ân-ı Keriminde, Kur’ân-ı Kerim’in dışındaki bir takım kitapları kaynak (Emaniye) göstermek sureti ile onlara ittiba edenlerin ne kadar yanlış bir yolda olduklarını bize vurguluyor.

Sıratı Mustakîm üzerinde bulunanlar hak mü’mindir. 

Fırkayı Naciyeyı (kurtuluşa ulaşan tek fırkayı) oluşturan hak mü’minler Sıratı Mustakîm üzerinde bulunanlardır. 

34/SEBE-20: Ve lekad saddaka aleyhim iblîsu zannehu fettebeûhu illâ ferîkan minel mûminîn(mûminîne).
Ve andolsun ki iblis, onlar üzerindeki zannını (hedefini) yerine getirdi. Böylece mü'minleri oluşturan bir fırka (Allah'a ulaşmayı dileyenler) hariç, hepsi ona (şeytana) tâbî oldular. 

6/EN'ÂM-153: Ve enne hâzâ sırâtî mustekîmen fettebiûhu, ve lâ tettebiûs subule fe teferraka bikum an sebîlihi, zâlikum vassâkum bihî leallekum tettekûn(tettekûne).
Ve muhakkak ki; bu, Benim mustakîm olan yolumdur. Öyleyse ona tâbî olun. Ve (başka) yollara tâbî olmayın ki; o taktirde sizi, onun yolundan ayırır. İşte böyle size onunla vasiyet etti(emretti). Umulur ki böylece siz takva sahibi olursunuz. 

Hak mü’min olmak Sıratı Mustakîm üzerinde olmayı gerektirmektedir. 

1/FÂTİHA-7: Sırâtallezîne en’amte aleyhim gayril magdûbi aleyhim ve lâd dâllîn(dâllîne).
O yol (SIRATI MUSTAKÎM) ki; üzerlerine nimet verdiklerinin yoludur. Üzerlerine gadap duyulmuşların ve dalâlette kalmışların (Allah'a ulaşmayı dilemeyenlerin) yolu değil. 

Anlaşılmaktadır ki ni’met, mü’min ve Sıratı Mustakîm arasında sıkı bir ilişki vardır. 

3/ÂLİ İMRÂN-164: Lekad mennallâhu alâl mu’minîne iz bease fîhim resûlen min enfusihim yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmete, ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn(mubînin).
Andolsun ki Allah, mü'minlerin (başlarının) üzerine (devrin imamının ruhu) bir ni'met olmak üzere (onların aralarında, kendi kavminin içinde) kendilerinden bir resûl beas eder. Onlara O'nun (Allah'ın) âyetlerini tilâvet eder, onları tezkiye eder ve onlara kitap ve hikmeti öğretir. Ondan evvel (Allah'a ulaşmayı dilemeden evvel) onlar gerçekten açık bir dalâlet içinde idiler. 

Sıratı Mustakîm üzerinde bulunan îmânı artan mü’minlerin başlarının üzerindeki ni’met, devrin imamının ruhudur. 

40/MU'MİN-15: Rafîud deracâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzira yevmet telâk(telâkı).
Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından (Kendisine ulaştırmayı) dilediği kişinin (Allah'a ulaşmayı dilediği için Allah'ın da Kendisine ulaştırmayı dilediği kişinin) üzerine (başının üzerine) Allah'a ulaşma gününün geldiğini (o kişinin ruhuna) ihtar etmek için, emrinden (Allah'ın emrini tebliğ edecek) bir ruh (devrin imamının ruhunu) ulaştırır. 

Allah kimin başının üzerine, emrinden, devrin imamının ruhunu ni’met olarak göndermişse, o kişi, Allah’a ulaştıran yolun (Sıratı Mustakîm’in) üzerine çıkar.

O ni’metin başının üzerine gelmesi sebebiyle kalbinin içine îmân yazılır. 

58/MUCÂDELE-22: Lâ tecidu kavmen yu’minûne billâhi vel yevmil âhiri yuvâddûne men hâddallâhe ve resûlehu ve lev kânû âbâehum ve ebnâehum ve ihvânehum ev aşîratehum, ulâike ketebe fî kulûbihimul îmâne ve eyyedehum bi rûhin minhu, ve yudhıluhum cennâtin tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ, radıyallâhu anhum ve radû anhu, ulâike hizbullâh(hizbullâhi), e lâ inne hizballâhi humul muflihûn(muflihûne).
Allah'a ve ahiret gününe (ölmeden önce Allah'a ulaşmaya) îmân eden bir kavmi, Allah'a ve O'nun Resûl'üne karşı gelenlere muhabbet duyar bulamazsın. Ve onların babaları, oğulları, kardeşleri veya kendi aşiretleri olsa bile. İşte onlar ki, (Allah) onların kalplerinin içine îmânı yazdı. Ve onları, Kendinden bir ruh ile destekledi (orada eğitilmiş olan, devrin imamının ruhu onların başlarının üzerine yerleşir). Ve onları, altından nehirler akan cennetlere dahil edecek. Onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Allah, onlardan razı oldu. Ve onlar da O'ndan (Allah'tan) razı oldular. İşte onlar, Allah'ın taraftarlarıdır. Gerçekten Allah'ın taraftarları, onlar, felâha erenler değil mi? 

Bütün bu işlemlerin gerçekleşmesi ve kişinin îmânı artan mü’min olması, Allah’ın tayin ettiği resûle tâbî olmasına, onun önünde tövbe almasına bağlıdır. 

25/FURKÂN-70: İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan fe ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât(hasenâtin), ve kânallâhu gafûran rahîmâ(rahîmen).
Ancak kim (mürşidi önünde) tövbe eder (böylece kalbine îmân yazılıp, îmânı artan) mü'min olur ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa, o taktirde işte onların, Allah seyyiatlerini (günahlarını) hasenata (sevaba) çevirir. Ve Allah, Gafur'dur (günahları sevaba çevirendir), Rahîm'dir (rahmet nuru gönderendir). 

25/FURKÂN-71: Ve men tâbe ve amile sâlihan fe innehu yetûbu ilâllâhi metâbâ(metâben).
Ve kim (mürşidi önünde) tövbe eder ve salih amel (nefs tezkiyesi) işlerse, o taktirde muhakkak ki o, tövbesi kabul edilmiş olarak Allah'a ulaşır (hayattayken ruhu Allah'a ulaşır). 

Yukarıdaki âyette de Rabbimiz bir kez daha bu tövbenin o kişiyi mü’min kılacağını ve Sıratı Mustakîm üzerine çıkaracağını vurgulamaktadır. 

10.7.1.6.2. HAK MÜ’MİN OLMANIN ŞARTLARI

Bir insanın mü’min olabilmesi 7 inanç, 7 kalp ve 3 vasıf şartına bağlıdır.

Bir kişinin hak mü’min olması Allah’a inanmakla tahakkuk etmez;

  1. Allah’a inanan
  2. Allah’a insan ruhunun ölmeden evvel ulaşmasına inanan
  3. Bunun farz olduğuna inanan
  4. Allah’a ulaşmayı dilemesi halinde Allah’ın ruhunu kendisine ulaştıracağından emin olan hak mü’min olur.

ÎMÂNI ARTAN MÜ’MİN OLMANIN ŞARTLARI

7 KALP ŞARTI:

  1. Allah kalpteki ekinneti alır.
  2. Allah kalpte bulunan mührüaçar.
  3. Allah kalbe ihbatı koyar.
  4. Allah’ın kalbe hidayetle ulaşır.
  5. Allah kalbi kendisine döndürür.
  6. Allah göğüsten kalbe bir nur yolu açar.
  7. Allah kalbin içine imânı yazar.

7 İNANÇ ŞARTI:

  1. Allah’a inanmak
  2. Allah’ın meleklerine inanmak
  3. Allah’ın kitaplarına inanmak
  4. Allah’ın resûllerine inanmak
  5. Kıyâmette be’as edileceğineinanmak
  6. Hayrın Allah’tan şerrin kendi nefsimizden olduğuna inanmak
  7. Ölmeden evvel ruhunuAllah’a ulaştıracağına inanmak.

4 VASIF ŞARTI:

  1. Ruhu Sıratı Mustakîm’e ulaşır.
  2. Fizik vücudu güçlenmeye başlar.
  3. Nefsi tezkiye olmaya başlar.
  4. İrade güçlenmeye başlar.

17/İSRÂ-45: Ve izâ kara’tel kur’âne cealnâ beyneke ve beynellezîne lâ yu’minûne bil âhirati hicâben mestûrâ(mestûren).
Sen Kur'ân'ı kıraat ettiğin (okuduğun) zaman, seninle ahirete (ölmeden evvel Allah'a ulaşmaya ve kıyâmet gününe) inanmayanlar arasına hicab-ı mesture kıldık (gözlerinin üzerine, seni peygamber olarak görmelerini engelleyen bir perde koyduk). 

17/İSRÂ-46: Ve cealnâ alâ kulûbihim ekinneten en yefkahûhu ve fî âzânihim vakrâ(vakran), ve izâ zekerte rabbeke fîl kur’âni vahdehu vellev alâ edbârihim nufûrâ(nufûren).
O'nu (Kur'ân'ı), fıkıh (idrak) etmelerine karşı, (fıkıh edemesinler diye) kalplerinin üzerine ekinnet ve onların kulaklarına vakra (işitme engeli) kıldık. Ve sen, Kur'ân'da Rabbinin tekliğini zikrettiğin zaman nefretle arkalarına döndüler. 

22/HACC-54: Ve li ya’lemellezîne ûtûl ilme ennehul hakku min rabbike fe yu’minû bihî fe tuhbite lehu kulûbuhum, ve innallâhe le hâdillezîne âmenû ilâ sırâtın mustakîm(mustakîmin).
Ve kendilerine ilim verilenlerin, onun (irşad makamının, Velî Resûl'ün, Nebî Resûl'ün) söylediklerinin Rabbinden bir hak olduğunu bilmeleri, O'na îmân etmeleri, onların kalplerinin O'nu (Allah'ı) idrak etmesi (kalplerinden ekinnetin alınıp yerine ihbat sistemi konarak kalplerin mutmain olması) içindir. Muhakkak ki Allah, âmenû olanları (Allah'a ulaşmayı dileyenleri) mutlaka Sıratı Mustakîm'e hidayet edendir. 

Kalbin Allah’a döndürülmesi 

50/KAF-33: Men haşiyer rahmâne bil gaybi ve câe bi kalbin munîbin.
Gaybda Rahmân'a huşu duyanlar ve münib (Allah'a ulaşmayı dileyen) bir kalple (Allah'ın huzuruna) gelenler (için). 

Göğüsten kalbe nur yolunun açılması

6/EN'ÂM-125: Fe men yuridillâhu en yehdiyehu yeşrah sadrahu lil islâm(islâmi), ve men yurid en yudıllehu yec’al sadrahu dayyikan haracen, ke ennemâ yassa’adu fîs semâi, kezâlike yec’alûllâhur ricse alâllezîne lâ yu’minûn(yu’minûne).
Öyleyse Allah kimi Kendisine ulaştırmayı dilerse onun göğsünü yarar ve (Allah'a) teslime (İslâm'a) açar. Kimi dalâlette bırakmayı dilerse, onun göğsünü semada yükseliyormuş gibi daralmış, sıkıntılı yapar. Böylece Allah, mü'min olmayanların üzerine azap verir. 

Kalbin içine îmân yazılması

58/MUCÂDELE-22: Lâ tecidu kavmen yu’minûne billâhi vel yevmil âhiri yuvâddûne men hâddallâhe ve resûlehu ve lev kânû âbâehum ve ebnâehum ve ihvânehum ev aşîratehum, ulâike ketebe fî kulûbihimul îmâne ve eyyedehum bi rûhin minhu, ve yudhıluhum cennâtin tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ, radıyallâhu anhum ve radû anhu, ulâike hizbullâh(hizbullâhi), e lâ inne hizballâhi humul muflihûn(muflihûne).
Allah'a ve ahiret gününe (ölmeden önce Allah'a ulaşmaya) îmân eden bir kavmi, Allah'a ve O'nun Resûl'üne karşı gelenlere muhabbet duyar bulamazsın. Ve onların babaları, oğulları, kardeşleri veya kendi aşiretleri olsa bile. İşte onlar ki, (Allah) onların kalplerinin içine îmânı yazdı. Ve onları, Kendinden bir ruh ile destekledi (orada eğitilmiş olan, devrin imamının ruhu onların başlarının üzerine yerleşir). Ve onları, altından nehirler akan cennetlere dahil edecek. Onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Allah, onlardan razı oldu. Ve onlar da O'ndan (Allah'tan) razı oldular. İşte onlar, Allah'ın taraftarlarıdır. Gerçekten Allah'ın taraftarları, onlar, felâha erenler değil mi? 

Böylelikle dört hidayet vasfının da sahibi olunur:

  1. Ruh Allah’a ulaşmak üzere Sıratı Mustakîm üzerine vasıl olur (Ruhun hidayete başlaması).
  2. Nefs tezkiye olmaya başlar (Islâh-ı nefs) (Nefsin hidayete başlaması).
  3. Fizik vücut Allah’a kul olur (Fizik vücudun hidayete başlaması).
  4. İrade güçlenmeye başlar.

10.7.1.7. SABİKUN

İradelerini Allahû Tealâ’ya teslim eden Allahû Tealâ’nın irşada memur ve mezun kıldığı hayırlarda yarışanlardan müsabakanın birincileridir. Sahâbe için Allahû Tealâ, “Sabikûn El Evvelîn” tabirini kullanıyor. Tevbe Suresinin 100. âyet-i kerimesinde Peygamber Efendimiz (S.A.V) devrinde sahâbenin hepsinin sabikûn olduğunu buyurmaktadır.

9/TEVBE-100: Ves sâbikûnel evvelûne minel muhâcirîne vel ensâri vellezînettebeûhum bi ihsânin radıyallâhu anhum ve radû anhu ve eadde lehum cennâtin tecrî tahtehâl enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), zâlikel fevzul azîm(azîmu).
O sabikûn-el evvelîn (evvelki hayırlarda yarışanlardan salâh makamında iradesini Allah'a teslim ederek irşada memur ve mezun kılınanlar): Onların bir kısmı muhacirînden (Mekke'den Medine'ye göç edenlerden) bir kısmı ensardan (Medine'deki yardımcılardan) ve bir kısmı da onlara (ensar ve muhacirîne) ihsanla tâbî olanlardandı. (Sahâbe irşad makamına sahip oldukları için onlara tâbî olundu). Allah, onlardan razı ve onlar da O'ndan (Allah'tan) razıdır. Onlara Allah, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı ve orada ebediyyen kalacaklardır. İşte bu, en büyük (azîm) mükâfattır. 

14 asır önce ensar ile muhacirun beraberce sabikûnu oluşturmuşlardı. Bunların, sabikûn dediğimiz kişilerin fevzul azimin sahibi olduğunu Allahû Tealâ bu âyet-i kerime’nin sonunda açıklıyor. Sabikûn olanlar daimî zikre ulaşmış salâh makamının sahipleridirler. Onlar Allah'tan razı idiler. Allah da onlardan razıdır.

Tevbe 100’de bahsedilen sâbikunun bir kısmı ensardan bir kısmı da muhacirindendir. Hepsi mürşid olmuşlardır. Burada kendisinden bahsedilen muhacirin de ensar da ihsanla tâbî olmuşlardır. Onlara tâbî olanlar da ihsanla tâbî olmuşlardır. Tâbiiyetin olmazsa olmaz şartı ihsanla tâbiiyettir.

Yemin sahipleri Allah’ın dostluğu payesine ermiş olanlardır. 

10/YÛNUS-62: E lâ inne evlîyâallâhi lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).
Muhakkak ki Allah'ın evliyasına (dostlarına), korku yoktur. Onlar, mahzun olmazlar, öyle değil mi? 

10/YÛNUS-63: Ellezîne âmenû ve kânû yettekûn(yettekûne).
Onlar, âmenûdurlar (ölmeden evvel Allah'a ulaşmayı dileyenlerdir) ve takva sahibi olmuşlardır. 

Bu takva âmenûler takvasıdır. Âmenûler takvasının sahibi dediğimiz kişilerin velîler olduğu âyet-i kerimede bir defa daha açıklığa kavuşturulmuştur.

10.8. CEHENNEM

Allahû Tealâ cehennemi haketmenin ölçüsünü Mu’minun Suresinin 103. âyet-i kerimesinde vermiştir. Günahları sevaplarından fazla olan herkes cehennemi hakeder. 

23/MU'MİNÛN-103: Ve men haffet mevâzînuhu fe ulâikellezîne hasirû enfusehum fî cehenneme hâlidûn(hâlidûne).
Ve kimin mizanı (sevap tartıları) hafif gelirse, işte onlar, nefslerini hüsrana düşürenlerdir. Onlar, cehennemde ebediyyen kalacak olanlardır. 

39/ZUMER-19: E fe men hakka aleyhi kelimetul azâb(azâbi), e fe ente tunkızu men fîn nâr(nâri). 
Öyleyse bir kimse, üzerine azap sözünü hakettiği taktirde sen, ateşte olanı kurtarabilir misin? 

39/ZUMER-71: Vesîkallezîne keferû ilâ cehenneme zumerâ(zumeran), hattâ izâ câuhâ futihat ebvâbuhâ, ve kâle lehum hazenetuhâ e lem ye’tikum rusulun minkum yetlûne aleykum âyâti rabbikum ve yunzirûnekum likâe yevmikum hâzâ, kâlû belâ ve lâkin hakkat kelimetul azâbi alel kâfirîn(kâfirîne). 
Kâfirler, zümre zümre cehenneme sürülürler. Oraya geldikleri zaman, onun (cehennemin) kapıları açılır. Ve onun (cehennemin) bekçileri onlara derler ki: “Size, sizden (sizin aranızdan) olan resûller gelmedi mi ki, size Rabbinizin âyetlerini okusun, bugüne (buraya) geleceğinizi (söyleyerek) uyarsın? (Cehenneme gidenler) dediler ki: “Evet (geldiler).” Fakat azap sözü kâfirlerin üzerine hak oldu. 

11/HÛD-106: Fe emmâllezîne şekû fe fîn nâri lehum fîhâ zefîrun ve şehîk(şehîkun).
Şâkî olanlara gelince; artık onlar, ateştedir. Onlar, orada (yüksek sesle inleyerek ve) çok zor bir şekilde soluk soluğa, nefes alıp verirler. 

11/HÛD-107: Hâlidîne fîhâ mâ dâmetis semâvâtu vel ardu illâ mâ şâe rabbuke, inne rabbeke fe'âlun limâ yurîd(yurîdu).
Onlar, semalar ve yeryüzü (cehennemin semaları ve arzı) durdukça orada ebedî kalanlardır (kalacaklardır). Rabbinin dilediği şey (cehennemi yok etmeyi dilemesi) hariç. Muhakkak ki senin Rabbin, dilediği şeyi yapandır. 

Allahû Tealâ buyurmaktadır ki;

28/KASAS-88: Ve lâ ted’u meallâhi ilâhen âhar(âhara), lâ ilâhe illâ hû(hûve), kullu şey’in hâlikun illâ vecheh(vechehu), lehul hukmu ve ileyhi turceûn(turceûne).
Ve Allah ile beraber başka bir İlâh'a dua etme (ibadet etme). O'ndan başka İlâh yoktur. O'nun Zat'ı hariç herşey helâk olucudur. Hüküm O'nundur. Ve O'na döndürüleceksiniz. 

Allah herşeyi aslına rücu ettirecektir. Allahû Tealâ herşeyi enerjiden yarattığına göre, herşeyin tekrar enerji haline döndürüleceği birgün gelecektir. O gün hiçbir şey kalmayacak, var olan herşey enerjiye dönüşecektir. O gün cennet ve cehennemin her ikisi de enerjiye dönüşecek yani yok olacaktır.

Allah'a ibadeti kibirlerine yediremeyen kâfirleri Rabbimiz aşağıda açıklıyor.

40/MU'MİN-60: Ve kâle rabbukumud’ûnî estecib lekum, innellezîne yestekbirûne an ibâdetî se yedhulûne cehenneme dâhırîn(dâhırîne). 
Ve Rabbimiz, şöyle buyurdu: "Bana dua ediniz ki size icabet edeyim. Bana kul olmaktan kibirlenenler, muhakkak ki hakir ve zelil olarak cehenneme girecekler." 

Allah'a inananlar henüz îmân sahibi olmamışlarsa yani Allah’ın Zat’ına ruhen ulaşmanın bir farz olduğunun idrakine varamamışlarsa Allahû Tealâ onların davetlerine icabet etmez. Çünkü bunlar şirkin içindedirler. Allahû Tealâ kalbî taleplere cevap vermektedir. Bunların kalbine îmân henüz girmemiştir. Zahiri anlamda fizik vücut bazında bir takım ibadetler yapıyorlar. Zanna tâbî olarak uydurma emaniyeye (kuruntulara) tâbî olarak Allah’ın Zat’ına ulaşmayı ummazlar, mümkün görmezler. Ruhen vuslatı yani Allah’a ulaşmayı düşünmezler. Allah’a dünya hayatını yaşarken ulaşmayı dilemeyenler Allah’ın âyetlerini tekzip ettikleri için dualarına icabet de mümkün olamaz. 

10/YÛNUS-45: Ve yevme yahşuruhum keen lem yelbesû illâ sâaten minen nehâri yeteârafûne beynehum, kad hasirallezîne kezzebû bi likâillâhi ve mâ kânû muhtedîn(muhtedîne).
Ve o gün (Allahû Tealâ), gündüzden bir saatten başka kalmamışlar (bir saat kalmışlar) gibi onları toplayacak (haşredecek). Birbirlerini tanıyacaklar (aralarında tanışacaklar). Allah'a mülâki olmayı (Allah'a ölmeden önce ulaşmayı) yalanlayanlar, hüsrandadır (nefslerini hüsrana düşürdüler). Ve hidayete eren kimseler olmadılar (ruhlarını ölmeden evvel Allah'a ulaştıramadılar). 

Allah'a ulaşmayı tekzip edenlerin îmân sahibi olmayacaklarını Allahû Tealâ açıklamaktadır. Çünkü îmân sahibi demek bu dünya hayatı yaşanırken kendisine ait olan ruh’u mutlaka Allah’a ulaştırmanın 12 defa farz olduğuna îmân edebilen kişi demektir. Bu idrak seviyesinde değilse, duasına da icabet olmaz. 

13/RA'D-14: Lehu da’vetul hakk(hakkı), vellezîne yed’ûne min dûnihî lâ yestecîbûne lehum bi şey’in illâ kebâsitı keffeyhi ilâl mâi li yebluga fâhu ve mâ huve bi bâligıhî, ve mâ duâul kâfirîne illâ fî dalâl(dalâlin).
Hakkın daveti O'nadır (Kendisinedir, Allah'adır). O'ndan başkasına davet ettikleri (şeyler), onlara bir şeyle icabet etmezler. Onlar ancak suya, onun ağzına, suyun ulaşması için avucunu açmış kimse gibidir. O (su), ona ulaşacak değildir. Ve kâfirlerin daveti, dalâletten (su nasıl onların ağızlarına ulaşamıyorsa, dalâlette olanlar da hidayete ulaşamaz) başka bir şey değildir. 

Allah'a çağırmak demek evvelâ ona îmân sahibi olmak demektir. Îmân sahibi olanların davetine icabet Allahû Tealâ’nın garantisi altındadır. 

2/BAKARA-186: Ve izâ seeleke ıbâdî annî fe innî karîb(karîbun) ucîbu da’veted dâi izâ deâni, fel yestecîbû lî vel yu’minû bî leallehum yerşudûn(yerşudûne).
Ve kullarım sana, Benden sorduğu zaman, muhakkak ki Ben, (onlara) yakınım. Bana dua edilince, dua edenin duasına (davetine) icabet ederim. O halde onlar da Bana (Benim davetime) icabet etsinler ve Bana âmenû olsunlar (Bana ulaşmayı dilesinler). Umulur ki böylece onlar irşada ulaşırlar (irşad olurlar). 

Duamıza Allahû Tealâ’nın icabet etmesi iki şarta bağlıdır.

  1. Allah’a ulaşmayı dilemek
  2. Allah’a ulaşma davetine icabet etmek

Îmân sahibi olamayanlar davetin yerine getirilmesinde mutlak gerekli olan mürşide (Allah’ın davetçisine) tâbî olmayı düşünmezler, kabul etmezler, nefsin hevalarına (arzularına) tâbî olur ve zalimlerden olurlar.

28/KASAS-50: Fe in lem yestecîbû leke fa’lem ennemâ yettebiûne ehvâehum, ve men edallu mimmenittebea hevâhu bi gayri huden minallâh(minallâhi), innallâhe lâ yehdil kavmez zâlimîn(zâlimîne).
Bundan sonra eğer sana icabet etmezlerse (senin hidayete erdirme davetine uymazlarsa), bil ki onlar heveslerine tâbîdirler. Allah'tan bir hidayetçi olmaksızın (hidayetçiye değil de) kendi heveslerine tâbî olandan daha çok dalâlette kim vardır? Muhakkak ki Allah, zalimler kavmini hidayete erdirmez. 

Bu âyet-i kerimede anlaşıldığı gibi Allah’a ulaşma davetine icabet etmek ancak Rabbimizin tayin ettiği mürşide tâbî olmaktan geçer. Mürşidi olmayanın dalâlette olduğunu ve nefsinin hevasına tâbî olarak hiçbir zaman hidâyete ulaşamayacağını yani Allah’a vuslat (ruhu Allah’a ulaşamayacaktır) olamayacaktır.

18/KEHF-17: Ve terâş şemse izâ taleat tezâveru an kehfihim zâtel yemîni ve izâ garabet takrıduhum zâteş şimâli ve hum fî fecvetin minhu, zâlike min âyâtillâh(âyâtillâhi), men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşidâ(murşiden).
Ve güneşin doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafından geldiğini ve battığı zaman sol taraftan onların yanlarından geçtiğini görürsün. Ve onlar, onun (mağaranın) geniş sahası içinde bulunuyorlardı. İşte bu, Allah'ın âyetlerinden (mucizelerinden)dir. Allah, kimi Kendisine ulaştırırsa, işte o hidayete ermiştir. Ve kimi dalâlette bırakırsa (kim Allah'a ulaşmayı dilemezse) artık onun için velî mürşid (irşad eden evliya) bulunmaz. 

İrşad edici bir velînin olmaması kişinin kalbî yapısıdan kaynaklanır. Çünkü mürşid bizi Allah'a ulaştıran Allah’ın vazifelisidir. Fakat kişi Allah'a ulaşmayı tekzip ediyorsa otomatik olarak Allah'tan mürşid talebinde bulunmuyor mürşidi gerekli görmüyor demektir. Bunun tabii sonucu olarak Allah’ın onlar için irşad edici bir velî göndermemesi de son derece uygundur. Çünkü Allahû Tealâ mürşidi gerekli gören ve talep edenlere, Kendisinin tayin ettiği mürşide ulaştıracağına söz verniştir.

10.8.1. KİMLER CEHENNEME GİRER?

Allahû Tealâ’nın âyetlerine zulmeden herkesin cehennemi hakettiğini Allahû Tealâ Araf-9’da bize bildirmiştir. 

7/A'RÂF-9: Ve men haffet mevâzînuhu fe ulâikellezîne hasirû enfusehum bimâ kânû bi âyâtinâ yazlimûn(yazlimûne).
Ve kimin (sevap) tartıları hafif gelirse, işte onlar, âyetlerimize zulmettiklerinden dolayı nefslerini hüsrana düşürmüş olanlardır. 

Cehennemi hakedenler 7 safha olarak Kur’ân’da açıklanmıştır.

  1. Âyetlerden gâfil olanlar (gafiller 1. cehenneme Yunus 7, 8)
  2. Âyetleri yalanlayanlar (münafıklar 2. cehenneme Yunus 45)
  3. Âyetleri satanlar (fesat çıkaranlar, müfsidler 3. cehenneme Rad 25)
  4. Âyetleri inkâr edenler (kübera ve sa’datlar 4. cehenneme Ahzab 68)
  5. Âyetleri gizleyenler (atab olanlar 5. cehenneme Bakara 159,162)
  6. Âyetleri ile alay edenler (mizan tutulmayanlar 6. cehenneme Kehf 106)
  7. Âyetlerin yerine zulmanî ilmi öğrenenler (7. cehenneme Bakara 102)
10.8.1.1. ALLAH’A ULAŞMAYI DİLEMEYENLER

10/YÛNUS-7: İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatmeennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).
Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah'a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır. 

10/YÛNUS-8: Ulâike me'vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).
İşte onların kazandıkları (dereceler) gereğince varacakları yer ateştir (cehennemdir). 

10.8.1.2. ALLAH’A ULAŞMAYI YALANLAYANLAR

10/YÛNUS-45: Ve yevme yahşuruhum keen lem yelbesû illâ sâaten minen nehâri yeteârafûne beynehum, kad hasirallezîne kezzebû bi likâillâhi ve mâ kânû muhtedîn(muhtedîne).
Ve o gün (Allahû Tealâ), gündüzden bir saatten başka kalmamışlar (bir saat kalmışlar) gibi onları toplayacak (haşredecek). Birbirlerini tanıyacaklar (aralarında tanışacaklar). Allah'a mülâki olmayı (Allah'a ölmeden önce ulaşmayı) yalanlayanlar, hüsrandadır (nefslerini hüsrana düşürdüler). Ve hidayete eren kimseler olmadılar (ruhlarını ölmeden evvel Allah'a ulaştıramadılar). 

23/MU'MİNÛN-103: Ve men haffet mevâzînuhu fe ulâikellezîne hasirû enfusehum fî cehenneme hâlidûn(hâlidûne).
Ve kimin mizanı (sevap tartıları) hafif gelirse, işte onlar, nefslerini hüsrana düşürenlerdir. Onlar, cehennemde ebediyyen kalacak olanlardır. 

10.8.1.3. DAVETE İCABET ETMEYENLER

13/RA'D-18: Lillezînestecâbû li rabbihimul husnâ, vellezîne lem yestecibû lehu lev enne lehum mâ fîl ardı cemîan ve mislehu meahu leftedev bihî, ulâike lehum sûul hısâbi ve me’vâhum cehennem(cehennemu), ve bi’sel mihâd(mihâdu).
Rab'lerine (Rabbinin emrine) icabet edenler için en güzeli vardır. Ve O'na icabet etmeyenler, yeryüzünde olanların hepsi ve bir o kadarı daha onların olsa, onu mutlaka fidye olarak verirlerdi. İşte onlar; onlar için hesabın kötüsü var. Ve onların barınacağı yer, cehennem; ne kötü bir döşektir. 

Gösterim: 590